Benim Hikayem - Münferit Fikir Platformu

SON

19 Mart 2020 Perşembe

Benim Hikayem


Senin hikayen nedir sorusuyla bir süredir ara ara karşılaşıyorum (genelde Gülen cemaati geçmişim ve şu andaki eleştirilerime nasıl ulaştığım bağlanmında soruyorlar bu soruyu.) Aslında hikayemden bir kısım parçaları MFP yazılarımda ve podcastlerde paylaşmıştım. Online olarak yeni tanıştığım bir arkadaşın tekrar sorması ile insanların senin hikayen nedir sorusuna vereceğim cevabı yazıya dökmeye karar verdim. Bence çok önemli değil aslında bu hikaye, ama madem merak edenler var, ve madem ben zaten karakter olarak yaşadıklarımı ve düşüncelerimi çekinmeden söylemeyi tercih eden bir insanım; o zaman bir yazım da şahsım üzerine olsun. Bu yazımda “the cemaat” (*) ile alakalı taraflarına vurgu yaparak 40 yaşıma kadarki hikayemi ana hatlarıyla anlatacağım. Vakti olan ve merak eden okusun. Uzun bir yazı oldu, okuyana sabırlar dilerim :)


Lise Öncesi Yıllarım

1979 Yunak-Konya doğumluyum. Çocukluğum ortaokul sonuna kadar Akşehir-Konya’da geçti. Zaten muhafazakar bir aileden geliyorum ve zannediyorum 5 vakit namaza ortaokulun başlarında başlamıştım. Akşehir Anadolu Lisesi ortaokul kısmının ikinci sınıfında ilk defa “abi”lerle tanıştım. Akşehir’de cemaat dershanesi yoktu, ama bir cemaat yurdu vardı. Bu yurtta kalan bizim sınıftan arkadaşların daveti üzerine o yurda öğlen yemeklerine gittim birkaç sefer. Sonra orada tanıştığım abileri çok sevdim ve orta üçüncü sınıfta (zaten ücretsiz olarak Akşehir’deki fen lise hazırlık dershanelerine gidebileceğim halde, illa tutturdum ve) fen lisesi sınavına Akşehir’deki yurda hafta sonları Konya’dan gelip dersler veren abilerle (bu abiler Selçuk Üniversitesinde üniversite öğrencileriydi) hazırlandım. Bu abiler çok zeki, kabiliyetli, ahlaklı, iyi abilerdi. Bizi hem fen lisesi sınavına güzel hazırladılar, hem de bizi birer “şakirt” yaptılar.

Allah’ın bir lütfü olarak orta 3’un ortalarında gözlük takmam gerektiği çıktı ortaya, yoksa beni de özel gruba ayırıp Askeri liselere hazırlayacaklardı ve muhtemelen Askeri liseye gidecektim. Fen lisesi sınavında Türkiye’de ilk yüze girerek İzmir Fen Lisesi’ni kazandım (yeri gelmişken söyleyeyim, hayatım boyunca ne ben soru aldım cemaatten, ne de etrafımda birilerinin soru aldığına şahit oldum), ama Samanyolu kolejinden ziyarete gelip Samanyolu’na davet eden iki hocadan etkilenip oraya burslu olarak kayıt yaptırmaya karar verdim. O zaman bana bir abimin dediği lafı hiç unutmuyorum: “Hemen şakirt olduğunu belli etme, Samanyolu’nda önce senle güzelce bir ilgilensinler” demişti :) Hasılı 1994 yılında Samanyolu koleji yolcusu oldum.

Lise Yıllarım

Samanyolu Fen Lisesi’nde bizim sınıf tamamen burslu öğrencilerden oluşuyordu. Tüm öğretmenlerimi, belletmenlerimi, olimpiyat çalıştırıcısı abilerimi, dönem arkadaşlarımı çok sevdim. Çok güzel 3 yılım geçti Samanyolu Fen Lisesinde. Lise 1’de matematik olimpiyatlarına hazırlanmaya başladım. Bu üç sene zarfında gerek Samanyolu’ndaki olimpiyat çalıştırıcı abilerimin, gerek Tübitak programlarında bize dersler anlatan hocalarımın bana çok büyük katkılarıyla ulusal yarışmalarda madalya kazandım; Türkiye matematik olimpiyatları takımına girerek uluslararası yarışmalarda da madalyalar kazandım. Üniversite giriş sınavında Bilkent Endüstri Mühendisliğini burslu olarak kazandım (o sene burssuzu yoktu zaten Bilkent’te mühendisliğin). Bilkent yolcusu oldum 1997’de.

