Header Ads Widget

test banner

Olympus Sohbeti



Tanrıların dağında, fanilerin muhabbeti

Aralık 2019 — Olympus, Yunanistan

Bu gerçekten Olympus Sohbeti!

Tek bir gaye vardı: hasbihâl. Ne önceden hazırlanmış bir gündem maddesi ne talimat ne taktik ne de büyük bir strateji! Olympus Dağı’nın eteklerinde, bir öğretmen, bir akademisyen ve Londra’dan gelen beş eski cemaat kulübü üyesi, öylesine bir araya gelmişti. Hasbihâl etmek, dertleşmek. Hepsi bu!

Yunan mitolojisini kendi ideolojik örgüsünde kullanmayı pek seven bir liderin ve onun politbürosunun açtığı musibetin bedelini ödediklerini düşünen yedi insan masadaydı. Türkiye’den gelen iki güzel insan cezaevinden çıkmış, aileleriyle birlikte Meriç’i aşarak Yunanistan’a ulaşmışlardı.

Nehri geçenlerle tanrıların dağındaydık ama tanrılık iddiasında bulunmadık, çok şükür.

Ne güzel!

I. Cumhuriyet’in garipleri ve makbul vatandaş fabrikası

Yeni Cumhuriyet, eşit vatandaşlık idealini ilan etmişti. Fakat toplumsal hayatın bazı kapılarında yazılı olmayan bir kabul şartı da vardı: Türk olacaksın, Kemalist olacaksın, tercihen Sünni kültürel çevreden geleceksin; ama dindarlığını da makbul sınırlar içinde tutacaksın.

İbadet, evvela özel hayatın meselesiydi. Devletin makbul memuru, kültürel bakımdan Sünni olabilir ama dinî pratiğini kamusal kimliğinin merkezine koymamalıydı.

Kürtler, Aleviler, gayrimüslim azınlıklar ve kamusal alanda dinî kimliğini görünür kılmak isteyen Müslümanlar, farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde bu vatandaşlık anlayışının sınırlarıyla karşılaştılar.

Elbette hepsinin hikâyesi aynı değildi. Bir Kürt’ün ana dil meselesiyle bir Alevi’nin inancının tanınması veya bir gayrimüslimin karşılaştığı ayrımcılık aynı kefeye konulamazdı, ama sorun sivil haklar ve reel eşitlik sorunuydu.

Karl Marx, 1844’te dini yalnızca halkın afyonu olarak tanımlamamış; onu ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhu olarak da tarif etmişti. Yani din, yalnızca bir teselli değil, gerçek acının hem ifadesi hem de ona karşı bir itirazdı.

İşte Cumhuriyet’in makbul vatandaş tarifine sığmakta zorlanan dindarların bir kısmı, bu iç çekişin etrafında cemaatlerini kurmuştu. Laik Cumhuriyet’in toplumsal hiyerarşilerinde kendilerine yer arayan bu insanlar için yurtlar, dershaneler, okullar ve dayanışma ağları birer sığınaktı. Ancak Gülen hareketinin gelişimi, yalnızca bir dinî topluluğun dayanışma faaliyetlerinden ibaret kalmadı; eğitim yoluyla yetiştirilen kadroların bürokrasi, emniyet, askeriye ve yargıdaki etkisi, akademik ve siyasi araştırmaların konusu hâline geldi.

Marx’ın ezilen insanın iç çekişi olarak tasvir ettiği din, burada benim yorumumla, iktidar mücadelesinin örgütsel araçlarından birine dönüşüyordu.

Ne muazzam bir tarihsel ironi!

Bir zamanlar devletin kapısında kendilerine yer arayanların oluşturduğu hareket, zamanla devletin en hayati kurumlarında söz sahibi olma mücadelesinin aktörlerinden biri hâline gelmişti. Dün dışlanmışlığın ilacı olarak sunulan cemaat dayanışması, bugün kadrolaşma tartışmalarının merkezindeydi.

