Tanrı’ya inanıyor musunuz? İnanıyorum diye cevap verebilirsiniz bu soruya, veya inanmıyorum, veya bilmiyorum, veya ilgilenmiyorum. Hangisini derseniz deyin, bu soruyla beraber sorulması gereken ikinci soru şu: hangi Tanrı’ya?

Bugün, dünya üstündeki insanların çoğunun aklında olan Tanrı konsepti, evreni tıpkı kilden bir çömlek yaparmışçasına tasarlayan ve yaratan, egemen, yönetici ve çoğu zaman yargılayıcı bir Tanrı konsepti (mütaşahhıs Tanrı, personal God). Bu konseptte ateistler ve teistler (monoteistler, yani Mezopotamya dinleri, İbrahimi veya semavi dinler) büyük miktarda anlaşıyorlar. İlk grup ben böyle bir Tanrı’nın olmadığına inanıyorum (veya olduğuna ikna olmuyorum) diyor, ikinci grup böyle bir Tanrı var diyor. Zaten inanç her zaman (Kierkegaard’ın tabiriyle) bir “sıçrama (leap of faith)”dır ve kaçınılmazdır. Ateistler de inanırlar, teistler de. Evet, inanç kaçınılmazdır. “Hangi Tanrı?” sorusuna ara verip biraz da “Hangi inanç?” sorusu üzerinde konuşalım (sonra ilk soruya geri döneceğiz.)

Teizm, felsefesine veya ezoterik taraflarına bakarsak nüanslarla karşılaşsak bile, özellikle “özünün sert kabuğu” olan “ana akım din” bakımından, insana tam bir reçete sunar. Bu reçete şudur: sana her şeyini veren yaratıcı Tanrı’nın abidi ve şakiri ol, yap dediklerini yap, yapma dediklerini yapma; ödülünü sonsuz bir ahirette alacaksın. Hakiki bir teist, hayatın manası ne diye sormaz, çünkü cevabı biliyordur.

Ateizm, özellikle natüralist determinizm versiyonuyla düşünecek olursak, aslında “fizik yasalar”ını mutlak güç olarak kabul eder. Bu model, Alan Watts’ın tabiriyle “tam otomatik evren” modelidir; burada evren akılsız bir güçtür, ve bilinçli olan bizler ise beklenmedik bir rastlantıdan ibaretiz. Sübjektif iç deneyimimiz (bilincimiz) ya bir yanılsama, ya da henüz çözemediğimiz bir muamma.

Agnostikler, ya Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum derler; ya da daha güçlü bir şekilde, Tanrı’nın varlığının bilinemeyeceğini savunurlar. İlk kısımdakiler “apateist” bir yaklaşıma yakın olabilirler, yani Tanrı’nın varlığı ve yokluğu konusunu önemsiz bulabilirler. İkinci kısımdakiler, “ignostik” bir yaklaşıma yakın olabilirler, yani Tanrı’nın varlığı ve yokluğu konusunun anlamlı olabilmesi için önce Tanrı kavramının açık ve net ortaya koyulmasının gerektiğini (ve bunun çok mümkün olmadığını) söyleyebilirler.

Deistler, bir “yorgun Tanrı”ya inanırlar. Evet, bir Tanrı vardır, evreni yaratmıştır, ama sonra elini eteğini çekmiştir, evrene müdahele etmez. Vahiy ve din yalandır. Pratik anlamda bir deistin, bir ateistten veya bir agnostikten çok bir farkı yoktur. Felsefi olarak deistler, bu “ince ayar”lı evreni rastgeleliğe bırakmayıp bir tasarımcısı olması gerektiğine inanarak teizmden, fizik kanunlarının evrenin hakimi olduğuna inanarak ateizmden parçalar alırlar. Bazıları deizmi “korkak ateizm” veya “yarı yolda kalmış ateizm” olarak görse bile, ben bu görüşte değilim. Bu görüş illa bir ara görüş olmak zorunda değil.

Tabii bir de (günümüzde bu inançlarda olanların sayısı çok az olsa da) kadim dini inançlardan bahsetmeliyiz. Günümüz din tarihçileri ve antropologlar, insalığın ilk inançlarının animizm ve sonrasında şamanizm olduğunu söylüyorlar. Animizmde doğadaki her şeyin (canlı veya cansız) bir ruhu olduğu, ve doğa ile insan arasında sürekli bir bağ olduğu inancı var. Şamanizm de animizm gibi doğanın kutsallığını kabul ediyor; buna ek olarak ruhlarla bir şaman (ruhani lider, ermiş insan) aracılığı ile iletişim kurmak mümkün. Bir de bazı şamanist topluluklarda (“Tengri” gibi) evrensel düzeni temsil eden bir çeşit Tanrı konseptine rastlayabiliyoruz. Bunların ardından gelen totemizm (belli objelerin bir topluluğun koruyucusu olarak görülmesi) ve politeizm (yani çok Tanrı’lı inanç sistemi) var. Bu yazım bir dinler tarihi yazısı olmadığı için çok uzatmıyorum, ama ilgilenenler 2020’de yazdığım Reza Aslan’ın “Tanrı: Dinin İnsanı Bir Tarihi” kitabının özetine bakabilirler (link). Yine de bu kitaptan öğrendiğim en ilginç bilgiyi hızlıca paylaşayım: Aslan, Yahudiliğin ilk çıkışında—Babil sürgününden önce, yani Hz. Musa ve önceki Yahudi peygamberleri dahil—monoteist bir din değil, monolaristik (yani birden fazla Tanrı’nın varlığını kabul eden, ama tek bir—değişik zamanlarda Elohim veya Yahweh diye isimlendirdikleri—Tanrı’ya tapan) bir din olduğunu söylüyor.

Dünya üstünde çok yerdeki (Mısır, Mezopotamya, Avrupa, Pers ve Yunan) kadim dinlerin politeist veya paganistik dinler olduğunu görüyoruz, yani çok sayıda (insan özellikleri ve bazen zaafları gösteren, mitleri olan) Tanrı’lar var. Bununla birlikte, çoğu zaman Tanrı’ların bir “panteon”ları var ve değişik zamanlarda değişen bu panteonun tepesindeki bir “üst Tanrı” var (buna Henoteizm de deniyor). Bu üst Tanrı’ların isimlerine örnek verecek olursak, Amun-Ra, Anu, Marduk, Odin, Ahura Mazda, Mithra ve tabii ki Zeus.

Mısır firavunu Akhaten bir ara Mısır halkını tek Tanrı’lı (güneş Tanrısı Aten) bir dine geçiriyor muvakkaten, ama sonrasındaki firavun onun izlerini siliyor. Zerdüşt, Pers halkını monoteizme geçirmeye çalışıyor, o da muvaffak olamıyor. Sonra bugünkü anlamdaki monoteizm, Yahudi monoteizmi ile başlıyor.

Hristiyanlık ve İslam’ın yaygınlaşmasıyla monoteizm dünya üzerinde çok önemli bir yere geliyor. Ama günümüzde başka bir çok inanç çeşidi daha var. Bunlar arasında panteizmi en sona saklayacağım (çünkü orada “Hangi Tanrı” sorusuna tekrar geri dönmüş olacağız). Bu inaçların nispeten az bilinen birkaçından bahsedelim. Bunlardan bir tanesi Anateizm ve ben bu konuda bir yazı yazmıştım (link). Anateizm, “yeniden Tanrı’ya dönüş” demek ve kabaca inançsızlıktan tekrar inanca dönüşü ifade ediyor. Anateizm Tanrı’yı, dogmalar ve kurumlar ile değil, bireysel ve deneyimsel olarak anlamaya çalışıyor, şüpheyi ve sorgulamayı teşvik ediyor. Bir diğer inanç, “olasılıkçılık (possibilianism).” Bu inanç, Tanrı’nın varlığına dair tüm olasılıklara açık tutuyor kendini, ama sadece “bilmiyoruz” ile yetinmeyip, belirsizlikleri kabul etmekle beraber araştırmayı teşvik ediyor. Daha çok bilinen bir inanç, “fideizm.” Bu inanç, Tanrı’yı anlamak için rasyonel kanıtların gereksiz/yetersiz olduğunu, inanca ancak “iman” yoluyla ulaşılabileceğini söylüyor. Bir de “nonteizm” var, bu inanç Tanrı kavramı ve dolayısıyla varlığı-yokluğu tartışmalarını önemsiz görüyor (Budizm’in bazı kollarına bunu örnek verebiliriz.)

Kadim ve daha yeni Çin ve Hint dinlerinden bahsetmeden olmaz elbette. Kadim Çin dini (animist ve şamanizm periyotlarınan sonra) bir nevi politeistik bir din. Sangdi (Gökyüzü Tanrısı) buradaki yüksek Tanrı. Ataların ruhları kutsal olarak görülüyor, Ying-Yang prensibiyle ifade edilen evrende bir denge ve kozmik bir düzen var (bu sırada, Japonya’da da benzer bir şekilde animist ve şamanist öğeler de taşıyan “Şintoizm” var). Tabii ki sonrasında Konfüçyüsçülük ve Taoizm geliyor. Bunlardan ilki daha çok bir ahlak ve sosyal uyum düzeni. Bu inancın temellerini aile, toplum ve yöneticilere saygı oluşturuyor. İkincisi ise “evrensel düzen”in, “Tao (yol)” ismiyle güzel bir teorisini yapıyor, ve ortaya “wue-wei (çabasızlık),” yani doğanın akışına uygun yaşamak prensibi gibi harika prensipler koyuyor. Bu iki inançta da Tanrı çok temel bir yerde değil. Yine de Tao’yu Tanrı’ya benzer görebiliriz (Sufizm ve Taoizm hakkında bir kitap üzerinden yazdığım bir yazı için bakınız: link). Ama bu Tanrı egemen ve yargılayıcı bir Tanrı değil (yani müteşaahhıs bir Tanrı değil, bu arada “Hangi Tanrı?” sorusuna geri dönmüş olduk.) Çin dinlerinin evren modeli dolayısıyla “seramik model” den (Tanrı, evreni kilden bir çömlek gibi yaptı) farklı. Bu modele bir “organizma modeli” diyebiliriz. Organizmada “bir patron” yok ve organizma kendini yönetiyor. Evren, temelde bir enerji oyunu ve aslolan evrene uygun yaşamak.

Kadim Hint dinlerinde de politeizm var, farklı güçleri ve evrensel işlevleri temsil eden çok sayıda Tanrı var. Yine bir kozmik düzen (Rta) var, ama Çin dinlerinden farklı olarak aynı zamanda karma ve reenkarnasyon var. Bu dinlerdeki en eski metinler “Veda”lar. Bu metinler Tanrılara övgüler içeriyor ve Hint rahiplerinin (Brahmanlar) değişik ritüelleri nasıl yapacağını anlatıyor. Sonrasında gelen önemli dini metinler “Upanishad”lar. Burada ana kavramlar olan, “Brahman” (evrenin nihai gerçekliği ve yaratıcı gücü,) “Atman” (bireysel ruh,) “Dharma” (yol, kişinin görev ve ahlaki yükümlülükleri,) “Samsara” (ruhun ölüm ve yeniden doğuş döngüsünde sürekli dolaşması), “Mokşa” (veya Nirvana,) ruhun samsara döngüsünden çıkıp nihai kurtuluş ve özgürleşmesi) ortaya çıkıyor. Hint dinlerindeki üst tanrılar Brahma, Vishnu ve Shiva.

Hint dinlerini özetlemek çok zor, hem geçmişini, hem de yakın tarihini. Vedanta var, Advaita Vedanta var, sonradan çıkmış Janizm var. O yüzden kısa kesmek zorundayım. Ama önemli olarak şundan bahsetmeliyim. Hint felsefesinenin temel modeli seramik model de değil, organizma modeli de. Buradaki evren modeli bir “drama modeli.” Bu model evreni Tanrı'nın kendisiyle oynadığı bir saklambaç oyunu (“Lila”) olarak görüyor. Bu anlayışa göre, Tanrı kendisini unutur ve bireylerin her birinde farklı bir benlik gibi davranır (“Maya”). Ancak her birey, aslında evrensel gerçeklik (Atman) olan Tanrı'nın bir parçası. Hayat, bu oyunun bir parçası olarak deneyimlenir; insanlar hazır olduklarında “uyanır” ve evrensel benlik olduklarını fark ederler (bu konuda daha detaylı bilgi için, Alan Watts üzerine yazdığım yazıya bakabilirsiniz, link.)

Hint coğrafyasında, milattan önce 6. Yüzyılda, Siddartha Guatama’nın (Buda) bir incir ağacının altında Nirvana’ya ulaşmasıyla Budizm başlıyor. Budizm’deki temel ilkeler “Anicca” (her şeyin geçiciliği), “Dukkha” (acı; hayat tatminsizlik ve acı doludur), “Anatta” (benliksizlik, sabit bir “ben”in olmaması). Budizm sekiz aşamalı bir yol (Dharma) öneriyor ve asıl amacı Nirvana’ya ulaşmak. Budizm sonrasında Çine geçiyor ve Taoizmle bir füzyon yapıp “Chan Budizmi” doğuyor orada. Yine benzer şekilde Chan Budizmi Japonya’ya geçtiğinde adı Zen Budizmi oluyor. Budizmin bütün türlerinde meditasyon, farkındalık (mindfulness) ve anda olmak çok önemli; Tanrı, bu inançta çok önemli bir yere sahip değil.

Görüldüğü üzere, Çin ve Hint kıtasındaki Tanrı kavramı Mezopotamya’da doğmuş büyümüş olan inançlardakinden oldukça farklı. Ama bu demek değil ki semavi dinlerde buna benzer inançlar hiç yok. Tam tersine, din dediğimiz olgu hem kendi içinde çok kompleks ve farklılıklar arz ediyor, hem de zaman içinde değişiyor. Bir önceki yazımda (link) çok kısaca bahsetmiştim dinlerin neredeyse tamamında olan “varlığın birliği”ne dair düşüncelerden. Buradan kısaca panteizm ve panenteizmi kısaca tanımlayıp, sonra ben nerede duruyorumu anlatarak yazımı bitireyim.

Panteist inancı kabaca tanımlayacak olursak, evrenin her bir parçası Tanrı’nın bir parçası veya yansımasıdır ve Tanrı evrenden ayrı bir varlık değildir. Panenteist anlayışta evren Tanrı’nın bir parçasıdır, ama Tanrı evrenle sınırlı değildir. Tanrı’yı bölünemez kabul edersek aslında bu iki anlayışta “varlığın birliği”ne denk geliyor. Yani Tanrı’dan başka varlık yok; evren ya bir yanılsama, ya bir tecelli, ya bir “mümkün varlık,” vs. Bu yazı uzunca oldu, umarım bir sonraki yazımda değişik dinlerdeki varlığın birliğine dair düşünceleri detaylandırabilirim. Çünkü son yazımda bahsettiğim değişik dinlerden değerli insanların düşüncelerini anlamak bence insana çok şey katıyor (ben de yüzeysel biliyorum ama bildiğim kadar anlatabilirim).

Peki, bütün bu yazdıklarımdan sonra, ben nerede duruyorum? Benim inancım nedir? 

Ben kendimi bir görüşle sınırlandırmak istemiyorum, her görüşte bana güzel gelen ve uymayan yönler var. Belki de bu inançların hepsi birden doğru, tıpkı bir elektronun süperpozisyonu olması gibi. Öncelikle ben Tanrı’nın bilinemez (gayb) olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla O’nun hakkında söylediğimiz şeylerin hepsi, O’nun kendisi değil, O’na işaret eden birer metafor. Metaforlardan, negatif teolojiden (yani, Tanrı o veya bu değildir) ve kelimelerle ifade edilemeyecek hissi deneyimlerden başka bir araç yok elimizde Tanrı’yı anlamak ve Tanrı konseptimizi oluşturabilmek için. Bizim kelimelerimiz ve anlatılarımız mikroskopik (atom altı, quantalar, enerji, sicimler) ve makroskopik (galaksiler, kara delikler) varlıkları bile betimlemeye yetmiyor, oralarda sadece manasız matematiksel eşitlikler yazabiliyoruz; hal böyleyken, nasıl onların fevkinde olan Tanrı'yı kelimeler ve anlatılarla anlayabiliriz?

Ama inancım hakkında söyleyebileceğim şeyler de var tabii ki. Ben, egemen ve yargılayıcı Tanrı’yı aklıma yatıramıyorum; benim kafamdaki Tanrı konsepti daha içsel, daha az mutaşahhıs bir konsept. Bahsettiğim dört evren modelinden (seramik, tam otomatik, organizma ve drama) bana en yakın geleni drama modeli. Ben varlığın birliğine inanıyorum (bir önceki yazımda anlattığım gibi, link) dolayısıyla benim Tanrı inancım panenteizme yakın. Ama anatheizmin de, olasılıkçılığın da, deizmin de, ignostisizmin de, teizmin de, Zen budizmi gibi bir nonteizmin de beni çeken tarafları var.

Ben bir müslüman olarak büyüdüm; en iyi anladığım, kendimi en güzel ifade ettiğim ve dolayısıyla kendimi en yakın gördüğüm “dini dil,” İslam. Ben zaten dine Reza Aslan gibi bakıyorum: “Din sembol ve metaforlardan oluşan, inananların kendileri ve birbiriyle iletişim kurmasını ve anlatılamaz inanç deneyimlerini yaşamasını sağlayan bir dilden başka bir şey değil.” Dolayısıyla İslam’da bulduğum vahdet-i vücud ve vahdet-i mutlak düşünceleri bana çok yakın geliyor. Yunus Emre’nin, İbni Arabi’nin (bkz, bir yazım, link), Molla Sadra’nın, Sühreverdi’nin, Şüşteri’nin görüşleri benim içinde çok güzel yankılanıyor. Tabii vahye ve peygamberliğe bakışım İslam'daki ana akımdan çok daha farklı (bundan önceki yazılarımda bahsettim, belki sonraki yazılarımda biraz daha açarım) ama bunun benim için önemi yok. Çünkü başkalarının beni ne diye adlandırması umurumda değil; zaten ben de kendimi adlandırmaya çalışmıyorum, sadece daha iyi anlamaya çalışıyorum. Bu yazıları yazma sebebim de o zaten.

Kendimden de bahsettim, o zaman bu benim iç yolculuğumu anlatan dokuzuncu yazım oldu.

Eyvallah.

-İsa Hafalır