Liberalizm nedir? Charles Gave 11 Eylül 2017 - Münferit Fikir Platformu

SON

15 Temmuz 2018 Pazar

Liberalizm nedir? Charles Gave 11 Eylül 2017

« Her vatandaşın doğal düşmanı, vatandaşı olduğu kendi Devletidir » Saint Just
Yıllar önce, Milton Friedman'a şu soruyu sormuştum : « tarihin en büyük liberalizm
teorisyenleri(Montaigne, Montesquieu, Turgot, JB Say, Benjamin Constant, Tocqueville, Bastiat, Molinari, Jouvenel, Raymond Aron, Raymond Boudon, JF Revel...) fransız olmalarına rağmen, neden Fransa Devleti liberal Sistemi asla denememiştir? Bu soruya kahkaha ile cevap vermişti « Charles, cenneti güzel tarif edebilmek için, cehennemde yaşamak lazım »…!

Bildiğiniz üzere bazen bir espri siyaset bilimi uzun bir tezden daha fazla hakikat barındırabiliyor. Ne demek istediğini anlamadan şaşkın bir vaziyette yanından ayrılmıştım ve o gün bugündür bu soru beni meşgul eder durur. Madem okuyucularımdan birkaçı bu soruyu bana defalarca sorar oldular,
artık bu soruya cevap vermem şart oldu. Bariz bir gerçek ile başlayacağım; liberalizm ekonomik bir doktrin değil, siyasi bir ideoloji hiç değildir !

Liberalizm, hukuki bir uygulamadır ve nihai amacı, "hukuk devleti" yani herkesin kanun önünde eşit
olduğu (devlet'te buna dahil) siyasi bir sistem inşa etmektir. Bu serüven 1215 yılında İngiltere’de Magna Carta adlı sözleşmenin, baronların ve piskoposların baskılarıyla dönemin kralı yurtsuz John'a (aslan yürekli Richard'ın kardeşi) imzalatılmasıyla başladı. Kabaca ama çok net bir şekilde, Magna Carta sözleşmesi, "meşru şiddet tekeli aracılığıyla yönetim" doktrininin gelişmesini sağlayacak dört
temel prensipten oluşuyordu.
1. İktidar, şehir ve kiliselerin gelenek, örf özgürlüklerini sınırlayıcı yaptırımlar uygulayamaz.
2. İktidar, toplumun mülk edinme haklarına ve kurallarına müdahale edemez.
3. İktidarın vergiler ile finansmanı, vergiyi ödeyeceklerin (dönemin baronları) görüşü olmadan yapılamaz ve söz konusu harçlar "tayini mümkün olmayan" 15 daimi baronun (dönemin
lordlar kamarası) onayı olmadan toplanamaz.
4. İktidar, her hangi bir şahsı, keyfi olarak mahkum edemez ve sanık konumundaki kişiyi ancak
benzerleri arasından seçilmiş bir jüri yargılayabilir. Kısaca sanık, İktidara bağlı yargıçlar tarafından
yargılanamaz.

Sunu rahatlıkla söyleyebiliriz; "Common Law" yani İngiliz hukukuna tabi çağdaş devletlerin
anayasaları, muazzam sonuçlar doğurdu ve bu anaysalar söz konusu bu dört prensip üzerine inşa
edilmiştir. Birinci düstur, "meşru şiddet" ayrıcalığını tekelinde bulunduranın (yani hükümdar), şehirler ve kiliseler gibi sivil yapılar aleyhine bu fahiş gücü kullanmasını ve iktidarını abartılı bir şekilde arttırmasını engeller.

İkincisi düstur, bireysel özgürlüğü garantileyen mülk edinme hakkını teminat altına alır. Üçüncüsü düstur, iktidarın, tebaanın emek ve birikimlerini yağmalama hürriyetini kısıtlar çünkü vergiyi oylayacak olanlar tebaanın kendisidir. Dördüncü ve son düstur, yargının siyasi iktidar ile münasebetlerindeki bağımsızlığını teminat altına alır.

İnsanlık tarihinde ilk defa yürütme (Kral) yasama (vergi ve kanunları oylayan) ve yargı
(mahkemelerin bağımsızlığı) arasında şart olan "güçler ayrılığı" prensibi ortaya çıkar. Roma
hukukundaki "Bireysel özgürlük ve mülk edinme  hakkı kralın gücünden eski ve daha yücedir"
prensibi hatırlatılır. Felsefi olarak liberal kişi, özgür ve sorumlu bireylerden oluşan bir topluluk için, güçler ayrılığı düsturunun ne kadar önemli olduğunu bilen kişidir. Özetleyecek olursak, liberalizm herkese eşit şartlarda uygulanan "hukukun üstünlüğünü" savunan fikirdir.

Tarihten bir örnek: İngiltere'yi ziyaret edecek olan Avusturya İmparatoriçesi Sissi’nin çok sevdiği bir köpeği vardı. Kraliçe Viktorya ya küçük arkadaşını yanında getirebilmek amacıyla izin mahiyetinde bir mektup yazar. Kraliçe Viktorya, konumunun bu tür geçiş haklarını vermeye müsaade etmediğini ve böyle bir hakkı bulunmadığını hatırlatır... Bu organizasyon biçimi, yürütmeyi kaba kuvvet
kullanmak yerine diğer iktidar unsurları ile müzakere ve uzlaşmaya zorladığı için, "tiranların"
ortaya çıkmasını engeller.

Tüm 20. yüzyıl gösterdi ki, güçler ayrılığı ve herkesin adalet önündeki eşitliği (Liberalizm)
aslında despotizmden yana olmak anlamına gelmekmiş. İngiliz siyasi tarihine baktığımızda, bu dört
düsturdan oluşan Magna Carta sözleşmesinin savunduğu değerler zaman zaman siyaset sahnesinden farklı yürütmelerin farklı müdahaleleri sonucu uzaklaşsada, (Çiftegül Savaşları ve Stuart
Hanedanlığı dönemi) her defasında eskisinden daha belirgin bir şekilde yeniden gündeme
gelmesini bilmiş.

III. William (Hollanda kralı) 1688 de İngiltere’ye bizzat sefer düzenleyerek Stuart hanedanlığını
kovduğunda, İngiliz halkı bu hadiseyi "kutlu devrim" olarak nitelendirdi. Bu tarihi hadise söz
konusu hakların bir daha geri dönülemeyecek bir şekilde yürürlüğe girmesine sebebiyet verdi.
Söz konusu düsturların inanılmaz etkisiyle birlikte Birinci Sanayi devrimine ve İngiliz süper gücünün
ortaya çıkmasına tüm dünya şahit oldu...

Mülkiyet hakkının teminat altına alınması, yargının bağımsızlığı ve vergi oranlarının vergi mükellefleri tarafından oylanması gibi imtiyazlar sayesinde, yürütme erkinin (muktedirlerin), çalışanların birikimlerini yağmalama gibi en favori hobilerine engel oldu ve böylece ekonomi büyümeye başlayabildi.

Liberalizm aslında ekonomik büyümenin olmazsa olmaz şartı olan; özel sektörün sermaye birikimine
izin veren tek yasal sistemdir. Bu büyümeden kaynaklanan koşullar sayesinde yoksulların
şartlarında daima iyileşme meydana gelmiştir. Bir takım etkili etkisiz ekonomik kurallardan ziyade,
ekonomik büyümeyi sağlayan asil sebep, girişimcilere sağlanan "yasal güvencedir" Devlet tekeli ile yağma imkansızlaştığı için ekonomik büyüme doğal olarak meydana gelir. John Locke'un da belirttiği gibi, liberalizm doğal olarak köleliğe son veren bir sistemdir. Sonuç itibariyle kölesiz bir ortamda hayat standartlarını yükseltmek için tek yol kalır "emeğin tasarruf edilmesi"...

Zamanla daha da pahalılaşan emeğin tasarrufu ancak İnsan gücü yerine makinelerin kullanılması
ile mümkün olduğu için teknik gelişme zorunlu olur. 300 yıl evvel bir çalışanın tek bir ekmek alabilmesi için birkaç saat çalışması gerekirken, bugün aynı çalışan on dakikalık bir emek ile bu ekmeği alabilir. John Rawls'un teorisini tekrarlayacak olursak, en yoksul kesimin hayat standartlarının yükselmesine uzun vadeli imkan tanıyan sistem etik olarak adil olan tek sistemdir.

Tüm diğer sistemler, başta kominizim hemen akabinde sosyalizm olmak üzere, toplumları sonucu sıfır olan bir oyuna sürükler. Sonuç İtibariyle fakir olan daha da fakirleşir. Güçler ayrılığı ve mülkiyet hakkına karşı olan, hiç kuşkusuz ki ya tarih kültürü olmayan dogmatik fikirli biridir, ya da muktedirlerin (Tokmağın en büyüğüne sahip olanlar) menfaatleri için yoksulların daha da yoksullaşması pahasına feda edilmeleri fikrini savunan kişidir.