Gariplerin iç çekişi, yurtların koridorlarından adliyeye, mülkiyeye, emniyete ve Gülen’in hayati müessesesi askeriyeye uzanıyordu. Dinî hizmetin diliyle anlatılan faaliyetler, devlet içindeki güç ilişkilerinden artık bağımsız düşünülemiyordu.

İnsan sormadan edemiyor:

Ezilenlerin iç çekişi ne zaman iktidarın nefesine karışmıştı?

Bir zamanların mağduriyetinden doğan örgütlenme, başka insanların mağduriyetlerine yol açan bir güç mücadelesinin parçası hâline nasıl gelmişti?

Üstelik bütün bunlar yaşanırken, devletin ve hareketin siyasi çatışmasının sonuçlarını en ağır biçimde yaşayanlar arasında sıradan öğretmenler, memurlar ve aileler de bulunuyordu.

Marx’ın benzetmesine dönersek: Afyonun teselli ettiği insanların bir kısmı, şimdi o tesellinin etrafında kurulmuş büyük yapının hesabını ödediğini anlatıyordu.

Ve ne hazin bir ironi: Dün kendilerine açılmayan devlet kapılarından yakınanların kurduğu hareketin geçmişiyle ilişkili insanlar, bugün aynı kapıların ardındaki cezaevlerinden çıkabilmenin yollarını konuşuyorlardı.

Ne var ki, devletin vatandaşları sınıflandırma alışkanlığına karşı, toplumun bazı kesimleri de kendi dayanışma dünyalarını kurdular.

Yurtlar, dernekler, vakıflar, sohbet halkaları ve mahrem yapılar.

Bir kısmı kendi insanını korumaya, eğitmeye ve ayakta tutmaya çalışıyordu.

Fethullah Gülen’in öncülüğündeki hareket ise kendisine çok daha geniş bir faaliyet alanı açtı.

Mesele yalnızca kendi cemaatini kurmak değildi. Kamu kurumlarında da etkili bir varlık oluşturmak, hareketin tarihine ilişkin tartışmaların merkezine yerleşti.

Böylece bir zamanların dışlanmışlık duygusundan doğan dayanışma, devletin merkezindeki güç ilişkileriyle iç içe geçen bambaşka bir hikâyeye dönüştü.

II. Atatürk’ten sonra doğan adamın iki ayrı portresi

Gülen’in hayat hikâyesinde bile iki farklı doğum tarihiyle karşılaşıyorduk.

11 Kasım 1938’de, yani Atatürk’ün öldüğü günün bir gün sonrasında doğduğunu anlatan biyografisi vardı. Resmî kayıtlarda ise 1941 yazıyordu.

Bu farklılığın kendisi, herhangi bir tarihsel halefiyet iddiasını kanıtlamaz. Fakat Gülen’in kamuya sunulan hayat hikâyesi ile mukarrebûn arasında dolaşan eskatolojik menkibeler arasındaki tenakuz, başlı başına incelenmeye değerdi.

Kamuya dönük portrede eğitim, hoşgörü, diyalog, insan sevgisi…

Ne hoş kavramlar!

İç dünyada ise Sünni İslam’ın, tasavvufun, rüyaların, manevi görevlendirmelerin, sanrısal menkibelerin ve mahrem alegorik anlatıların belirgin bir yeri vardı.

Bir yanda herkese hitap eden evrensel sevgi dili, diğer yanda müntesipleri birbirine bağlayan kült standartlarına haiz özel bir manevi dünya.

1999’da kamuoyuna yansıyan konuşma kayıtlarında Gülen’in adliye, mülkiye ve diğer hayati devlet kurumlarında güç kazanılmasına ilişkin sözleri tartışma yarattı. Gülen ise bu kayıtların montajlandığını ve sözlerinin bağlamından koparıldığını savundu.

Asıl soru şuydu: Bir insanın devlet memuru olmasıyla bir örgütsel hiyerarşinin devlet memuru üzerinden güç kullanması arasındaki sınır nerede başlıyordu?

Ve bu sınırı kim çizecekti?

III. İstanbul Şirinevler Aytimur Yurdu’ndaki Zürih Sohbeti

Lise yıllarında bir video kaseti izlemiştim.

İstanbul Şirinevler’deki Aytimur Yurdu’nda gerçekleştirilen, fakat “Zürih Sohbeti” adıyla anılan konuşmanın kaydıydı.

O konuşmanın cereyan ettiği salonu seneler sonra gezerken, gezdiren kişi bir gerçeği ifşa etmişti: “Hocamıza soruldu ve Hocaefendi tedbiren Zürih Sohbeti olmasını tensip buyurdu.”

Böylece, bana aktarılan hikâyeye göre, sohbete Zürih adının verilmesindeki amacın Türk istihbarat birimlerini gerçek mekân konusunda yanıltmak olduğunu öğrenmiş oldum.

Tedbire bakın!

İzlediğim kayıtta Gülen, kendisine atfettiği metafizik bir hatırayı anlatıyordu. Kâbe’de, büyük İslam âlimlerinin ruhani şahsiyetlerinin hazır bulunduğu sırada, İslam Peygamberi’nin kendisine namaz kıldırma görevini tevcih ettiğinden söz ediyordu. Bir başka rüya veya yakaza anlatısında ise İslam Peygamberi’ne Türkiye’nin hâli sorulduğunda, Peygamber’in rüya sahibine “Biz Türkiye’yi Fethullah Hoca’ya bıraktık” dediğini hıçkırıklarla ağlayan kitleye aktarıyor ve hemen ardından dinleyicilerine soruyordu: “Bunu nereye koyarsınız? Allah Resulü’nün size bakışı bu!”

Bunlar benim video kaydından hatırladığım rüya ve metafizik tecrübe anlatılarıydı.

Fakat çok sonraları aklıma şu soru takılmıştı: Türkiye’nin yönetimiyle ilgili böylesine büyük bir manevi görevlendirmeye inanan bir topluluğun içinde, liderin kararlarını sorgulamak ne kadar kolay olabilirdi?

Burada Allah’a imanla değil, bir insana ve onun sözlerine kutsallık atfedilmesiyle ilgili bir mesele vardı.

Neyse efendim!

Şirinevler’den çıkalım. Olympus’a dönelim.

Zira bizim sohbetimiz gerçekten Olympus’taydı.

IV. Gömleğin şifresi: Dokuz aylık devlet mesaisi

Türkiye’de bir esnaf düşünün.

Adı Latif.

Aile dostu, gittiği caminin müezzini Salahaddin Hoca’ya gömlek hediye ediyor. Sonra telefon açıp gömleği beğenip beğenmediğini soruyor.

Ne var bunda?

Sohbette anlatıldığına göre, telefon görüşmesi Salahaddin Hoca’dan ötürü teknik takibe takılıyor. Gömleğin bir şifre olup olmadığı sorgulanıyor. Devlet işi garantiye almak için Latif’i hapse tıkıyor!

Latif, dokuz ay boyunca gömleğin gömlek olduğunu anlatmak zorunda kaldığını söylüyor.

Dokuz ay!

Bir insanın dünyaya gelmesine yetecek süre!

Latif’in anlattığına göre aynı süre, bir gömleğin gömlek olduğunu açıklamaya yetmişti.

İşin bir başka ironisi de Latif’in hapishanede insafsızca Erdoğan’ı savunmasıymış.

Demek ki bir insanın siyasi kanaatiyle kendisine yöneltilen suçlama arasında sanıldığı kadar basit bir ilişki kurulamıyordu.

Aynı hikâyenin aktörü, kırk yıl müezzinlik yapmış Salahaddin Hoca’nın insülini üç saat gecikiyordu.

Hoca sonunda gür sesini yükseltiyor, ilacının getirilmesini istiyordu. “Kırk yıl ezan okudum, bir defa bile bir dakika geç kalmadım. Siz ise üç saattir insülinimi beklettiriyorsunuz.”

Kırk yıllık müezzin, bu kez ezan için değil, insülini için nida ediyordu. İnsülin! İnsülin! İnsülin!

Çok kitap okuyan bir arkadaş Salahaddin Hoca’dan ricacı oluyor; cezaevinde kitap alma sınırı bulunduğundan, koğuş arkadaşı hocanın kitap hakkını da kullanıyordu. Böylece müezzinin UYAP kayıtlarında Freud’un kitapları görünmeye başlamış ve absürt bir şaşkınlığa sebep olmuş.

Bir gün avluda Cem Karaca’nın Kerkük Zindanı şarkısı söyleniyordu. Salahaddin Hoca pencereden bakınca herkes azar beklemiş, ama hoca, bilakis, şarkının biraz daha söylenmesini istemişti.

Ne kadar tuhaf!

İnsanları birbirinden ayıran büyük ideolojik tarifler, aynı koğuşta Freud ve Cem Karaca eşliğinde birbirine karışıyordu.

V. Sivas’ın soğuğu, Çağlayan’ın kapağı

Sohbetin bir başka yerinde, Sivas Cezaevi’nde kalmış, kardeşi de hapiste bulunan bir insanın hikâyesi anlatıldı.

Cezaevinden çıkınca iltica edebilmiş ve Amerika’ya gidip yaşadıklarını Gülen’e aktarmak istemişti. Yolda kendisini götüren kişiye Sivas’ın soğuğunu, kardeşinin geceleri kâbuslarla uyanmasını ve cezaevindeki günlerini anlatmıştı. Kendisine yol arkadaşlığı yapan kişi, “Hocaefendi’ye de anlat” diye rica etmiş.

Saylorsburg’da Gülen’in bulunduğu kampın salonuna geldiğinde, kendisi tanıtılıp söz verilene kadar elmas duruşu/ka’de ile beklemiş. O sırada Kemal adında biri, Gülen’e Çağlayan dergisinin kapağını nasıl istediğini soruyormuş. Sonrasında, cezaevinden çıkmış ve ABD’ye henüz iltica etmiş bir arkadaşımız diye takdim edilmiş ve birkaç cümleyle yaşadıklarını anlatmış. Gülen üzüntülü bir hâle bürünmüş; hemen ardından Kemal ile Çağlayan dergisinin kapağıyla ilgilenmeye devam etmiş. Sivas’ta cezaevinde kalmış bu arkadaş için dergi kapağı, karşılaşmanın en çarpıcı ayrıntısıymış.

Bir tarafta Sivas Cezaevi’nde kardeşinin geceleri kâbuslarla uyandığını anlatan insan…

Diğer tarafta Çağlayan’ın kapağı.

Derginin çıkması gerekiyordu, elbette.

Fakat kardeşinin cezaevinden çıkmasını isteyen bir insanın öncelikleriyle yayın faaliyetlerinin öncelikleri aynı değildi.

Acaba Sivas’ın soğuğuna karşı derginin yeni sayısında bir çözüm bulunabilir miydi?

Belki bir sonraki kapakta!

Bu, bir insanın acısıyla karşılaştığında dinî bir hareketin hangi somut sorumlulukları üstlenmesi gerektiği sorusunu gündeme getiriyordu.

VI. Babasının malı mıyız?

Olympus Sohbeti’nde yurt dışındaki okulların geleceği de konuşuldu.

Birisi, okulların devredilmesi karşılığında cezaevindeki insanların durumunun çözüme kavuşturulmasının müzakere edilebileceğini ileri sürüyordu.

Başka birisi itiraz etti:

“Babasının malı mıyız?”

Okulların kuruluşuna para verenler, yıllarca çalışanlar, fedakârlık yapanlar vardı. Hatta bugün cezaevinde bulunan insanlardan bazıları da o kurumlara katkıda bulunmuş olabilirdi.

Bir insanın özgürlüğü neden bir okulun devri karşılığında yapılacak pazarlığın konusu olmalıydı?

Daha da önemlisi, o okulların geleceğine karar verme hakkı kime aitti?

Bir liderin manevi otoritesi, bağış yapan insanların parasının ve emeğinin üzerinde sınırsız bir tasarruf yetkisi anlamına mı geliyordu?

Olympus’ta bu soruların hiçbirine cevap bulunmadı.

Zaten böyle bir amaçla toplanmamıştık.

VII. Tanrıların dağında bir babanın kızı

Sohbet ilerledikçe cezaevleri, okullar, insan hakları platformları ve hareketin geleceği konuşuldu.

Londralı eski cemaat kulübü üyesi ise, Uluslararası Af Örgütü desteğiyle İngiltere’yi dokuz günde bisikletle geçerek her durakta yaşanan mağduriyetleri duyurmaya çalıştığını anlatıyordu. Başkaları sosyal medya kampanyalarının etkisini tartışıyordu.

Sonra bir baba söz aldı.

Dört yıldır kızını göremiyordu. (Maalesef kızını göremeden de hayata veda etti.)

Kardeşinin cenazesine de gidememişti.

Hasbihâl halkasındaki öğretmen ise annesinin vefatını kendisine içerideyken haber vermediklerini, ancak cezaevinden çıktıktan sonra büyük bir üzüntüyle öğrendiğini söyledi.

Aynı öğretmenin İngiltere’de vatandaşlık almasına dört ay kala cemaat onu tayin etmiş ve Türkiye’ye göndermiş. Öğretmen, önce askerlik yapmış, ardından kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra kendisini cezaevinde bulmuş.

Bir zamanlar büyük idealler uğruna yola çıktıklarını söyleyen bu insanlar, artık çok daha gündelik ihtiyaçlarını dile getiriyordu: Özgürce yaşamak, çalışmak, sağlık hizmeti almak, ailelerine kavuşmak.

Olympus Dağı’nın eteklerinde konuşulan bütün meselelerin ortak noktası buydu.

Kimin haklı olduğuna ilişkin tartışmalar devam edebilirdi. Suç iddiaları delillerle araştırılabilir, sorumluluklar bireysel olarak belirlenebilir, geçmişteki siyasi ilişkiler ayrıca incelenebilirdi.

Fakat bunların hiçbiri, insanların kendi hayatlarına ilişkin söz hakkını ortadan kaldırmamalıydı.

Türkiye’nin kime bırakıldığı değil, Türkiye’de ve Türkiye’den uzakta yaşayan insanların kendi hayatlarına ne zaman yeniden sahip olabilecekleri soruluyordu.

Dava yeniden güçlense ne olacaktı? Okullar geri alınsa ne olacaktı? Kaybedilen kurumlar yeniden açılsa ne olacaktı?

Bütün bunlar, bir babanın kızından ayrı geçirdiği yılları geri getirebilir miydi?

Şirinevler’de izlediğim video kasetinde Türkiye’nin kime bırakıldığı anlatılıyordu.

Olympus’ta ise bir baba, kızına kavuşabilmeyi düşünüyordu.

İşte iki sohbet arasındaki fark!

Birinin adı Zürih’ti, mekânı Şirinevler.

Diğerinin adı Olympus’tu, mekânı Olympus.

Birinde olağanüstü manevi görevlendirmeler anlatılıyordu. Diğerinde sıradan hayatlarına kavuşmak isteyen insanlar konuşuyorlardı.

-İlhan Gökalp

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar