Header Ads Widget

test banner

Yalnızlık


Tarih: 28.04.2021

Clubhouse Oda İsmi: Birey

Moderatör: İsa Hafalır

Konu: Yalnızlık.

Ahmet bey sordu; 

''İki sorum var' dedi. 

1- Sizin için 'Yalnızlığın tanımı nedir?'

2- 'Herşey zıddı ile kaimdir' derler, herşey zıddı ile kaim ise; yalnızlığın 'zıddı' nedir?

Ve bol bol yalnızlık tanımları, bol bol tanımlamalar. 

Söz almak istemekle istememek arası gidip gelen bir zihin benimki. Her edilen kelime, her görüş kafamdaki resmin çözünürlüğünü arttırıyor adeta... 

'Yalnızlık' diyorum, 'nedir?', 'niye illa herşey zıddı ile varolsun ki?' diyorum. Belki yanında duruyordur diğer kavramda, yanyanadırlar, karşı karşıya durmuyorlardır.

Tam da ''Münferit Fikir Platformu' isminde beni rahatsız eden birşeyler var', diye hayıflanışımı hatırlıyorum, İsa bey ile bu platform üzerine konuşurken...

Cemaat karşısında Ferd... Cemiyet, cem, cami, topluluk, toplum bir tarafta... Karşında da birey... İndividium... 

Tam da bu kavramın sözlük karşılığı gibi bir şehir içinde bulunduğum şehir; Berlin. Bireyselliğin manifestosu adeta...  Evden çıkıyorum, elimde telefon, kulağımda kulaklık... Hasenheide parkından geçerek, aşağı doğru sallanıyorum.

Nazım Hikmet geliyor aklıma, ağaç-orman benzetmesi geliyor;

Bir Ağaç gibi 

Tek 

Ve

Hür...

ve hemen ertesinde ona eklemnenen, zıddı olmayan kavram düşüveriyor aklıma;

Ve 

bir Orman gibi

Kardeşçesine...

Ya diyorum buysa cevap, zıddı değil ki... Eklemlenen bir kavram, eklektik bir açılma gerekli olan;

Tek ve hür, münferit ve kendini gerçekleştirmesine alan açılmış.

Ve de;

Kardeşçesine... Fraternite... Kardeşlik... 

Orman gibi diğerinin kökünden, dalından, tohumundan güç alan, gölgesini, meyvesini paylaşan bir tek ve hür ağaçlar denizi...

Sonra  Ahmet bey, sabırsız, gelen yalnızlık tarifleri belli ki onu doyurmadı, ya da belki de gitmesi gerektiği için, bir taş daha atıyor kuyuya, tanımı çerçevelendiriyor;

'Yalnızlık' diyor;

'Ben ve öteki ise eğer'

'Yanlızlığın zıddı nedir?'

Ahmet bey bir sayısalcı gibi, bir Sokrates diyalektiği yapar gibi, sağaltımcı yaklaşıyor konuya.

'Haydaa', tam kardeşçe demiştik işte diyorum kendi kendime... Nerden çıktı bu yeni çizilen çerçeve?

Kafamda evirip çeviriyorum bu yeni bilgiyi... 

Halvet diyor, inziva diyor Ahmet bey, yalnızlık değerlidir diyor. 

Şubat ayındaki benzer yaşadığım kırk günü düşünüyorum, İstanbul'da, Fikirtepe'de anaevindeki. 'Evet' diyorum 'değerli', 'değerli olmasına lakin gerçekten de yalnızlık mı bu süreç?' 

'Tekke' diyor, 'derviş' diyor Ahmet bey, 'ölmeden ölmek' diyor, 'en sevdiğin ne kadar bekler mezar taşında o gün geldiğinde' diyor, '30 dakika mı? hadi bilemedin bir saat mi?' diyor... 'Gitmeyecek mi sandıydın?' diyor... 'Hayat akmayacak mı sandın- sensiz?' diyor...

Taşı gediğine koyuyor, insanın içini cız ettiriyor, bam teline dokunuyor...

Sonra ortalık bir karıştı. Yalnızlığı övenler, yalnızlığa sövenler. Herkes kendi penceresinden haklı. Kimseye haksızsın demek doğru gelmiyor içimden. Kızanlar, öfkelenenler, küsenler, kıranlar. 

Bir de bakıyorum ki 'el kaldırma' kapanmış bile odada. 'Yine yavaş kalıyorum düşüncelerimi toparlayıp söz almakta diye hayıflanıyorum' kendi kendime...

'Neyse' diyorum 'belki bu şekilde yavaş gitmek daha iyi'...

Sonra daha da şekilleniyor kafamdaki resim... Netleşiyor... 

'Yalnızlık eğer' diyorum, 'ben ve öteki' ise diyorum... Fikirtepe'deki inziva sürecim geliyor aklıma... 'Yalnızlığın zıddı'' diyorum...

'Biz'.

'Evet' diyorum, 'biz'dir'. 'Ben ve ötekinin kalmadığı, eriyip 'bir' olduğu yerdir yalnızlığın zıddı.' 

'Biz olmak çabasıdır' diyorum, 'zaten Ahmet beyin bu yalnızlıktaki, inzivanın güzellemesi, onu savunmasındaki ihtiyacı, gereksinimi...'

'Ego'dan kurtulma, ego ile birlikte ötekinin erime anı, aşaması, süreci'...

Sonra inziva sürecinde annemin bana izlettiği 'Kula kulluk' isimli video geliyor aklıma... Dücane beyin Spinoza'dan verdiği örnekleme;

'Her belirleme bir olumsuzlamadır' diyor Spinoza... 

'Evet' diyorum, 'evet, buralarda olmalı doğru sorular, buralarada olmalı yolun dönemeçleri...'

'Ben ve öteki' ise yalnızlık... Ve zıddına da 'biz' diyorsak... 

'Buradaki en büyük tuzak ise;''

'Biz derken yaptığımız belirlemedir' diyorum. 'Biz derken, cemaat derken, ümmet, millet, dernek, tarikat, ırk, cinsiyet derken çizdiğimiz çerçeve ve o çerçeve ile içinde bırakmayı seçtiklerimiz kadar, dışında bıraktıklarımızdır...'

'Yani yanlızlığın zıddı, öteki yaratan bir biz olamaz' diyorum...

'Ötekisi olmayan bir biz...'

'Burası öyle bir yerdir ki' diye düşünüyorum, hayal kuruyorum; 

'Biz kavramı bile boşa düşüyor aslında o makamda...' 

'Herşey tek şey ise, ne ben, ne sen, ne o, ne biz, ne siz, ne de onlara gerek kalmaz ki' diyorum. 

...

Ve de bu sırada 'fakat benim artık gitmem gerek' deyip, bir türlü gidemeyen, bir bilinmeyen Ahmet bey... Fotoğraf kullanmayıp, ismini logolaştırmayı tercih eden bir ilginç insan. Hem orda olan hem orda olmak istemeyen biri sanki...

Kızsa da, söylense de, gitmek istememesi, bir derdi olması hoşuma gidiyor...

...

Birden Ahmet beyin ısrarla çizdiği ve daha evvel belleğime düşürdüğü bir film sahnesi aklıma geliyor;

'Yaratıcı'nın karşısına şöyle çıkmamız söz konusu olabilir mi yani?' diye soruyor ve cevaplıyor kendini... Bir film sahnesi gibi ışıklanıyor sahne;

'Allah'ım ben sana geldim.'

'Peki bunlar kim?'

'Bunlar da benim annem, babam, eşim, çocuklarım, komşularım, sevdiklerim'

'Böyle birşey söz konusu olabilir mi?' diyor, 'herkes tek tek çıkabilir ancak Yaradan'ın huzuruna...'

...

Gülüyorum. Gülümsüyorum. Sonra tekrar hayalimdeki resmi görüyorum...

'Ya' diyorum, 'gerçekten de söz konusu ise?'

'Ya gerçekten de 

'biz', 

hepimiz, 

her bir varlık ise 

testten geçen,

teste tabi olan?'

'Ya anlatılan, anlatılmak istenen bu ise?'

'Tüm kültürlerdeki, tüm mitlerdeki, tüm hikayelerdeki bu tufanlar, bu felaketler, bu meseller, hikayeleri efsaneler, Nuh peygamber, tam da bunu anlatmak istiyorsa?

Ya gerçekten de 'Yaradan', bize bakıp 

'evet dinliyorum'

Diyecekse...

'Ne kadar 'biz' olmayı, 'bir' olmayı başardınız, anlatın bakalım?'

Diyecekse...

Ve insanlık hep aynı yerde takılıp kalıyorsa, hep kurtuluşu birilerine, bir zümreye, bir kahramana atıflayıp, kolay olanı seçiyorsa...

Tekrar...

Tekrar...

Ya gerçekten de bu pandeminin de gösterdiği gibi, insanlık tek tek kendi 'biz'ini kurtarmak derdine düştüyse, fakat hiçbir zaman, 'öteki' yaratmamış bizi tercih etmediyse... Tercih edenleri ise hor görüp alaşağı ettiyse...'

Bu 'biz'in hayali bile memnun ediyor beni. 

Bize düşündürttükler, kurmamı sağladığı hayaller...

Mutlu ediyor...

'Bir gün' diyorum, 'bizlerin sayısı çoğalacak...'

'Bizler bizleri keşfettikçe çoğalacağız...' 

'Biz adaları olmayacak bu sefer' diyorum... 

'Biz çoğaldıkça tekleşeceğiz çünkü... 

Okyanus ve su damlası gibi besleneceğiz... 

Farklı yollardan ulaşacağız. Ama ulaşacağız. 

Tek olacağız...

Ve mutluluk hakim olacak..'.

...

Bu hayalleri kurarken bakıyorum, 

ben gelmem gereken yere, 

Admiralbrücke'ye geliyorum. 

İnsanlar bir köprü üstünde ve suyun iki yanındaki çimenlerde oturuyorlar. 

Köpek var hemen yanımda. 

Müzik yapanlar, konuşanlar, sohbet edenler...

Güneş parlıyor.

Suya şavkı vuruyor.

-Mehmet Dadal Ercan

Berlin, 29 Nisan 2021.

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

1 Yorumlar

  1. Yalnizlik, biolojik, sosyolojik ve ekonomik olarak mumkun olmayan bir durum, insanlar icin.

    Ama yalnizlik, psikolojik olarak vardir. Dinler ve inanclar, bu "psikolojik yalnizliktan" kurtulma cabalaridir gibi geliyor bana.

    Cunku yalnizligin en korkutucusu ve dehset vericisi, etrafta birkimselerin veya birseylerin olmamasi degildir.

    Yalnizligin en korkutucusu ve dehset vericisi, etrafta birkimselerin veya birseylerin olmasi, fakat onlarla baglanti kuramamadir. Yani, dagdaki yalnizlik degil korkutan, toplum ve kitle icindeki yalnizlik en korkunctur.

    Dinlerdeki tevhid dusuncesi de bu yalnizligin ilacidir. Cunku tevhid dusuncesi her sey arasinda baglantilar kurar ve gosterir.

    Ayak altindaki tas, tas degil, fakat Tanri'nin sanat eseri ve kelimesi oldugunu hatirlatir. Teneffus ettigim oksijen molekulleri ve kan icindeki hemoglobin arasinda baglanti gosterir, ve der ki: "oksijen molekulunu big bang ya da supernova explosion'da yaratan birisi, benim kanimdaki hemoglobin molekulunu de yaratti, arasinda baglanti var. Baglanti oldugu icin de, anlam vardir, maksat vardir. Uzay ve zamani asan, onlarin ustunde bir anlam ve maksat vardir."

    Bu konularda istifade ettigim ve ilham aldigim kaynaklar On Yedinci Soz'un Ikinci Makamindaki Ibrahim kissasi (6:76) ve Yirmi Altinci Lemanin On Ucuncu Recasi. Ama burdaki bazi adamlar, Nursi'ye alerjik oldugu icin, delilleri degil de, duygularini getirerek bir seyler diyecekler. :) Ve Nursi'nin kendi "yalnizlik hastaligini" nasil tedavi ettigine kor kalacaklar.

    Duygular kordur ve korelticidir. Dun duygularla seven, yarin duygularla nefret eder. Sevme, mantik ve beyin islemi olmalidir; hormonlarin degil (dopamine, oxytocin, serotonin, etc.).

    Saygilar.

    YanıtlayınSil