Venezuela güncel örneği bunu açıkça gösterdiği gibi bu uzun (fazla uzun) serinin son örneğidir. Bu
örnekleri Fransız İhtilali'nden Vende katliamlarına, Lenin ve Stalin Rusya'sından Hitler'in Almanyasına, Pol Pot'un Kamboçya'sından Mao'nun Çin'ine kadar sıralayabiliriz, hatta
çekinmesem Mitterand ve Hollande'ın Fransasına kadar vardırabilirim.

Şimdi kendi ülkemize gelelim ve baştaki soruya bir dönelim: Fransa neden asla liberal olmamıştır
veya olamamıştır? Bu soru oldukça karmaşık bir soru. Bu yüzden bu soruya basit bir şekilde cevaplamaya çalışacağım. Liberal bir dünyada, kanun kralın üzerindedir ve söz konusu kanun herkes için eşittir (kralda dahil). Liberalizm, hiç kuşkusuz kanun önünde eşitliktir!  Şimdi "Kral" ile "Devleti" yer değiştirelim ve yurdumuzun durumunu değerlendirelim.

Napolyon sayesinde bir değil, iki hukuk anlayışına sahibiz. Biri sivil diğeri idari hukuk. Kısaca Devlet, ortak hukuka tabi değil çünkü kendine has bir hukuku var. Madem ki liberalizm ve "hukuk devleti anlayışı" aynı madalyonun iki farklı yüzüdür, şunu rahatlıkla anlayabiliriz ki hukukun üstünlüğünü sağlamış ülkelerde biri idare diğeri Vulgum Pecus yani cahil ve ölümcüller sürüsü için iki farklı hukuk anlayışı olamaz. İdari ve Sivil hukuk anlayışıyla yönetilen ülkelerde tecrübeyle sabittir ki idari hukuk, sivil hukuktan daima ağır basmıştır.

"Hukuk Devleti" ile "Devletin Hukuku" kavramları arasında bir tercih yapmak gerekiyorduysa şunu
rahatlıkla ifade edebiliriz ki Fransa, "Korsikalı kasap" (Napolyon Bonaparte) sayesinde hukuk
devleti aleyhine devletin hukuku anlayışını empoze etmiştir.

Milton Friedman'a sorduğum sorunun cevabı aslında çok basit; liberal bir rejim ile asla yönetilmedik çünkü hiçbir zaman Hukuk Devleti olamadık, yani vatandaşların mahkemeler  sayesinde Devlete geri adım attırabildiği bir ülkede yaşamıyoruz! Benzer uygulamaların olduğu ülkelerde, Devlet
kurumları bünyesinde reform yapılamaz. Faydasız devrimler kanlı ihtilaller, içi boş liderler ile doldur
boşalt misali bir ileri iki geri adım atılır durur...

Söylediklerimin İspatı şudur ki; liberalizm tecrübesi olan ülkelerin devlet yapılarında muazzam bir
istikrar göze çarpar. (İngiltere, ABD, Kanada, Avustralya, İsviçre, Danimarka, İsveç...) Biz ise şu
güzel ülkemizde 1789'dan beri 12'inci anayasamızı tecrübe etmekteyiz...

"Devletin hukuku" kavramı yasal sistemin kilit taşı olduğu devlet yapılarında daima istikrarsızlık
hakim olur. Fransa gibi ülkelerin her yeni seçilen hükümetleri iktidarlarını baki kılabilmek için önce yargının kontrolünü ellerine almak isterler. Hukuk devletlerinde yürütmenin yargıya müdahalesi söz konusu bile olamaz çünkü öyle bir yetkileri yoktur. Hukuk devletlerinde değişimler tabandan ve hukuk bilimi çerçevesinde evrim ile olur.

Cennet vatanımızda olduğu gibi, yani Yürütmenin Hukuk üstünde saltanat sürdüğü ülkelerde,
yargının muhalefeti dövme sopasından başka bir  işlevi olmaz. Tokmağı en büyük olan sendromu
daima hortlar ve krizden krize dalışlar hiç eksilmez çünkü, yeni seçilenlerin yegane amacı, yargıyı
kontrol altına alıp konumlarını pekiştirmek olur.

1981, Solun iktidar olduğu yıl; küçücük ruhlu bir şahıs (Andre Laignel) çok güzel bir ifade kullanıp
meseleyi özetlemişti aslında: "yasal olarak haksızsınız çünkü siyasi olarak azınlıksınız" Bu tabir duyduğum en korkunç ve en iğrenç yasal tabirdi ancak derin bir mana taşıyordu. Bu kişi, bu sözü söylerken bir hakikati itiraf ediyordu; Fransız hukuku asla ferdin yani vatandaşın üstünlüğüne dayanmaz.

Aksine yaygın olan düşünce şudur: Yürütmeyi kontrol edenin ve onu iktidara taşıyan kabilenin (siyasi parti) menfaatleri doğrultusunda hukuku « hoyratça » kullanma hakkı vardır.
Başkan seçilen şahsın onu iktidara taşıyan kabilenin iradesine karşı çıkması halinde hiçbir
hakkı olamayacağı anlamına gelir. Bu durum kabilenin bireye göre daha üstün olduğu anlamı
taşır.

İtiraf etmek gerekirse, Fransız kurumlarının doğal olarak faşisttir ve daima öyle olmuştur « Devlet için  her şey, her şey Devlet aracılığıyla ve Devletin dışında hiçbir şey" (Mussolini). Örneğin, V. Cumhuriyet Anayasası'nın (Bonapartist denilen anayasa) faşist bir anayasa olduğu aşikardır. Neden mi? çünkü içinde güçler ayrılığı kavramını barındırmaz. Yürütmenin konumu, yasama ve yargının üzerindedir.

Sonuç olarak bu zayıf anayasa, Devletin ekonomideki ağırlığının sürekli artırmasına sebebiyet verir. Hatta bunu teşvik dahi eder, çünkü yürütme erki sadece devlet yapısının diğer unsurları ile müzakere eder ki bu durum tüm tahkimlerin daima Devlet ve personeli lehine olacağı anlamına gelir.

Bu sebepten ötürü Devlet, kendini savunamayanların, yani yürütmenin yandaşı olmayanların kanını daima emen bir çeşit "vampire" evrilir. Bir gün mutlaka Fransa, anemiden yani kan yetersizliğinden ölecektir çünkü bunun başka bir çıkış yolu yoktur.

Bu hakikati iş dünyasında gözlemlemek mümkün. Fransa'da iş yapabilmenin yegane yolu yürütmenin
dediklerine uymak veya onun dediklerini yapmaktan geçiyor yani yolsuzluk ve rüşvete bulaşmaktan.
Bu çıkar ilişkisinin adı tabi ki "ahbap çavuş kapitalizmidir" ve liberalizm ile uzaktan yakından
alakası yoktur.

Çok ilginçtir ki, tam tersi olmasına rağmen, Fransa'da bu kontrolden çıkmış yolsuz kapitalizm,
"liberalizm" veya "Neo-Liberalizm" veyahut "hiper liberalizm" olarak tanımlanıyor.
"Nesneleri yanlış adlandırmak, dünyanın talihsizliklerine katkıda bulunmaktır" Albert Camus.

İktidardaki suç örgütü mensupları ve medyadaki uşakları şunu çok iyi biliyorlar; bir gün Fransa
liberal bir rejime dönüşürse iktidarları ellerinden gider. Liberalizm memleketimizin sıkıntılarını
giderecek yegane çözüm iken bu düzeni öcü gibi göstermeleri de bu yüzdendir...

Açık ve net bir şekilde şunu söylemek mümkün, hükümetin yandaş ahbap ilişkileri sayesinde
Devletten nemalanması « liberal bir düzenin" sonucu değildir. Bu uygulamaları organize
edenlere olsa olsa "suç şebekesi" denir. Liberal bir iktidarımız var demek yanlıştır, "mafyavari" bir hükümet ile karşı karşıyayız demek daha doğru bir tespit olur. Liberal yönetim ile yönetilen bir ülkede bu tür haydutlar uzun yıllar önce hapsedilmiş olurdu.

Bir gün liberalizmin Fransa'da benimsendiğini, daha aydınlık günleri göreceğimi ümit ediyorum.
Iyi bir idealist olmanın sonucu böyle bir şey olsa gerek...
Tercüme : Metin Beyaz

1 yorum:

  1. Fransızların devleti mafyavari ise şayet bizimki basbayağı mafya diyebiliriz herhalde :)

    YanıtlaSil