Header Ads Widget

test banner

Kutsal Sopanın Köleleri


1961 anayasası yurttaşlık kavramını, ‘aynı vatan üzerinde yaşayan tüm bireyleri kederde, kıvançta ve tasada ortak’ olarak öngörür ve tanımlar. Zamanla genel bir kabul halini almış ve klişeye dönüşmüş olan bu tanım; Türkiye halklarının, evlerinin misafir odası için bin bir zahmet ve masrafla satın alıp, ayda yılda bir konuklar görsün diye kullandıkları  ‘teşhirlik’ yemek takımı gibidir. Hep oralarda bir yerde durur ve fakat asla tüm aile fertlerince, birlikte kullanılmaz.

Gömleğin yanlış iliklenen ilk düğmesine benzeyen bu ön kabul, ‘devrin’ liberallerinin, siyasetçilerin, kanaat önderleri ve onların ‘kanaat’lerinin uygun ortam ve sıcaklığı bulduğunda yerden yere vurmaktan çekinmedikleri; şartlar ortadan kalktığında ise ardına saklanıp, karşı cephenin cellatlığına soyunarak, ‘urun boynunu’ tadında zikrettikleri bir ayin melodisine dönüşebiliyor.

Bu sebeple Türkiye’deki ‘hain’ tanımı ve imajı, dönemsel mutasyonlara uğrayıp, farklı kimliklerde arzı endam eden bir virüse benziyor çoklukla. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren şaki olarak tanımlanan sakıncalı kimlikler, Menderes döneminde saygı görüyor; Menderes’in sakıncalı piyadeleri, Karaoğlan iktidarında makuliyet kazanıyor; 1980 darbesiyle birlikte, tüm toplum ‘fabrika ayarlarına’ döndürüldüğünde ise hain tanımı bu kez ‘anarşist’ kıyafetini giyip, toplumun tüm seslerini ihanetin renklerine boyuyordu.

80’den sonra, Kürd’ler, Aleviler, solcular, dinciler ve liberaller, sistemin bu lanetli elbisesini sırtlarına geçirmek zorunda kaldılar. İşin trajikomik tarafı, o ‘elbise’yi giyip sistemin sopasını yiyen her kitle (en azından o kitlenin bir zümresi), yediği dayağın ardından, ‘sopayı’ tutan ele dönüşüverdi.

Sistemi ve onun meşruiyet kaynağını kendilerine ‘tevhid-i kıble’ edinen her topluluk, ne kadar büyük helezonlar çizerse çizsin, demokrasi yolunda ne kadar ilerlerse ilerlesin, eninde sonunda ‘kıble’sine yöneldi ve onun kendisi için çizdiği kalıplara mahkûm olup, o minval üzere amel etti.

2016 yazından sonra Türkiye’de yaşananlar, yukarıda sözü edilen ‘kederde, kıvançta, tasada bir’lik mottosunun, popüler bir şekilde yeniden ete kemiğe bürünmesinden, ülke tarihinin yüz yıllık alışkanlıklarının tekrar edilmesinden ibaretti aslında.

Bir şekilde, bir yerlerde, bir şeyler olmuş; ‘tevhid’in pay olduğu denklemde, payda, olabildiğine büyümüş ve bunun nimetlerinden istifade edebilmenin kapıları ardına kadar açılmıştı.

Bir süredir bohçalara sarılıp, sandıklara kaldırılan tanımlar ve ithamlar, aniden saklandıkları yerden çıkarılmış ve ‘hak edenlerin’ başından aşağı boca edilmişti. Ezanların, salaların, vakti olmayan namazların, bayrakların, konserlerin ve nutukların uyuşturucu motivasyonu içinde kendinden geçen kitleler, yüz yıllık ayinin bir parçası olduklarının farkında olarak ya da olmayarak, kendilerince kutsal olan ritüelleri yerine getirmenin hazzını yaşıyordu.

Sistemin saati kurulduğundan beri hep dayak yiyen tarafta olanlar, ellerine geçirdikleri sopanın ‘sihirli’ gücü karşısında keyfe geliyor,  kendi ‘hain’lerine hak ettikleri dersi en acımasız şekilde veriyorlardı.

Yüzüklerin Efendisi filminde, kendisini taşıyanı kontrolü altına alıp, içindeki kötülüğü ve güç hırsını açığa çıkaran yüzüğe benziyordu sistemin ‘sihirli sopa’sı.  Rakiplerinin elindeyken, kıskançlıkla karışık bir iğrenmeyle baktıkları, lanetledikleri, nefret ettikleri o sopa ve sopaya dair ‘meziyetler’, sopanın ellerine geçmesiyle beraber, kendilerinde de açığa çıktı. Böylece, aslında rakiplerinden pek de farklarının olmadığını müşahade edip, ‘kıymetlimis’ dedikleri sopanın kölesi, çift karakterli birer Smeagol’a (Gollum) dönüştüler.

Bu ibretlik dönüşüm, bir taraf için ikbalin, rahatın ve gücün kapılarını açarken, beri taraftakiler için ise dışlanmanın, işsiz ve aşsız kalmanın, onurunun ayaklar altına alınmasının, mülteci kamplarının, vatansızlığın ve ölümün öteki adı oldu. Yaşanan hiçbir trajedi, yapılan hiçbir haksızlık, toprağa ve suya gömülen hiçbir çocuk bedeni, ‘sopa’nın esiri olanları uyandırmaya yetmedi, yetemedi. Akıl ve vicdanın hükmünün geçmediği olaylar silsilesi, böylece akıp gitti uzun süre.

Yaşananlar, ikinci sınıf bir polisiye filme benziyordu bir yönüyle. Kötü karakter, adamlarıyla beraber olay yerine gider, çatışma başlar, burada büyük kayıplar verir, kazanamayacağını anlayınca, adamlarına talimatlar yağdırarak –bir şekilde- olay yerinden kaçar. Geride bıraktıkları ise, gerçekten önemli ve faydalı bir iş yaptıkları düşüncesiyle kavgaya devam eder; ölenler ölür, canını kurtaranlar ise, esir olup dayak yer.

Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, ne olduğunu tam olarak bilmeyen, anlamayan insanların ölesiye dayak yedikleri bir kavgaydı o gün yaşananlar; ya da mevcut bir kavganın final sahnesiydi.

Dincilik ve ırkçılığın, Mezopotamya topraklarında her devirde, hatırı sayılır oranda taraftar topladığı ön kabulüyle yola çıkanlar, doğru ata oynamış olmanın lütuflarından faydalanıp, rakiplerine ‘öldürücü’ bir darbe indirdiler. Kazanan, bir kez daha ‘sopa’ oldu. Bir ‘hafızasız nesiller amalgamı’ olan toplum, yüzlerce yıllık rutinini tekrar ederken, onu bir arada tutan ve güden ‘sopa’ da kendi yolunda ilerliyor; devridaimini sürdürüyor.

Varlık gayesini, dayağını yediği ve kutsal sopaya borçlu olduğunu düşünenler, onu ellerinde tutmak için ne gerekiyorsa, tereddüt etmeden yerine getirdiler. Ele geçirmek isteyen rakipleri de aynı şekilde gözlerini kararttı elbette. ‘kederde, kıvançta ve tasada ortak’ olduklarının canını almak da buna dahildi.

Sistem yeni hainlerini ilan edene kadar, sopanın önüne atılanlar, dayak yemeye devam edecek gibi görünüyor. Bu fasit daire bir yerde son bulur, hırsın kör ettiği gözler bir zaman açılır mı, bilemiyorum. Fakat kısa vadede bu, çok zor görünüyor. Mevcut durumu, meşhur hikayedeki cümleyle özetleyebilirim: ‘bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı olduktan sonra biz artık dost olamayız.’

Esenlikler dilerim.

-S. Yücel Derekök

Not: Bu yazı ilk olarak https://konusankus.wordpress.com/2021/04/27/kutsal-sopanin-koleleri/ adresinde yayınlanmıştır.

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar