Header Ads Widget

test banner

Cübbe ve Üniforma Arasında



Üç devir, iki Hulusi, bir orgeneral üniforması ve sahibini şaşırtan kehanetler


I. Müzhir-i Hakikat: O adam sensin!


Tarih, hükümdarların nutuklarını itinayla muhafaza eder. Sarayların duvarlarına methiyeler kazınır, generallerin zaferleri mermerlere işlenir, dinî önderlerin sözleri nesilden nesile aktarılır.

Ne var ki bütün bu ihtişamın küçük bir kusuru vardır.

Sarayın arka odasında konuşulanlar genellikle resmî tarihe dâhil edilmez.

Ta ki birisi çıkıp konuşana kadar.

Osmanlıca iki ifadeyle bu şahsiyetleri tasvir edebiliriz: Kâşif-i Esrâr ve Müzhir-i Hakikat.

İlki sırların üzerindeki perdeyi kaldırır. İkincisi ise hakikati görünür kılmaya çalışır.

Aralarındaki fark hayatîdir.

Çünkü her sır hakikat değildir. Her ifşa da hakikatin tamamını anlatmaz.

İktidarın karşısında hakikati dile getirmenin tarihi, modern gazetecilikten, aktivizmden çok daha eskidir.

Tanah'ın İkinci Samuel kitabında Peygamber Natan, Kral Davud'un huzuruna çıkar ve bir kıssa anlatır.

Bir kentte biri zengin, diğeri yoksul iki adam vardır. Zenginin sayısız hayvanı bulunurken yoksulun yalnızca bir kuzusu vardır. Bir misafir geldiğinde zengin adam kendi sürüsüne kıyamaz; yoksulun biricik kuzusunu alır.

Davud öfkelenir. Bu adaletsizliği yapan kişinin cezalandırılması gerektiğini söyler.

Natan ise hükümdarın gözlerinin içine bakarak şu cümleyi kurar:

“O adam sensin!” (2. Samuel 12:7)

Natan’ın kıssası, Davud’u Uriya’nın ölümü ve onun eşi Bat-Şeva’yı kendisine eş olarak alması konusundaki sorumluluğuyla yüzleştirir.

Ne muazzam bir ironi!

Başkalarının adaletsizliğine öfkelenen hükümdar, kendi fiili hakkında hüküm vermiştir.

Natan, modern anlamda bir kâşif-i esrâr değil, kutsal metinde konuşan bir peygamber ve müzhir-i hakikattir. Ancak kıssanın ortaya koyduğu mesele, asırlar sonra da geçerliliğini korur:

Bir topluluğun ahlak anlayışı, yalnızca karşısındakilere uygulandığında mı geçerlidir? Yoksa kendi mensupları da aynı ölçülerle değerlendirilebilir mi?

Bu soruyu aklımızda tutalım.

Çünkü birazdan bir dinî hareketin içinden konuşan Osman Şimşek'le karşılaşacağız.

Fakat önce, onun anlattıklarının neden böylesine büyük anlamlar kazanabildiğini anlamamız gerekiyor.

Bunun için de iki metne, üç vazifeye ve iki ayrı Hulusi'ye bakmalıyız.


II. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e: Devir değişir, semboller kalır


Osmanlı'nın son yüzyılı, yalnızca kaybedilen savaşların değil, devletin nasıl yönetileceğine ilişkin tartışmaların da tarihidir.

Midhat Paşa'nın öncülük ettiği anayasal reformlardan Cumhuriyet'in laikleşme politikalarına uzanan süreçte, dinî kurumlarla devlet arasındaki ilişki yeniden şekillendi.

Bir kesim bu dönüşümü modernleşme olarak değerlendirirken, bazı muhafazakâr ve İslamcı çevreler dinin kamusal konumunun sınırlandırıldığını savundu.

Ayasofya'nın 1934'te müzeye dönüştürülmesi de zamanla bu farklı tarih okumalarının sembollerinden biri oldu.

Bir bina düşünün.

Bizans'ın İslam’dan daha kadim kilisesi, Osmanlı'nın camisi, Cumhuriyet'in müzesi...

Taşlar yerinde duruyor; her devir, o taşlara kendi tarihini anlatıyor.

Said Nursî'nin düşüncesi de bu dönüşümlerin yaşandığı zeminde gelişti. Modern felsefe ve materyalizm karşısında iman esaslarını savunmaya yöneldi.

Ancak onun eserlerinde, sonraki kuşakların dinî ve siyasî anlamlar yükleyeceği başka bir mesele daha bulunuyordu.

Mehdi'nin üç büyük vazifesi.


III. Üç devir: İman, hayat ve şeriat


Nursî, Emirdağ Lâhikası'nda Mehdi'nin temsil ettiği topluluğa üç vazife atfeder. Bunlar iman, İslamî hayat ve şeriat başlıkları altında incelenebilir. Metin, bunların mutlaka üç ayrı kişi tarafından gerçekleştirilecek, tarihleri önceden belirlenmiş üç dönem olduğunu açıkça söylemez.

