Not: Bu metin yapay zeka desteği ile hazırlanmış serbest bir edebî-felsefi denemedir.Augustinus’un Bahçesi
Augustinus gençliğinde hakikati arayan, fakat bu arayışını uzun süre Tanrı’dan uzaklarda sürdüren biriydi. Çok zeki ve hırslıydı; iyi bir hatip ve öğretmen olmak istiyordu. Dünyanın sunduğu başarıyı, bilgiyi, zevkleri ve sevgiyi tattı.
Ama bütün bunlara rağmen içinde hep bir huzursuzluk vardı.
Aradığı şeyin ne olduğunu henüz bilmiyordu. Farklı felsefelere ve öğretilere yöneldi. Roma’ya, ardından Milano’ya gitti. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir hayatı vardı; fakat iç dünyasında arayış devam ediyordu.
Milano’da Piskopos Ambrosius’un vaazlarını dinlemeye başladı. Hristiyanlığın düşündüğü gibi olmadığını fark etmeye başladı. Fakat bilmek başka, inanmak ve teslim olmak başkaydı.
Augustinus kendi arzuları, alışkanlıkları ve Tanrı’ya yönelme isteği arasında büyük bir mücadele yaşıyordu.
İtiraflar’ında o dönemi anlatırken meşhur bir sahneden söz eder: Bir gün bir bahçede yine büyük bir iç çatışma yaşar. Artık Tanrı’ya dönmek istediğini bilir, fakat eski hayatından kopmakta zorlanır.
Duygularının ağırlığıyla bir incir ağacının altına çekilir ve ağlamaya başlar. Tam o sırada yakındaki bir evden bir çocuğun tekrar tekrar söylediği bir söz duyar:
“Tolle lege, tolle lege.” “Al, oku; al, oku.”
Bunu kendisi için bir işaret olarak kabul eder. Elindeki Pavlus’un mektuplarını açar ve okuduğu pasaj onu derinden sarsar. Eski hayatını bırakıp Tanrı’ya yönelmeye karar verir.
Yıllar sonra bütün bu yolculuğu İtiraflar’ında Tanrı’ya hitaben anlatırken şu cümleyi yazar:
“Bizi kendin için yarattın, ey Rabbim; ve kalbimiz Sen’de huzur buluncaya dek huzursuzdur.”
Tolstoy’un Kuyusu
Augustinus’un sözlerinde dile gelen bu huzursuzluk, yüzyıllar sonra Tolstoy’un İtiraflarım’ ında yeniden karşımıza çıkar. O da hayatın peşinden yürürken, ulaştığı hiçbir şeyin içindeki asıl soruya cevap vermediğini fark eder. Bu hâli anlatmak için İtiraflarım’da, birçok farklı biçimi bulunan eski bir Doğu hikâyesine başvurur:
Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde, onu yutmak için ağzını açmış bir ejderha görür. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemez; ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamaz. Kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur.
Elleri uyuşur; az sonra kendisini iki tarafta bekleyen felaketlerden birinin kucağına düşeceğini hisseder. Ama hâlâ sımsıkı yapışmaktadır dala. O sırada biri kara, biri beyaz iki farenin, tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır; dal kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir.
Seyyah bunu görür ve kurtulma şansının olmadığını bilir. Fakat yine de çevresine bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur.
Tolstoy için bu hikâyedeki ejderha ölümdür. Siyah ve beyaz fareler gece ile gündüzü, yani farkına varmadan tükettip durduğumuz zamanı temsil eder. Dal ise hayattır. Ölüm beklemekte ve hayat her geçen gün biraz daha incelmektedir. Bal ise bütün bu kaçınılmazlığın içinde bize sunulan hazları, mutlulukları ve tesellileri temsil eder.
Tolstoy’un kendisi de tam olarak böyle yaşadığını söyler. Ancak bu, yalnızca karamsar bir ruh hâlinin ifadesi değildir. Artık gözünü başka bir yere çeviremeyeceği bir noktadadır. Ölümün kaçınılmazlığı, herkesin açıkça bildiği halde çoğu zaman yaşamın içinde unuttuğu bir gerçektir.
Aile, sevgi, sanat, başarı, güzellik, dostluk… Bal damlaları…
Bunların hepsi değerlidir. Ama onun sorusu şudur:
“Eğer kendimle birlikte bütün bunlar da geçiciyse, onların temelinde, ölümü aşan nihai anlam nedir?”
Ve sonra düşüncesinde bir kırılma yaşanır.
Köylülerin, sıradan görünen insanların hayatına bakmaya başlar. Kendisinden daha az eğitimli, daha az varlıklı ve dünyaya daha sınırlı imkânlarla bakan insanların, ölüm gerçeğini bilmelerine rağmen hayatlarını inançları sayesinde anlamlı bulabildiklerini görür.
Kendisi de yeniden inanca yönelir.
Kierkegaard’ın Uçurumu
Tolstoy kuyudaki bal damlalarına bakıp ölümle yüzleşirken, Kopenhag sokaklarında tek başına yürüyen Kierkegaard da aynı varoluşsal sızının içindedir. O da konforlu bir burjuva hayatını, toplumun kabul gördüğü düzeni ve hatta nişanlısı Regine Olsen’i geride bırakarak yalnızlığı seçmiştir.
Fakat o, bu sızıyı biraz daha farklı bir yerden göğüsler: “Bir şeye sahip olamamak” üzerinden değil, “kendisi olamamak” üzerinden.
Belki de üçüncü büyük itiraf burada başlar.
Kierkegaard için benlik, insanın kendisiyle kurduğu derin ilişkidir. Ve insan bu ilişkide iki temel umutsuzluğa düşebilir:
Ya “Kendim olmak istemiyorum” diyerek kendi varlığından kaçar; ya da “Kendimi yalnızca kendim olarak kuracağım; hiçbir şeye, hatta Tanrı’ya bile ihtiyacım yok” diyerek kendini mutlaklaştırır.
Oysa ikisi de aynı umutsuzluğun farklı yüzleridir. İnsan, kendisini var eden o asıl gücün bilincine varmadan ve kendisi olma isteğiyle o gücün karşısında şeffaf bir konuma gelmeden huzur bulamaz. Çünkü insan, kendisini kendisinden daha büyük bir temele dayamadan asla “kendisi” olamaz.
Üç Yorgun Kalp
Gittikleri yollar farklı olsa da bu üç insanın huzursuzluğu birbirine oldukça yakındır. Üçü de uzun bir arayışın sonunda, aradıkları şeyin aslında hayatın içinde buldukları şeylerle tam olarak aynı olmadığını fark eder.
Augustinus bunu Tanrı’dan uzaklaşmış bir kalbin huzursuzluğu olarak yaşar. Tolstoy aynı yükü, hayatın sunduğu bütün güzelliklerin ölüm karşısındaki geçiciliğini fark ederek taşır. Kierkegaard ise bu sızıyı, sonsuzluk karşısında çaresiz kalan aklın ve kendine yetmeye çalışan benliğin umutsuzluğuyla göğüsler.
Biri gençliğinin tutkuları içinde, diğeri hayatının zirvesinde her şeye sahipken, üçüncüsü kendi iç dünyasının derin yalnızlığında aynı soruya varır:
İnsanın kalbinin istediği şey nedir?
Belki de mesele hiçbir zaman nesnelerin kendisi olmamıştır. Augustinus’un aradığı şey yalnızca aşk, haz, başarı ya da bilgi değildi. Tolstoy’un aradığı yalnızca mutluluk değildi. Kierkegaard’ın aradığı ise yalnızca bireysel bir özgürlük değildi. Fakat insan, kalbinin derinliklerindeki isteği her zaman doğrudan tanıyamaz. Bazen onu bir nesnede, bir ilişkide, bir başarıda veya bir düşüncede arar.
Sonra o nesneye bütün kalbiyle yönelir.
Ve bir süreliğine gerçekten bulmuş gibi olur.
Fakat zaman geçer. İstek karşılanır, haz tükenir, başarı sıradanlaşır, sevilen insanın bile bütün varoluşsal yükümüzü taşıyamayacağı anlaşılır. O zaman nesne, sanki sessizce şöyle der:
“Ben sana ancak kendim kadarını verebilirim.”
Sorun, nesnenin yetersiz olması değildir. Ondan taşıyamayacağı ve sahip olmadığı bir şeyi istemişizdir.
Belki de “hayatın içinde bal bulmak” ile “hayatın anlamını bulmak” arasındaki fark tam olarak budur. Bal gerçektir. Hayatın içindeki küçük büyük her mutluluk da öyle. Fakat bunların her biri, ancak kendisi kadarını verebilir.
Bu üç kalbi birlikte düşününce, insanın varoluşsal hareketi adeta bir derecelenmeye dönüşür:
Nesneler yetmiyor, hayat yetmiyor, en sonunda benlik bile yetmiyor.
Ve her seferinde insanın bakışı biraz daha dışarıya, biraz daha yukarıya dönüyor.
Augustinus asıl arzusunun kendi dünyevi arzularından büyük olduğunu anlar. Tolstoy, ölümün karşısında hayatın sunduğu bal damlalarının geçiciliğini görür. Kierkegaard ise sanki bütün bu arayışı tek bir düşüncede özetler:
“Kendimi aradım ve kendimi ancak Tanrı’nın önünde buldum.”
Belki de insanın kalbi, tam da bu yüzden kendinden daha büyük bir temele değene dek huzursuz kalacaktır.
— KatreAkıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmâl etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir.
Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i câzibedarın cezbiyledir.— Risale-i Nur
"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:
Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.
0 Yorumlar