Kimilerine göre FETÖ, kimilerine göre cemaat (aslında daha açık olması için The Cemaat demek daha uygun, ben bu yazıda öyle yapacağım), kimilerine göre hizmet olarak adlandırılan azımsanmayacak büyüklükte ve büyük güçte olan bir topluluk Türkiye'nin son 30 yılına damgasını vurdu ve bunun etkileri hala devam ediyor. Bu topluluğu genişliğine-derinliğine ve tarih süreci içinde tasvir edip değerlendirmek çok zor bir iş. Üzerinde çok düşünüp, dikkatlice ve sayfalar dolusu yazmak gerekir bunun için. Bense burada—sadece birkaç sayfayla—mümkün olduğu kadar objektif yapmaya çalışarak, ama kaçınılmaz olarak kendimce ve sübjektif olacak değerlendirmelerimi paylaşmak etmek istiyorum müsadenizle. 

Bu topluluğun kurucusu Fethullah Gülen. Said Nursi’nin vefatından sonra oluşan klasik nur cemaatlerinden kendisini açık şekilde farklı kılmış, kimsenin düşünemediği zamanlarda takip edenlerinin okullar, yurtlar, ve sonrasında dershaneler ve bilumum diğer kuruluşları açmasını teşvik etmiş, ve bu bakımdan çok vizyoner bir insan. Kurduğu cemaatin ta en başından beri tasarımından kaynaklanan iki tarafı var. Birisi görünen ve—öğrenci yetiştirmek, islami anlatmak gibi—güzel işlerle uğraşan “hizmet” tarafı. Diğeri ise “tedbir” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılan, toplumun ve devletin birçok kolunda git gide güçlenmiş “hususi hizmet” tarafı. 

Türk toplumunun çoğunluğu The cemaat’in hizmet tarafının baştan beri mutlu destekçisi oldu; hususi hizmet tarafından ise çekindi, ve takribi son 10-15 yılda da—yani çok güçlendiği zamanlarda—bu taraftan korktu. Fethullah Gülen’in bizzat kendisinin yaptığı bu tasarım ortaya çift kişilikli bir şahsi maneviye çıkardı, hatta belki “Fight Club” filminde olduğu gibi bir kişilik diğer kişiliğin—farkında olsa bile—ne kadar tehlikeli olduğunu bilemedi. 

The cemaatin hizmet tarafında olanlar genel olarak iyi kalpli, iyi niyetli, fedakar ve iyi insanlardan oluşuyordu. Yaptıkları şeyler de güzeldi, bir çocuğu hem ilmen hem dinen eğitmenin ne kötülüğü olabilirdi? The cemaat’in hususi hizmet tarafında olanlar da aslında hizmet tarafında olanlardan çok farklı değildi. Onlar da iyi niyetlerle birşeyler yaptıklarını zannediyorlardı; ama büyük resme baktıklarında yaptıklarının ne kadar tehlikeli ve kötü olduğunu veya olabileceğini ya farkedemiyorlardı, ya da farkettikleri halde kendilerini kandırıyorlardı. 

Bu meselenin biraz daha açılması gerekiyor. Önemli ve benzerleri çok defa yaşanmış bir örneğin üzerinden gidelim. 90’li yıllarda ortaokul ikinci sınıfta okurken bir cemaat dershanesi veya yurdunda çalışan etkileyici bir abi—abinin ismi Ahmet olsun—vesilesiyle cemaat ile tanışmış bir öğrenci düşünün—öğrencinin ismi Mehmet olsun. Mehmet ortaokul üçüncü sınıfın ortasında artık askeri liselere girmek için gizli eğitim almaya başlamıştır. Aklı ve kalbi Gülen vaaz ve sohbetlerini dinlemekten The cemaat’in seçilmiş bir topluluk olduğu konusunda mutmaindir ve ona askeriyenin kendisi gibi dinini ve milletini seven subaylarla dolmadığı müddetçe Türkiye’nin ve dünyanın geleceğinde islamın yerinin zayıf kalacağı inandırılmıştır. Mehmet Kuleli askeri lisesine girer, kendisine abdestini tuvalette veya teyemmum ile alabileceği ve namazlarını ima ile kılması gerektiği—ve başka diğer fetvalar—söylenmiştir. Mehmet askeri okulda okuduğu yıllarda ve sonrasında ya Ahmet abisiyle ya da onun tanıştırdığı başka bir abi ile gizli görüşmelerine devam eder. Bu görüşmelerde devamlı dini telkin alan—biraz da işiyle alakalı bilgi alınıp verilen—Mehmet zorunlu olarak The cemaatin kendisi gibi bir çift kişiliklilik geliştirmiştir. Bir taraftan yüreğinde dini olarak çok hassas olmaya çalışırken, diğer taraftan dışarıdan dine değil nötr, çok negatif bakan bir profil çizmeye çalışmaktadır. 

Şimdi Mehmet ve Ahmet’in kişisel olarak yaptıklarını hata sevap cetveline götürelim. Aslında ikisi de iyi niyetlerle bu işi yaptıklarını zannediyorlardı; yaptıkları sadece “iyi amaçlara mahsurlu araçlarla da ulaşılabilir” görüşünü—ki ben bu görüşün cemaatin en büyük hata ve problemi olduğunu düşünüyorum—uygulamaktı. Ama yaptıkları doğru, etik ve kanuni değildi. Mesele onlarca veya yüzlerce Mehmetler ve Ahmetlerin o anda benzer şeyleri yaptıkları ve Ahmetlerin abilerinin abilerinin abilerinin ta Fethullah Gülen’e kadar giden bir silsileye bağlı olduğu göz önüne alındığında çok daha vahim haline geliyordu. Bu kadar gizlilikte olmasa da benzer uygulamaların emniyet, adliye, bürokrasi gibi devletin diğer çok önemli kısımlarında da uygulanıyor olması ise bize daha da vahim durumu ve o çok yerinde durum tespit ve isimlendirmesini verdi: evet, cemaatin hususi hizmet tarafı tam manasıyla bir paralel devlet yapılanmasıydı. 

Bunları çok öncelerden beri Hikmet Çetinkaya, Necip Hablemitoğlu, ve nispeten sonralarda Ruşen Çakır, Ahmet Şık gibi gazeteciler yazıyordu. Son 10-15 senedir ise herkesin bildiği bir sır olmuştu bu durum. Fethullah Gülen bunları “Bir milletin evladı kendi kurumlarına sızmaz. Hakkıdır, girer oraya.” gibisinden savunmaya çalışsa da bu savunma aslında Türk halkının zekasına ve anlayışına bir hakaretten başka birşey değildi. The cemaatin yaptığı kadrolaşma ile diğer grupların yaptıkları lokal kadrolaşmalar arasında hem boyut, hem stil, hem de tehlike bakımında kıyas kabul etmez boyutta fark vardı. Asıl problem ise The cemaatin oluşturduğu paralel yapının kadrolaşmasının tasarımından kaynaklanan “sistemik risk”ti. Yani bu gizli yapılanmanın içinde olan insanların her birisinin küçücük bir kötülük yapma ihtimali milyonda bir bile olsa—yapı çok hiyerarşik ve gizli olduğu için—tüm sistemin hata yapma ihtimali çok yüksek olacaktı kaçınılmaz olarak, nitekim oldu da. 

15 Temmuz darbe teşebbüsünün detaylarına girmeyeceğim hiç. Hem bazı detaylarının hala karanlık kalmış olmasından ama daha önemlisi Adil Öksüz, Kemal Batmaz ve Harun Biniş’in—elini vicdanına koymuş ve bu işleri az çok bilen her cemaat mensubunun itirafıyla—hususi hizmette görevli insanlar olduğunu bildiğimiz için. Tabii ki askerlerden kripto cemaat elemanı olanlarının darbenin neresinde olduğunu anlamak çok önemli bir bakımdan; ama diğer taraftan cemaatin orduda darbe yapabilecek bir güçte olması kendi başına yeterli dağıtılılıp bulunan kanuni deliller ölçüsünde bu kişilerin cezalandırılması için. 

Buradan The cemaat mensuplarının kendi tanımları ile hizmetlerini nasıl değerlendirdikleri meselesine geçmek istiyorum. The cemaat mensuplarından—sevdiğim bir abimin tanımı ile—“cemaat robotları” diye adlandırabileceğimiz bir grup insan hala Fethullah Gülen’in büyüsünde kalmış durumdalar. Onlar için Gülen’in ve abilerinin darbe bir tiyatroydu, arkadaşlarımız nerde olurlarsa olsunlar kanunsuz hiç birşey yapmadı demeleri yeterli böyle olduğuna inanmaları için. Onları başka birşeye inandırmak çok zor. The cemaat mensuplarından aslında işinin aslını bilen ama zaten gizli açık yalanları söylemeyi nerdeyse ikinci karakter haline getirmiş insanlar da var, genelde yönetici kademesinde olan. Onlar bu durumu bir savaş olarak görüyorlar, amaçları cemaatlerinin bir şekilde kazanması, o yüzden ne demeleri gerekiyorsa onu diyeceklerdir—Gülen’in Öksüz’ü tanımıyorum demesi bu babdan değerlendirilebilir. Bu iki grubun dışında daha akılcı ve vicdanlı bir grup insan var, aslında iktidarın yaptığı gibi tabana zulmedilmese onların önünde sonunda bu durumu daha iyi anlayıp, değerlendirip, The cemaatin bu halinden ayrılacaklarını öngörüyorum. 

Buraya kadar okuduysanız sağolun. Yazımı kişisel The cemaat değerlendirmem ile bitirmek istiyorum. Ben The cemaat’e çok şey borçluyum. Samanyolu Fen Lisesi bana hem ahlaken, hem dinen, hem ilmen o kadar çok şey kattı ki, bunlara vesile olanlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Sonraki yıllarda da en iyi arkadaşlarım hep The cemaatin içinden çıktı. Asıl önemli olanı ise, bu sadece benim hikayem değil, Türkiyedeki yüzbinlerin hikayesi. 

O yüzden FETÖ diyip atmamalısınız tüm cemaati. İçindeki çürük elmalar yüzünden—her ne kadar bu çürük elmalar cemaatin merkezinde olsalar da—ortalama bir cemaat mensubunun iyi karakterini, iyi yürekliliğini, iyi niyetini, ve fedakarlığını görmezden gelemezsiniz. The cemaatin çok büyük problemlerini algılayabilmeleri için mensuplarına fırsat vermelisiniz, onları işlerinden ederek, hapse atarak, iş imkanını ellerinden alıp tüm ülkeyi bir büyük hapis yapıp Meriç’i bir kurtuluş gördürerek bu fırsatı ellerinden alıyorsunuz. Yapmayın, etmeyin. 

“Tabanı ibadet, ortası ticaret, tepesi ihanet” diye başlanmıştı, ama sonra hepsi FETÖ olup çıktı The cemaatin. Ben bunu kabul edemiyorum. Çok üzülüyorum masumlar mazlum olunca. O öğretmenlerin, akademisyenlerin, küçük esnafların vs ne suçları vardı kişisel olarak? Suç kişiseldir, kişisel olarak suçu belgelenen cezasını alsın. İktidarın en tepesi bile “kandırıldık” diye aklanabiliyorsa, bu insanlara da kandırılma hakkını verin. Gerçekten çok büyük zulümler yapıldı ülkemizde, öncesinde The cemaatin hususi hizmet kısımları da yaptı zulümleri, ama son iki senedir karşılık verilirken denge çok ama çok kaçtı. Bu dengenin artık daha geç olmadan bulunabilmesi duam ve umudumla. 

İsa Hafalır