Birinci vazife: İman.

Materyalist ve natüralist düşüncelerin yaygınlaşması karşısında inancın savunulması.

Burada kalem, ilim ve manevî dayanışma ön plandadır. Nursî, ihlaslı ve sadık talebeleri manevî bir orduya benzetir.

İkinci vazife: İslamî hayat. (Hayat)

Dinî sembollerin canlandırılması ve Müslüman toplumların birlik arayışı.

Artık yalnızca kitap yazan küçük bir topluluktan değil, milyonlarca insanın katılabileceği geniş bir faaliyetten söz edilmektedir.

Üçüncü vazife: Şeriat.

Nursî, zamanın değişimleriyle uygulanmasının kesintiye uğradığını düşündüğü dinî hükümlerin yeniden hayata geçirilmesi için çalışılacağını anlatır.

Âlimlerden, evliyalardan, seyitlerden ve geniş toplumsal destekten söz eder. İkinci ve üçüncü vazifeler bağlamında ordulara da atıfta bulunur.

Burada ilginç olan, Nursî'nin kendi uyarısıdır.

Ona göre ikinci ve üçüncü vazifeler, siyasî görünürlükleri sebebiyle insanların gözünde ilk vazifeden çok daha büyük görünebilir. Oysa imanın kurtarılmasını öncelikli sayar ve Mehdi olduğunu ileri süren makam ve şöhret düşkünlerine karşı ihtiyat gösterir.

Demek ki metnin içinde yalnızca büyük bir gelecek tasavvuru yoktur.

O tasavvurun yanlış yorumlanmasına ilişkin bir uyarı da vardır.

Ne var ki insanın kendisine büyük bir tarihsel rol biçmesi, kendi yorumunu sorgulamasından daha kolay olabilir.

Hele meseleye bir de orgeneral üniforması dâhil olunca...


IV. İki Hulusi: İsimlerin kehanetle imtihanı


Said Nursî'nin ilk talebelerinden İbrahim Hulusi Yahyagil bir askerdi.

Nursî, Barla Lâhikası'nda ona hitaben yazdığı mektupta, eserlerini kaleme alırken askerî örneklerin neden sıkça ortaya çıktığını düşündüğünü anlatır.

Gelecekte önemli talebelerinin askeriyeden yetişebileceğini ifade eder ve Yahyagil'i bu askerlerin ilklerinden biri olarak niteler.

Buraya kadar mesele anlaşılır.

Bir din âlimi, asker olan talebesine hitap ediyor.

Aradan onlarca yıl geçiyor.

Başka bir Hulusi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin en yüksek makamına geliyor: Orgeneral Hulusi Akar.

Gülen'in çevresindeki bazı kişilerin Akar'ı, Risale-i Nur geleneğindeki ikinci Hulusi anlamını taşıyan Hulusi-i Sânî ifadesiyle ilişkilendirdiği aktarılmıştır.

Bir tarafta Yahyagil.

Diğer tarafta Akar. Türk ordusu içerisinde fısıldanan sözle: “Su uyur, Hulusi Akar.”

Aralarında onlarca yıl ve birbirinden farklı hayatlar var.

Fakat isim aynı.

İki insanın aynı adı taşıması elbette aralarında ilahî bir görev devri bulunduğunu göstermez.

Ancak isim benzerliği, askerî makam ve dinî beklenti bir araya getirildiğinde, buna inananlar için güçlü bir sembolik bağlantı kurulabilir.

İşte bu sembolik bağlantının nasıl güçlendirildiği sorusu bizi Saylorsburg'a götürüyor.

Ve nihayet o meşhur elbise dolabına…


V. Osman Şimşek: Bir orgeneral üniformasının ağır mesaisi


2015 yılı.

Pensilvanya.

Osman Şimşek'in anlatısına göre Mehmet Değerli, Hulusi Akar'dan geldiğini söylediği haberleri Gülen'e ulaştırıyordu.

Akar'ın harekete yakın olduğu izlenimini veren bu mesajlara, Şimşek'in ifadesiyle Gülen ve çevresindeki bazı kişiler inanmıştı.

Ancak Şimşek bazı tutarsızlıklar fark etti.

Akar'dan yeni gönderilmiş gibi sunulan bir fotoğrafı araştırdığında, fotoğrafın internette uzun zamandır bulunduğunu gördü.

Akar'ın ailesinin Amerika'da ağırlandığına ilişkin başka bir anlatıda da tarih ve yer bilgilerini karşılaştırarak çelişkiler tespit ettiğini söyledi.

Şimşek'in anlattığına göre, bu bilgileri Gülen'e iletmesine rağmen Akar'dan geldiği ileri sürülen mesajlar kesilmedi.

Ne ilginç!

Bir fotoğrafın tarihi tutmuyor.

Anlatılan bir seyahatin ayrıntıları uyuşmuyor.

Fakat beklenti yaşamaya devam ediyor.

Çünkü bazen insan, inanmak istediği haberin doğruluğunu değil, gerçekleşme ihtimalini araştırır.

Ardından üniforma hadisesi geliyor.

Şimşek'in ifadesine göre Gülen, Ağustos 2015'teki Genelkurmay Başkanlığı devir tesliminden sonraki haftalarda kendisini odasına çağırdı.

Elbise dolabını açtı. Kılıfın fermuarını indirdi.

İçeride Hulusi Akar'ın Genelkurmay Başkanı olduğu ilk gün giydiği söylenen askerî kıyafet vardı.

Gülen, kıyafetin Akar tarafından hediye edildiğini söyledi ve Şimşek'in anlatımına göre hıçkırarak ağladı.

Şimşek de onun ağladığını görünce ağladığını belirtti.

Bir elbise dolabı.

Bir orgeneral üniforması.

İki insan.

Ve gözyaşları...

Bütün bunların arasında görünmeyen, fakat hadisenin asıl ağırlığını taşıyan bir şey vardı: Beklenti.

Üstelik Şimşek, Gülen'in bu duygusunu kişisel bir menfaatten ziyade Türkiye'nin geleceğine ilişkin umutlarla açıklıyordu.

Bu, Şimşek'in yorumudur.

Ancak tarihin soracağı soru, gözyaşlarının samimi olup olmadığıyla ilgili değildir.

Üniforma gerçekten Hulusi Akar'a mı aitti?

Gerçekten onun tarafından mı gönderilmişti?

Şimşek'in tanıklığı, Gülen'in kendisine ne söylediğini ortaya koyar. Kıyafetin gerçek kökenini ise tek başına doğrulamaz.

Dolayısıyla üniformayı, Akar ile Gülen arasında kanıtlanmış bir ittifakın belgesi olarak kabul edemeyiz.

Fakat kıyafetin Gülen'e nasıl sunulduğu ve onun buna nasıl tepki verdiği, kapalı bir çevrede üretilen beklentilerin araştırılması açısından önemlidir.

Bir kumaş parçası, kendisine yüklenen anlam sayesinde koca bir gelecek tasavvurunun taşıyıcısına dönüşmüştür.

Ve o gelecek, beklendiği gibi gerçekleşmemiştir.


VI. Asım Yıldırım'ın karşısındaki Kâşif-i Esrâr: Osman Şimşek


Osman Şimşek, Asım Yıldırım'ın YouTube kanalındaki Konuşma Zamanı programında Gülen'in yakın çevresinde yaşadığını söylediği hadiseleri anlattı.

Uzun yıllar içinde bulunduğu hareketin siyasallaşmasını, iç çekişmelerini ve bazı kişilerin Gülen'e ulaştırdığı bilgileri eleştirdi.

Gülen'in fikirlerinin çevresindekiler tarafından yönlendirilebildiğini savundu.

Ancak anlatının en çarpıcı bölümlerinden biri, askerî kıyafet veya mektuplar değildir.

Bir insanın kendi soyunu açıklamak zorunda kaldığını söylemesidir.

Şimşek, yakın çevresindeki bazı kişilerin kendisine karşı Pakraduni ithamını kullandığını ileri sürdü.

Aktarılan notlarda ise Şimşek’in, adının Gülen’e sunulan bir listede yer aldığını düşündüğü, kendisine gizli Yahudi kökeni isnat edildiği ve buna karşı aile geçmişini açıklamaya çalıştığı anlatılıyor.

Pakraduni adı burada doğrulanmış bir soy bilgisi değil, Şimşek'in maruz kaldığını söylediği etnik yaftalamanın parçasıdır.

İşte meselenin insanî tarafı burada ortaya çıkıyor.

Yıllarca birlikte yaşadığınız, çalıştığınız, hizmet ettiğiniz insanların karşısında bir gün kendi aile geçmişinizi anlatmak zorunda kaldığınızı düşünün.

Kim olduğunuzu biliyorsunuz.

Fakat artık kim olduğunuzu anlatmanız yetmiyor.

Kim olmadığınızı da ispat etmeniz bekleniyor.

Üstelik bir insanın Yahudi, Kürt, Türk veya Ermeni yahut başka bir kökenden gelmesi, kendisine yönelik eleştirilerin veya isnatların doğruluğu bakımından hiçbir kanıt oluşturmaz.

Buradaki mesele herhangi bir etnik köken değil, köken iddiasının bir insanı itibarsızlaştırmak için kullanılabilmesidir. Bu durum, cemaatin liderinin ve politbürosunun düşünce dünyasını da bize gösterir.

Şimşek'in anlattığı durumda ise insanın aklına başka bir soru geliyor:

Yıllarca aynı topluluğun güvenilir mensubu kabul edilen bir kişi, ne zaman ve hangi gerekçeyle şüpheli hâle gelir?

Bir insanın geçmişi mi değişmiştir?

Yoksa onun hakkında konuşanlar mı?

Şimşek, kendisini eleştiren kişilerin sosyal medya ve mesajlaşma grupları üzerinden birlikte hareket ettiklerini ve bu faaliyetlerin örgütlü bir ekip tarafından organize edildiğini söyledi.

Cemaatin takiyye kültüründen kaynaklanan sebeplerle bu suçlamaların tamamının bağımsız biçimde doğrulanması mümkün değildir. Fakat tanıklığın ortaya koyduğu mesele açıktır: içeriden gelen eleştiriye, eleştirinin içeriği yerine eleştiren kişinin kimliği üzerinden karşılık verilmesi ihtimali.

Gazeteci Ahmet Dönmez’in titizlikle izini sürdüğü sırlar, Osman Şimşek’in içeriden gelen tanıklıklarıyla birer birer gün yüzüne çıktı. Yıllarca inkâr edilenler, bu kez bizzat içeriden konuşan birinin anlatımıyla kamuoyunun karşısındaydı.

Ve tam burada Natan'ın kıssası yeniden hatırlanıyor.

Hükümdar başkasının adaletsizliğini mahkûm edebiliyordu.

Peki aynı hüküm kendisi için geçerli olduğunda ne olacaktı?

Şimşek'in anlatısı da kendi çevresine benzer bir soru yöneltiyor.

Bir topluluk, dışarıdan yöneltilen haksız ithamlara itiraz ederken kendi içindeki insanlara aynı türden ithamların yöneltilmesini nasıl değerlendirir?

Kâşif-i Esrâr'ın sorusu budur.

Ve bu sorunun cevabı, bir insanın soy kütüğünde değil, kendisine nasıl davranıldığında aranmalıdır.


VII. Ayasofya: Kehanetin açtığı kapıdan kim girdi?


Şimdi üniformayı bir süreliğine dolaba kaldıralım.

Bu kez karşımızda yaklaşık bin beş yüz yıllık bir yapı var.

Ayasofya.

Fethullah Gülen, Ekim 1990'da Yeni Ümit dergisinde yayımlanan makalesinde Ayasofya'nın yeniden cami olarak ibadete açılacağına ilişkin ümitlerini dile getiriyordu.

Ancak mesele yalnızca bir mabedin kapısını açmak değildi.

Gülen, Ayasofya'nın yeniden dirilişi için medresenin ilmine, tekkenin gönül hayatına, kışlanın disiplinine ve bütün bunları birleştirecek bir başyüceye ihtiyaç olduğunu yazıyordu.

Medrese.

Tekke.

Kışla.

Ve başyüce!

Bir kez daha cübbe ile üniforma aynı gelecek tasavvurunda buluşuyordu.

Peki, kimdi bu başyüce?

Mehdi'nin siyasî vazifelerine yardımcı olacak bir şahsiyet mi? İslamî hayatın yeniden canlandırılmasını sağlayacak bir önder mi? Yoksa bütün bu unsurları bir araya getirecek sembolik bir liderlik tasviri mi?

1990 tarihli metin bir isim vermiyordu.

Fakat ortada güçlü bir beklenti vardı.

Ve yıllar sonra Ayasofya'nın kapısı gerçekten açılacaktı. Ama Gülen’in dile getirdiği Mehdi misyonunun siyaset alanındaki en büyük temsilcisi başyüce tarafından mı?

Hem de Gülen'in artık siyasî hasmı hâline gelmiş olan Erdoğan'ın iktidarında!

Hususi sohbetlerin üçüncü devri: Mehdi'nin siyasî yardımcısı kim?

Nursî'nin üç vazifesine ilişkin yorumlarda iman devrini İslamî hayat, onu da şeriatın tatbiki izleyecekti. Gülen'in çevresindeki bazı anlatılarda bu son aşama, siyasî iktidar ve askerî destek beklentileriyle birlikte ele alınıyordu.

Gülen, kendisini hep Said Nursî’nin tasvir ettiği üç devirden ikincisinin, yani hayat döneminin imamı olarak tahayyül etti. Hulusi Yahyagil’e çok yakındı; ondan Said Nursî’nin şahsi eşyalarını ve Risale-i Nur mirasçılığını devraldı. Kendini Risale-i Nur’da geçen sarıklı genç olarak algıladı. Hulusi ile kurduğu psikolojik yakınlığın sonradan hareketinin sonunu hazırlayacağından bihaberdi. “Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulusî'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi, nâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve-i velayetle meydana atılacak bir zâttır. Sâir noktaları sen benim bedelime tabir et.” (Mektubat, s. 350)

Gülen, “ahir zaman süfyanlarından ve Deccal misyonunun temsilcisi” olarak nitelediği Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra doğmasını ve Said Nursî’yle yüz yüze görüşememesini hep bu hikmete bağlıyordu. Bir Altunizade sohbetinde, iman devrinin imamının en büyük makamda, sonraki hayat döneminin imamının ikinci, üçüncü devrin imamının da üçüncü mertebede olduğunu söylemişti. Bu imamların birbirlerini dünya gözüyle göremediklerini ama manevi olarak haberleştiklerini de ifade etmişti. Said Nursî’ye göre üçüncü devrin imamı, ittihad-ı İslâm’a muvaffak olup Hristiyan ve Yahudilerle ittifak ederek yeni dünyaya liderlik edecek bir misyonun başında olacaktı.

Ayasofya'nın yeniden cami olması da bu çerçevede üçüncü devrin başlangıcına işaret sayılabilecek bir hadise olarak yorumlanıyordu.

Yine de ortaya çıkan tarihsel tezat oldukça ilginç!

İman devri...

İslamî hayat devri...

Şeriat devri veyahut Gülen’in laik kesimin alerjisine karşı kullandığı akyol!

Ve üçüncü devrin siyasî yardımcısını arayan bir gelecek tasavvuru!

Bir tarafta Mehdi'nin görevlerine ilişkin yorumlar.

Diğer tarafta Ayasofya'nın kapısını açacak başyüce beklentisi.

Bâtın ilmiyle uğraştın mı işin sonu nereye varır, bilinmez. Said Nursî’ye atfen, İslamköy’den Hafız Ali’nin talebesi olan ve isminin başında sad harfi bulunan Süleyman Demirel’in Mehdi’nin siyaset alanındaki temsilcisi olduğu düşüncesi bile 1970’lerde Nurcular arasında bayağı alıcı bulmuştu.

Gelelim 10 Temmuz 2020'ye.

Ayasofya'nın yeniden cami olarak ibadete açılması kararını Cumhurbaşkanı Erdoğan imzaladı.

Şimdi Erdoğan’a Gülen’in verdiği unvanları yeniden hatırlayalım.

Vefa insanı Başbakan...

Kalbe sürur veren eski dost...

Hainlik yapan Uzun...

Goril gibi ağzından salyalar atan,

Hanımına ihanet şeysiyle alüfteyle buluşmaya giden!

Ve nihayet Ayasofya'nın kapısını açan Cumhurbaşkanı!

Ne tuhaf bir karşılaşma!

1990'da başyüce bekleniyordu.

2020'de Ayasofya açıldı.

Fakat kapıyı açan kişi, Gülen'in artık siyasî hasmıydı.

Peki, Ayasofya'nın açılması üçüncü devrin başlangıcı olarak yorumlanacaksa, bu devrin siyasî yardımcısı kim olacaktı?

Bir zamanlar üniformasına büyük anlamlar yüklendiği anlatılan Hulusi Akar mı?

Yoksa Ayasofya'yı yeniden açan Erdoğan mı?

Bu soruların hiçbiri, söz konusu kişilere dinî bir görev atfedildiğini kanıtlamaz. Fakat yıllarca kurulan beklentilerle gerçekleşen olaylar arasındaki farkı görünür kılar.

İki farklı İslamcı çevre.

Aynı Ayasofya.

Aynı açılış.

Farklı siyasî saflar!

Hangi takımın formasıyla geldiniz?

Ganimet galibe, mükâfat biat edene, ceza muhalif olana düşüyorsa, adaletin terazisi değil, iktidarın ganimet defteri tutuluyordur. Haklılığı hakikat değil de galibiyet belirliyorsa, mağlup olanın hakkını kim teslim edecektir?

Asıl soru ise hâlâ ortada:

Gülen hayattayken kendisine, Ayasofya'yı açan Erdoğan'ın 1990'da tasvir ettiği başyüce olup olamayacağı soruldu mu?

Ve daha da önemlisi:

Bir kehanetin beklenen sembolü gerçekleştiğinde, fakat onu gerçekleştiren kişi artık bekleyenin hasmı olduğunda, kehanetin hangi kısmını yeniden düşünmek gerekir?

Tarih, kendisine biçilen rollere uyma mecburiyetinde değildir.


VIII. Üniforma dolapta, Akar devletin başında


Ayasofya'nın tarihsel karşıtlığına bir de Hulusi Akar'ın hikâyesi eşlik ediyor.

15 Temmuz 2016 gecesi Akar, darbe girişimine katılan askerler tarafından alıkonuldu.

Daha sonra olaylara ilişkin açıklamalarında girişime karşı çıktığını belirtti. 2018 yılında Millî Savunma Bakanlığı görevine getirildi.

Şimdi yeniden Şimşek'in anlattığı üniformayı düşünelim.

2015'te Gülen'in dolabında, Akar tarafından gönderildiği söylenen bir askerî üniforma bulunuyordu.

Gülen'in bu kıyafeti büyük bir heyecanla gösterdiği anlatılıyordu.

2016'da ise Akar, Gülen hareketinin sorumlu tutulduğu darbe girişiminde alıkonulduğunu söyledi.

2020'de Ayasofya, Gülen'in siyasî rakibi Erdoğan'ın iktidarında yeniden cami oldu.

Bu hadiseler arasındaki tarihsel farklılıklar açıktır.

Fakat bunlardan hareketle üniformanın gerçek göndericisini belirlemek veya Nursî'nin metinlerinin belirli bir siyasî şahsiyeti önceden işaret ettiğini ileri sürmek mümkün değildir.

İşte kehanet yorumlarının sınırı burada belirir.

Bir beklentinin sonraki olaylarla uyuşmaması, yorumun yeniden incelenmesini gerektirir.

Yoksa tarihin her yeni hadisesine yeni bir açıklama yetiştirmek mümkündür.

Ama bütün açıklamaları mümkün olan bir anlatının, hangi olay karşısında yanlışlanacağını da sormak gerekir.


IX. Gülen'in ardından: Sırları kime kaldı?


20 Ekim 2024.

Fethullah Gülen, Pensilvanya’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Ölümü ertesi gün kamuoyuna duyuruldu.

Arkasında geniş bir uluslararası hareket, yıllarca süren siyasî tartışmalar, hakkında ileri sürülmüş ağır suçlamalar, bunlara karşı yaptığı yarı müphem açıklamalar ve ayrıntıları henüz tam olarak aydınlatılmamış hadiseler kaldı.

Bir zamanlar aynı siyasî zeminde buluşan iki İslamcı çevre, artık ortak geçmişlerini bile aynı dille anlatmıyordu. Her iki taraf da kendi retoriğini hakikatin ölçüsü olarak sunuyordu.

Ne tuhaf bir müsabaka!

Birinin anlattığında ihanet, diğerinin anlattığında tasfiye ve zulüm vardı. Birinin dilinde veyl, diğerinin dilinde suçlama. Herkes kendi tarihinin hem şahidi hem savcısı hem de hâkimi olmaya talipti.

Oysa bir davanın haklılığı, taraftarının sadakatiyle; bir suçlamanın doğruluğu, onu dile getirenin iktidarıyla ölçülemez.

Peki, bu büyük hesaplaşmanın ortasında kim, kendi kapısının önünü süpürmeye razıydı?

Adil Öksüz meselesiyle başlayalım.

Gülen, Öksüz’ün bir dönem talebe halkasına katıldığını ve kendisini ziyaret ettiğini kabul etmiş; darbe girişimiyle bağlantılı bir ziyaretinden haberdar olmadığını söylemişti.

Öyleyse sorular yerli yerinde duruyor:

Öksüz’e mahrem yapılanmada görev verildiyse kim verdi?

Kim önerdi, kim onayladı?

Hangi bilgileri kime taşıdı?

Gülen onu ne kadar tanıyordu? Görevinden, temaslarından ve taşıdığı mesajlardan ne ölçüde haberdardı?

Bir insanı tanımak başka, ona görev vermek başka, yaptıklarını bilmek bambaşka bir meseledir. Fakat bu ayrımların hiçbiri, kararların ve sorumluluğun izini sürme gereğini ortadan kaldırmaz.

Bir de Gülen’in sırlarla kurduğu ilişki vardı.

Kimi zaman perde arkasından gelen bir haberin, kimi zaman henüz kamuoyuna yansımamış bir bilginin sahibiydi. Anlatısında bu bilgiler, sıradan bir istihbarattan ziyade manevî sezginin işaretleri gibi sunulabiliyordu. Fakat aynı bilgi, kararın sorumluluğunu sormaya sıra geldiğinde neden aynı açıklıkla ortaya konmuyordu?

Bilmek söz konusu olduğunda merkeze yakın; hesap vermek söz konusu olduğunda merkezden uzak!

Adil Öksüz’ün askerî yapılanmadaki konumu, subayların tayinlerinin izlenmesi ve devletin imkânlarıyla yapılan dinlemeler hakkındaki tanıklıklar, bu tezadı daha da keskinleştiriyor. Öksüz’ün bu yapıdaki yöneticiliğine ve askerî makamlardaki dinlemelere ilişkin ifadeler kamuoyuna yansıdı; Gülen ise Öksüz’ün kendisini darbe girişimiyle bağlantılı olarak ziyaret ettiğini bilmediğini söyledi. Hatta “Mesela Adil dedikleri zaman ben tanımıyorum öyle birisini. Kod isim de kullanmış olabilirler.” bile dedi.

Benim itirazım tam da burada: Gülen’e bilgi taşıyan düzenin nasıl işlediğini, kararların kimden çıktığını ve kendi payına düşen sorumluluğun ne olduğunu bilmeye hakkımız yok muydu? Öksüz’ü kimin görevlendirdiği sorusu ortadayken, her şeyi aracılara, yanlış anlaşılmalara ve başkalarının tasarrufuna bağlamak neyi açıklıyor?

Daha da düşündürücü olan, tedbir adı verilen gizlilik anlayışının hareketin içine işlemesiydi. Bir süre sonra gerçeği söylemek ile yapıyı korumak birbirine rakip iki görev hâline gelebiliyordu; susmak sadakat, soru sormak ihanet sayılabiliyordu.

Erdoğan’ın siyasî söyleminde de Gülen’in kendisini savunma biçiminde de benzer bir kusursuzluk retoriği görüyorum: Başarı sahipleniliyor, yanlışın sorumluluğu başkalarına bırakılıyor. Birinin çevresinde devletin, diğerinin çevresinde cemaatin menfaati konuşulurken, insan ister istemez soruyor: Kendi kusurunu kabul etmeyen bir liderin etrafında hakikat ne kadar yaşayabilir?

Sırları kimin bildiği kadar, bilinenleri açıklamanın neden bu kadar zorlaştığı da Gülen’in ardından kalan meselenin ta kendisidir.

Şimdi büyük siyasî hesaplaşmayı bir anlığına dışarıda bırakalım.

Chestnut Kampı'nın kapısından içeri girelim.

Cevdet Türkyolu ve Osman Şimşek.

Bir tarafta yıllarını Gülen’in yakınında geçirmiş, sadık, orta hâlli bir manevi talebe ve ilahiyatçı olan Osman Şimşek. Diğer tarafta önderin mahrem hayatına ve kendisine ulaşan insanlara yakınlığı sayesinde nüfuz sahibi olmuş, zenginleşmiş bir hodkâm ve zorba olarak Cevdet Türkyolu.

Şimşek’in anlattığı çatışmada zorbalık, dışlanma ve Gülen’in Türkyolu’ndan yana tercihi vardı. Türkyolu’nun mal varlığı ve konumunu kişisel menfaate dönüştürmesi de hareket içinde tartışma konusuydu.

Benim gözümde Türkyolu, yakınlığını nüfuza, nüfuzunu şahsî menfaate dönüştüren; sadık Osman Şimşek’e ve cemaat içerisinde bir sürü insana sözlü ve fiziksel zorbalık eden bir figürdü. Gülen ise tercihini Şimşek’ten değil, Türkyolu’ndan yana kullandı.

Ne muazzam bir tenakuz!

Dışarıda Erdoğan’ın iktidarı, servet ilişkileri ve yakın çevresi sorgulanırken içeride, eleştirilen iktidar alışkanlıklarının aile işletmesi ölçeğindeki bir benzeriyle yüzleşiliyordu.

Dışarıda eleştirilen düzen, içeride küçültülmüş bir model olarak yeniden kurulmuşsa mesele yalnızca kimin iktidarda olduğu mudur?

Elbette bir devletin yetkileriyle bir dinî hareketin iç ilişkileri aynı değildir. Fakat yakınlığın denetimin önüne geçmesi, her iki ölçekte de sorulabilecek bir sorudur.

Sadakat mi ağır basacaktı, nüfuz mu?

İlke mi korunacaktı, mahremiyetin anahtarını elinde tutan kişi mi?

Yıllarını hizmete vermiş bir talebe ile merkeze en yakın isim karşı karşıya geldiğinde, kimin sözü duyulacaktı?

Tevazu kürsüde kaldıysa, kapının anahtarı kime teslim edildi?

Daha da önemlisi: Bir toplulukta en güçlü kişinin yaptıklarını sorgulamak sadakatsizlik sayılıyorsa, istişareden geriye ne kalır?

Yalnızca liderin duymak istediği sözleri söyleme özgürlüğü mü?

İşte burada sır, başka bir anlam kazanıyor.

Sır yalnızca gizlenen bilgi değildir. Bazen kimin içeri gireceğini, hangi mektubun okunacağını, hangi şikâyetin lidere ulaşacağını belirleme kudretidir.

Bilgiyi taşıyan kişi, zamanla bilginin kapısını tutan kişiye dönüşebilir.

Ve kapıyı tutan kişi, görünürde hüküm vermese bile hangi meselenin hükme bağlanacağını etkileyebilir.

Hulusi Akar’dan geldiği söylenen mektup ve üniforma da bu yüzden hâlâ önem taşıyor.

Kim gönderdi?

Kim taşıdı?

Kim teslim aldı?

Gerçek gönderen ile Gülen’e söylenen gönderen aynı kişi miydi?

Gülen, önüne getirilen nesnelerin kaynağını araştırdı mı, yoksa kendisine anlatılan hikâyeye mi inandı?

Osman Şimşek’in içeriden aktardığı tanıklıklar bu soruları gündeme taşıyor. Fakat bir üniformayı görmek, onu kimin gönderdiğini tek başına kanıtlamaz. Bir mektubu teslim almak da gönderenin iradesini kendiliğinden ispatlamaz.

Üniformanın kumaşı somuttu; ona yüklenen anlamın kaynağı ise hâlâ sorgulanmayı bekliyordu.

Gülen’in ölümü bütün bu hadiseleri aydınlatmadı.

Yalnızca kendisine dönüp yeniden soru sorma imkânını ortadan kaldırdı. Artık soruların cevapları Gülen’den alınamayacak.

Fakat bir insanın ölümü, onun döneminde alınan kararları tarihin denetiminden muaf tutmaz.

Onu her hadisenin tek faili saymak da bütün kararları çevresindekilere yükleyerek tarihin dışına çıkarmak da aynı kolaycılığın iki ayrı biçimidir.

Geriye belgeler, tanıklıklar, çelişkiler ve konuşmayı tercih edecek insanlar kaldı.

Bir de miras meselesi.

Kim hareket adına konuşacak?

Kim geçmişi anlatacak?

Kim kararların hesabını verecek?

Ve kim, önderin artık cevap veremeyeceği soruları kendi çıkarına göre cevaplamaya kalkacak?

Kim kime hangi mesajı götürdü?

Hangi mektup gerçekten gönderildi?

Hangi haber doğru kabul edildi?

Üniforma kime aitti?

Ve bütün bunların hangilerinden Gülen'in ne ölçüde haberi vardı?

Bu bakımdan Gülen'in sırlarıyla birlikte öldüğünü söylemek mümkündür. Fakat hangi bilgileri bildiğini, hangilerini başkalarından duyduğunu ve neleri hiç öğrenmediğini kesin olarak bilemeyiz.

Bir dinî önderin ölümünden sonra bile yakın çevresinden gelen tanıklıklar, onun hayatına ilişkin anlatının yeniden incelenmesine yol açabiliyordu.

Ancak Şimşek'in söylediklerini önemli kılan, Gülen'i bütün hadiselerin tek sorumlusu ilan etmesi veya onu bütün sorumluluktan kurtarması değildir.

Tanıklığın önemi, daha önce içeriden bilinen fakat kamuoyunun erişemediği olaylar hakkında yeni sorular ortaya koymasıdır.

Bir zamanlar aynı topluluğun mensubu olan insanların, artık aynı geçmiş hakkında birbirinden farklı anlatıları bulunmaktadır.

Bu anlatılar arasındaki uyuşmazlıkları çözmek için yalnızca taraflardan birine inanmak yeterli değildir.

Belgeler gerekir.

Bağımsız tanıklıklar gerekir.

Ve belki de en önemlisi, kendi beklentimizi doğrulayan anlatılara karşı da aynı kuşkuyu gösterebilmek gerekir.


X. Son perde: Natan'ın aynasında bir üniforma


Üç vazife.

İki Hulusi.

Bir orgeneral üniforması.

Ayasofya.

Ve artık hayatta olmayan bir dinî önder.

Bütün bu unsurlar yan yana getirildiğinde birbirini tamamlayan büyük bir hikâye kurulabilir.

Fakat tarih, edebiyat değildir.

En güzel hikâyeyi değil, eldeki kaynakların gerçekten neyi desteklediğini araştırır.

Nursî'nin üç vazifeye ilişkin metni vardır.

Hulusi Yahyagil'e hitaben yazdığı mektup da kaynaklarda bulunmaktadır.

Gülen'in Ayasofya hakkındaki arzusu kendi yazısından anlaşılmaktadır.

Osman Şimşek ise üniforma karşısında yaşandığını söylediği hadiseyi anlatmıştır.

Ancak bunların hiçbiri, diğerlerinin bütün ayrıntılarını kendiliğinden doğrulamaz.

Şimşek'in tanıklığının önemi, büyük tarihsel hikâyeyi tek başına çözmesi değildir.

O hikâyenin daha önce sorgulanmayan parçalarını kamuoyunun önüne getirmesidir.

Kâşif-i Esrâr'ın açtığı kapı budur.

Müzhir-i Hakikat'in görevi ise o kapının ardında anlatılan her şeyi peşinen doğru kabul etmek değil, hakikati araştırmaktır.

Natan'ın Davud'a anlattığı kıssayı hatırlayalım.

Hükümdar, başkasının adaletsizliğini mahkûm ederken kendi eylemiyle yüzleşmişti.

Modern tanıklıklar da kurumlara ve topluluklara benzer bir soru yöneltebilir.

Kendi mensuplarınız hakkında da başkalarına uyguladığınız ölçüleri kullanabiliyor musunuz?

Bir zamanlar güvenilir bulduğunuz insanın anlatısı, hoşunuza gitmeyen bilgiler içerdiğinde ne yapıyorsunuz?

Onun söylediklerini mi araştırıyorsunuz?

Yoksa soyunu, geçmişini ve kimliğini mi?

İşte cübbe ile üniforma arasındaki hikâyenin sonunda karşımıza çıkan sorular bunlardır.

Ve bütün bu tartışmanın ortasında hâlâ bir elbise dolabı durmaktadır.

İçinde, gerçek kökeni kesin biçimde açıklığa kavuşmamış bir askerî kıyafet...

Tarih bazen en büyük kehanetlerin peşinde koşan insanlara, son derece basit bir soru sorar:

Bu üniformayı gerçekten kim gönderdi?

Gülen; turfa müneccimliği, kumdan kaleleri, tenakuzları, tezatları, iyilikleri, sevapları, kabahatleri, kusurları, günahları, suya yazdığı kehanetleri, ümitleri, hasretleri, dertleri ve kederleriyle, tercihlerini politbürosundan yana kullanarak hayata veda etti. Allah taksiratını affetsin ve kamuya ait sırları izhar eylesin.


-İlhan Gökalp


author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar