Güneş Dolu Bir Isırık
Edebiyatın büyük ustaları bize dünyanın sadece seyirlik bir manzara olmadığını; aynı zamanda tadılan, koklanan bir "sofra" olduğunu hatırlatır: Bir domatesi dalından koparıp yemek… İçi güneş dolu o domatesin üzerinde henüz sabahın çiyi durur. İnce kabuğundaki o kırmızıyı sadece gözle görmek yetmez; dişlerinle o yumuşaklığı, dilinle o rayihayı hissetmelisin ki meyve "meyve" olduğunu anlasın. Isırdığın an burnuna sızan o koku, diline değen o serin tat sadece kimya değildir; toprağın, güneşin ve suyun birleştiği sessiz bir bestedir. Aynı zamanda koca bir çocukluktur…
Küçük Bir Saksı
Belki de bu yüzden, şehrin betonları arasında bir balkona sığdırdığımız o küçük saksı, sadece bir hobi değil, toprağa duyduğumuz o eskimeyen hasretin sesidir. Kendi ellerimizle suyunu verdiğimiz, kızarmasını sabırla beklediğimiz o saksıdaki tek bir domates; market raflarının ruhsuzluğuna inat, rızkın bir "meta" değil, bir "mucize" olduğunu fısıldar bize. İnsan o küçük saksıda sadece bitki değil, aslında hayretini yetiştirir.
Duyuların ve Şuurun Şehadeti
Eğer duyularımız olmasaydı; güneşin, toprağın ve suyun bir mevsim süren çabası boşa gitmiş olurdu. Bir meyve çok güzel kokabilir ama o kokuyu alacak uzuv olmadığında, koku "yok" hükmündedir. O besinin varlık iddiası, bir bakıma biz onu hakkıyla tattığımızda gerçek olur.
Modern felsefe buna 'qualia' der; yani bir rengin veya bir tadın kişiye özel, tarif edilemez öznel deneyimi... Bir domatesin kırmızılığı dalga boylarıyla açıklanabilir ama o kırmızının ruhumuzda uyandırdığı coşkuyu hiçbir tarif tam olarak karşılayamaz. Aslında insan, kırmızılığın atomik yapısını teknik olarak çözmek zorunda da değildir; zira bu öznel derinlik, doğası gereği tariflerin ötesinde bir sır gibi kalmaya devam eder. Önemli olan o deneyimin varlığını fark etmek, o iltifatı hissetmek ve şükretmektir. Zira şükür, aklın çözemediği o gizemli boşluğu kalbin hayretiyle doldurur.
Hesapsız Rızık
Zekeriya her ne zaman mahfilde onun yanına girse, onun yanında bir rızık bulurdu. «Ya Meryem! Bu sana nereden geldi?» O da «Bu, Allah tarafından,» der idi. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Âl-i İmrân, 37)
Bu farkındalık bizi, sebeplerin aradan çekildiği o saf duruluğa götürür. Tıpkı Hz. Meryem’in sofrasında bitiveren o "hesapsız rızıklar" gibi...
Şükür, aradaki bütün dünyevi perdeleri, pazar tezgahlarını ve lojistik ağlarını şeffaf kılıp; lokmanın doğrudan "O'ndan" geldiğini kalbe duyurma sanatıdır. Hz. Meryem’in sofrasındaki mucize ile bizim balkonumuzdaki saksıda kızaran meyve, kaynak bakımından aslında aynı mesafededir.
Tat ve Hafıza
Peki ya bir parça tadın, koca bir geçmişi ayağa kaldırma gücü olmasaydı; zamanın ve hatıraların ruhumuzdaki karşılığı ne olurdu? Tat almak sadece bir gıdayı tüketmek değil; aslında varlığımızı geçmişle ve gelecekle düğümlemektir. Bir hafızadır aynı zamanda. Çünkü tat, görmekten ve işitmekten daha dayanıklıdır; zaman geçer ama tat kalır ve hatırlatır. Bu hafıza ve tat arayışı sadece insana özgü değildir; yeryüzü bu sofraya iştahla uyanır…
Uyanış
Kâinatın kalbi dünya, onun da merkezinde "hayat" vardır. Hayat, iç içe geçmiş daireler misali belirli bir merkeze yönelmekte, adeta oraya koşmaktadır. Cansız unsurlar hayata hizmet eder. Canlılar (zîhayat) içinde merkez "insan", insan ve hayvan dairesinin merkezinde ise "rızık" bulunur.
Güneş açınca dünya güne göz alıcı bir açlıkla başlar. Karıncalar, boylarından büyük taneleri yuvalarına taşımak için tükenmez bir gayretle yollara düşer. Kelebekler ve arılar, gün boyu çiçekten çiçeğe rengârenk bir neşeyle savrulur. Kuşlar, en olgun meyveleri bulmak için ağaç dallarına merakla dadanır. Hatta o şeffaf, sanki bomboşmuş gibi görünen devasa tuzlu suların derinliklerinde, küçücük bir denizanası bile rızkının peşinde adeta dans eder. Her biri, o görünmez sofraya doğru büyük bir tutkuyla çekilmektedir.
Öyle ki rızık adeta onlara hükmetmektedir. Rızık, canlıyı bir mıknatıs gibi hayata bağlayan ve onu Yaratıcıya yönlendiren en güçlü bağdır. Canlıların rızka olan aşkı —yani o şiddetli ihtiyaç, iştah ve iştiyak— aslında bir çeşit "şükr-ü fıtrî"dir; ruhun o nimete verdiği gizli bir selamdır.
Bu bağ, nimetin içinde "Mün’im’i" görür; ikram edenin kendisine yönelttiği o sıcak iltifatı hisseder. O vakit nimet, meyvesi hiç tükenmeyen daimî bir ağaca dönüşür. Hediyeleşmekte olduğu gibi, nimetin kendisinden ziyade içindeki o hatırlanma duygusu daha lezzetlidir.
İnsanın hayatta kalması için sadece "beslenmeye" ihtiyacı vardır. Eğer o domates sadece midemizi doyursaydı, bu sadece bir çiğneme ve yutma işleminden ibaret kalırdı. Oysa "lezzet" bir ihtiyaç değil, bir eşiktir; nimet ve duyunun buluşmasından doğan o şükür kıvılcımıdır.
Oruç ve Şükür
Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. (Risale-i Nur)
Şükürden söz edince akla oruç ibadeti de gelir. Midenin ağlamasına rağmen kalp ve ruhun masumane güldüğü orucun belki de en önemli hikmeti, bize zaten içimizde taşıdığımız o fıtrî şükrü hatırlatmasıdır.
Domatesin kokusunda çocukluğunu bulan yazar ile kâinatın en mühim meyvesinin şükür olduğunu söyleyen hakikat dili aslında aynı şeyi söyler: Rahman’ın en zahir manası Rezzak’tır. İlahî isimlerin en büyüğü olan Rahman, rızka bakar ve rızıktaki şükür ile O’na ulaşılır.
Şükürsüz bir hayat, en zengin sofrada bile aç kalmaktır. Şükürle atan bir kalp ise, bir yudum suyun içinde bile sonsuz bir rahmetin tadını alabilir.
— Katre
Not: Bu metnin yazım sürecinde; dil, üslup ve teknik düzenlemeler konusunda yapay zekâ asistanından (Gemini) destek alınmıştır. Metinde yer alan alıntılara dair her türlü içerik değerlendirmesi ve fikri sorumluluk yazara aittir.”

0 Yorumlar