Üniversite Yıllarım

Bilkent’te birinci sınıfta yurtta kaldım, ama sohbetlere gidip geliyordum Bahçeli bölgesinde. Bildiğiniz standart bir şakirttim işte. Birinci sınıfın ikinci döneminde bana abiler Orta 2 talebeleri verdiler, bu Bilkent’te ikinci sınıfa başladığımda Orta 3 sorumlusu olacağım demekti (Ankara hizmetinde Orta 2’lere O2 veya oksijen, Orta 3’lere O3 veya ozon diyorlardı genelde :) ). Orta 3 abisi olmak demek aynı zamanda bu öğrencilerin bir kısmını askeri okula hazırlamak demekti; bunun farkındaydım, ama problemli görmüyordum o zamanlar. Çünkü öyle yetişmiştim (şimdiki aklımla anlıyorum ki aslında bir kült içindeymişim), garip gelmiyordu. Yine bence Allah’ın bir lütfu olarak Orta 3 abiliği planı gerçekleşmedi (Allah’ın lütfu diyorum çünkü hususi hizmetlerin çok yanlış olduğunu düşünüyorum şu an; yanlış anlaşılmasın, bunu yapan herkes kanunen suçlu da demiyorum, ama bu yanlıştı diyorum.) Çünkü beni Samanyolu kolejine matematik olimpiyatı çalıştırıcısı olarak çağırdılar (istediler diyeyim aslında, tabii ki zorlama yoktu ama  o zamanlarda bir şeyler senden istenilince yapıyordun gönüllü olarak.)

Hasılı ikinci sınıfta Samanyolu kolejininin yurdunda kaldım ortaokul-lise talebeleri ile beraber, onları olimpiyatlara hazırladım; yorucu ama güzel bir yıldı. Üçüncü sınıfa geçtiğimde çok yorulduğumu söyledim ve müsade istedim, ama direk Bilkent yurduna geçmedim. Bir sene boyunca (Balgat bölgesinde) cemaat evinde kaldım. Bana bu senenin ilk döneminde hem ev imamlığı, hem de (Atatürk Anadolu Lisesindeki) lise öğrencilerine abilik verdiler. Haftanın çoğu akşamı uzun istişareler ile geçiyordu. Samanyolu yurdundakinden bile daha yorucu ve zorlu bir dönem oldu o periyod ve ilk dönem sonunda ev abiliğinden ayrılıp ikinci dönem sadece (sefil :) ) cemaat oldum cemaat evinde. Lise öğrencileriyle ilgilenmeye devam ettim. Dördüncü sınıfa geçtiğimde Amerika’ya doktora başvuruları yapacağım için evden ayrılıp Bilkent’te yurda geçtim. Dördüncü sınıfta Bilkent’te kalırken de lise öğrencileri ile ilgilenmeye devam ettim. Doktora başvurularımda 3 üniversiteden burslu olarak kabul aldım ve California Institute of Technology (Caltech) doktora programını seçtim bunlar arasından.

Mezuniyetten sonra ve doktoraya gitmeden önce geçen 2 aylık süre zarfında eşim (ki benim Bilkent Endüstri’den sınıf arkadaşımdı) ile ilk defa buluştuk (muhafazakar insanlar olarak “çıkmak” demiyorduk :) ) ve birbirimizi değerlendirmeye başladık (aslında tabii ki o beni değerlendiriyordu :) ). Eşim benim gibi cemaatten değildi, sadece arada sohbetlere gidiyordu; ve benim cemaatten olduğumu biliyordu. Bana sorduğu en ciddi sorulardan birisi şuydu: “nerede, ne iş yapacağına abiler mi karar verecek, yoksa sen mi?” Bu soruya samimi bir şekilde “tabii ki ben karar vereceğim” dedim. Çünkü ne kadar şakirt olsam da kendimi o zaman bile bir “emir eri” görmüyordum. 2001 yılında, ben ve eşim önümüzdeki yıllarda nişan ve evlilik yapmaya niyet ederek, Amerika yolcusu olduk; ben Caltech’e, eşim Pennsylvania State University (PSU)’ya.

Doktora Yıllarım

Caltech’in bulunduğu Pasadena’da (California eyaletinde Los Angeles’ın güzel bir muhiti) iki sene geçirdim. Bu süre zarfında oraya yakın bir cemaat okulunda gönüllü olarak öğrencileri matematik olimpiyatlarına hazırladım. 2002 yılında eşimle nişanlandık, 2003 yılında ise evlendik. Aynı yerde yaşamak istiyorduk. O yüzden ben eşimin bulunduğu doktora programına başvurdum ve kabul aldım. 2003 yılında evliliğimizin akabinde PSU’nun bulunduğu Pennsylvania eyaletinin ortasında küçük bir üniversite şehri olan State College’da beraber yaşamaya başladık. PSU’da benim doktoram 4 sene sürdü. Bu süre zarfında bir dinlerarası diyalog klübünde (Dialog Forum’du ismi) başkanlık dahil yönetim kurulunda değişik görevler aldım. Aslında bu konuda çok emeğim olmasa da orada (benim mezun olduğum sene açılan) ismim bir Gülen charter okulunun kurucu yönetim kurulu üyesi olarak geçti. 

State College’da güzel bir arkadaş grubumuz vardı. Cemaat sohbetlerinde her hafta toplanıyorduk, ama sohbeti yapan abi klasik bir cemaat abisi değildi, aslında cemaatten bile sayılmazdı (kendisi çok sayıda yazısı bulunan bir MFP yazarı, isim vermeyeyim :) ) her türlü şeyi anlatıyordu (o yüzden sonrasında sohbetleri yapmamasını da istediler.) Küçük bir şehirdi State College. “Mütevelli” ve “normal sohbet” ayrımı yoktu. Zaten cemaat olarak çok paramız, kültür merkezimiz vs de yoktu. Arkadaşlarla takılıyorduk. Güzel yıllardı benim için. 

2007’de doktoradan mezun oldum, akademik iş marketine çıktım. Markette iki üniversiteden “tenure track” iş teklifi aldım: University of Michigan ve Carnegie Mellon University (CMU). Bu ikisi arasından eşime de iş teklifi yapan CMU’yu kabul etmeye karar verdim ve dolayısıyla 2007 yılında eşim ile beraber yine Pennsylvania’daki (eyaletin batı tarafında bulunan ve ikinci büyük şehri olan) Pittsburgh yolcusu olduk.

Amerika’daki Hocalık Yıllarım

Pittsburgh State College’a göre çok daha büyük bir şehirdi. Bu şehrin cemaatten maaş alan bir şehir imamı, kültür merkezi, “mütevelli”si vs vardı. Biz sohbet grubumuzu kendimiz kurduk. Sohbet grubundaki neredeyse herkes doktoralıydı: kimisi hoca, kimisi postdoc, kimisi doktoralı mühendis. Güzel bir arkadaş grubumuz vardı. Haftada bir sohbetler haricinde ailecek birbirimize gidip geliyorduk (bu arada hem State College’da, hem de Pittsburgh’da cemaatten olmayan Türkler ve Amerikalı veya başka uluslardan insanlarla da çok güzel arkadaşlıklarımız oldu, ama bu “hikayem” cemaat odaklı olduğu için başka hayatımda önemli birçok kısmı atlıyorum). Hiç “mütevelli”de bulunmadım Pittsburgh’da, cemaatin “ana karar verici”lerinden birisi olmadım (cemaatten hiç maaş almadım.) 

Pittsburgh’da 10 sene yaşadık ailecek. Bu 10 sene içinde doçentliğimi ve tenure’umu aldım CMU’da. Yine bu süre zarfında orada açılan iki tane Gülen charter okulunun yönetim kurullarında (board) bulundum. Bu charter okulların iyi girişimler olduğunu düşünüyordum, hala da öyle düşünüyorum (“abi”erin başka charter’larda yönetime baskı yaptıklarını duydum, tabii ki buna karşıyım; ama ben öyle şeylere çok şahit olmadım bu iki okulda; bir de sonradan öğretmenlerin zorunlu himmet verdiklerini duydum, buna da karşıyım); dolayısıyla bu yönetim kurullarında bulunduğuma pişman değilim.

Doktoram ve hocalık yıllarımda zannediyorum 3-4 defa Gülen’in yanına, onun “kamp”ına gittim. Bunlardan en sonuncusu zannediyorum 2010 yılındaydı. O zamanlar Gülen’i seviyor, ona çok saygı gösteriyordum. Ama Amerika’ya geldiğim 2001 yılında beri “hizmet” hayatımın merkezinde olmadı. “Hizmet”i güzel arkadaşlardan dolayı seviyordum daha çok, güzel arkadaşlarım olmasa çok fazla bir değeri olmazdı. 

2013 yılında 17-25 Aralık kopunca günlerim tapeleri dinlemekle geçti. Çok ama çok üzüldüm, 2001 yılından beri Türkiye’ye sadece yazları bir-iki aylığına gidebildiğim için Türkiye’yi çok bilemiyormuşum demek ki. AKP hakkında o zaman iyi düşünüyordum. Onların (en azından önemli bir kısmının) rüşvetçi ve yolsuz olduğunu bilmiyordum ve o zaman anladım bunları (hala tapelerin gerçek olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla 17-25’le oluşan düşüncem değişmedi.) Tabii o zamanlar 17-25 operasyonların yapılış tarzının aslında cemaatin bir kısmının da ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu gösterdiğini fark edememiştim. Benim gibi o sırada cemaatte olan çokları da fark edememişti bunu.

2001-2017 arası Amerika hayatımda Türkiye’de ne olup bitiyor hiç anlamadan yaşamışım. Ne AKP’nin yolsuzluklarını, ne cemaatin kadrolaşmasının boyutunu ve bu sırada yaptıkları (soru vermeler vs dahil) kanunsuzluk ve ahlaksızlıklarını bilebilmişim/anlayabilmişim. Bu yüzden kendimi kanuni olarak değil ama etik olarak sorumlu görüyorum. Tabii ki (şimdiki anladığım haliyle) bir “kült” içinde olmuşluğumu veya uzun süredir yurt dışında yaşıyor oluşumu bir bahane olarak öne sürebilirim ama onu bile yapmak istemiyorum. Kendime hiç yakıştıramıyorum bu olan şeyleri fark edememişliğimi.

2013 Aralık’tan sonra hayatım çok büyük değişimlere gebe oldu. Gülen’in ilk bedduası ile sarsıldım, zirvesinden zırvasına dediği ve dilsiz şeytanların evlerine ateşler salınsın niyazında(!) bulunduğu ikinci bedduasıyla Gülen’e olan sevgim ve saygım tamamen kayboldu, Gülen’in gerçek yüzünü gördüm diyebilirim. Gülen’in güç peşinde ve siyasi bir kavgayı dini göstermeye çalışan bir insan olduğuna kanaat getiriyordum. Artık Gülen dinleyemiyordum, sohbetlerde bamteli açıldığı zaman yan odada oynayan çocukların yanına geçiyordum. Yine de cemaatten arkadaşlarımı seviyordum, o yüzden sohbetlere devam ettim. Ama Gülen’i sevmediğimi yakın arkadaşlarıma söylüyordum. Nurettin Veren, Latif Erdoğan falan okumaya/dinlemeye başlamıştım, dedikleri bana çok da mantıksız gelmiyordu artık (her dediklerine inanmıyordum elbet.)

2015 Temmuz’da 6 yaşındaki kızımızı bir kazada kaybettik, bu büyük travmadan Allah’a şükür imanımız, ve akraba/arkadaşlarımızın desteğiyle çıkabildik. 2016 Haziran’da bir kızımız dünyaya geldi. 2016 Temmuz’da darbe teşebbüsü olduğunun ertesi gün cemaat bağlantılarını gördüğüm zaman hemen hem facebook’tan hem twitter’dan cemaatin bu işte parmağı olduğunu söyledim. Cemaatin bu işlerden sorumlu olan kısmına sosyal medya üzerinden savaş açtım diyebilirim. Bu Pittsburgh’daki arkadaşlarımı çok şaşırtmıştı. Zaten hemen o hafta e-mail atıp 2 Charter okulunun yönetim kurullarından ayrıldığımı söyledim. Bana baya bir tahşidat yaptılar, hatta Pennsylvania’daki tüm charter’lardan sorumlu abi Pittsburgh’a kadar gelip beni iknaya çalıştı, “istersen seni Hocaefendi ile görüştürelim” dedi, istemez dedim :). Son bir defa evime sohbeti alıp, bu benim son sohbetim deyip cemaate veda ettim. Bundan sonraki Amerika’da geçirdiğim 1 seneden az zaman zarfında cemaatten sadece yakın olan arkadaşlarımla bireysel ve aile olarak görüştüm, cemaat organizasyonlarına (bayram namazlarına bile) gitmedim.

Zaten 2017 Temmuz’da Amerika’dan ayrılıp bana ve eşime tam zamanlı iş veren University of Technology Sydney (UTS)’de çalışmaya başlamak için Avusturalya’ya gidecektik.

Avusturalya’daki Hocalık Yıllarım

2017 Temmuz’da UTS’e ekonomi profesörü olarak ailemle beraber geldim. Normalde cemaatteki insanlar bir şehirden başka şehire geçecekleri zaman cemaat bağlantılarını kullanırlar ve o şehre hemen adapte olurlar. Biz tabii ki öyle yapmadık. Eşim de bana benzer şekilde cemaate uzak kalmamız gerektiğini düşünüyordu. Bu elbette ki bizim için sosyal olarak bir fedakarlıktı ama düşünmeden böyle yaptık. 2.5 senedir burada düzenimizi kurduk. Hiç bir cemaat organizasyonuna gitmedik. İlk kiraladığımız eve yakın komşularımızın cemaatten olmalarına ve bizim cemaate duruşumuzu bilmelerine rağmen bize yakın davranmaları sebebiyle onlarla görüştük sadece. Ve hala cemaatten sadece onlarla ve onların anne-babalarıyla görüşüyoruz.

Avusturalya’ya geldikten sonra Twitter’da etkinliğimi arttırmaya başladım. Artık herşeyi sorguluyordum (aşağıda bahsedeceğim, değişik kitaplar okumaya ve değişik fikirler dinlemeye başlamıştım) ve cemaatin sorumlu taraflarını açıktan eleştiriyordum. Mustafa Akyol’un bir tweetimi paylaşması üzerine çok sayıda benzer düşünceli takipçi geldi. Bu kişiler arasında bir beyin jimnastiği olarak “ne yapılabilir” diye sordum, ve bir blog kurulsa nasıl olur fikrine sıcak bakıldığını görünce kurdum Temmuz 2018’de “münferit müslümanlar” bloğunu. Sonra işler büyüdü, yeni ismimiz “Münferit Fikir Platformu (MFP)”yi belirledik, “Yayın ve Yönetim Kurulu”nu kurduk, yeni web adresimize geçtik, youtube kanalımızı açıp podcast ve söyleşilere başladık. Şunu demek istiyorum aslında, beni bu yola iten sadece “kader” oldu. Kimse tarafından yönlendirilmedim, ne MİT, ne Gülen tarafından :) (bir önceki yazısında zamanında oluşan bu zannından bahseden Selim İzleyici’ye selamlar bu vesileyle :) )

Son Söz

Gülen’in beddualarından Avusturalya’ya gelinceye kadarki geçen zaman aralığında “the cemaat” hakkında düşüncelerim çok değişse de İslam hakkındaki düşüncelerim pek değişmemişti. 2018’in başında okuduğum Lesley Hasleton’un “The First Muslim” ve “After the Prophet” kitapları islam tarihine değişik bir bakış açısıyla bakmama vesile oldu. Bu kitaplar benim için değişimin başlangıcı sayılırdı. Sonralarda okuduğum Yuval Noah Harari’nin “Saphiens” ve “Homo Deus” kitapları insanlık tarihi ve yaşama dair bakışımda değişikliklere sebep oldu (Victor E. Frankl’ın “Man’s Search for Meaning,” Reza Aslan’ın “No God but God,” Mehmet Azimli’nin “Siyeri Farklı Okumak” kitapları da beni etkileyen kitaplar arasında). 

Ben aslında hiç iyi bir kitap okuyucusu değilimdir, ama çok iyi YouTube izlerim :)  Youtube videoları ile Mustafa Öztürk benim açımdan bir zihin açıcı ve “paradigma değiştirici”si oldu; yine benzer şekilde İhsan Eliaçık’tan, Edip Yüksel’den, Mustafa İslamoğlu’ndan, Mehmet Okuyan’dan, İlhami Güler’den, Sinan Canan’dan, Hasan Aydın’dan, Ahmet Arslan’dan vs etkilendim. Şimdilerde sadece müslümanları değil Yuval Harari gibi pozitivist fikirlerden, Alan Watts gibi pantheist fikirlere kadar çok kişiyi dinliyorum :). Ama bu insanların hiç birisini “hocam” olarak kabul etmiyorum. Kendi yolumu bulmaya, kendi yolumu çizmeye çalışıyorum. Şunu biliyorum ki (en azından artık benim için) önümüze sunulan “ana akım islam” tatmin edici değil. Hakikati arıyorum. Hakikat için değişmeye hazırım ve değişmeyi istiyorum. Münferit Fikir Platformu’nun bu değişiklik isteğiyle doğmuş ama sonrasında çok farklı şekilde büyümüş/büyüyen, belki sadece beni değil çok fazla insanı etkileyebilecek bir oluşum olduğunu düşünüyorum.

Şimdilik diyeceklerim bu kadar. Diyeceklerimi demeye devam edeceğim :)

Yolunuz ve yolumuz hakikati arama yolu olsun dualarımla.


-İsa Hafalır                                                   Twitter: @isaemin

(*) Neden “the cemaat” dediğim de çok soruluyor, hizmet demek istemiyorum, FETÖ hiç demedim, orta yol olarak Gülen cemaati denebilir belki. Ama zamanında “cemaat” denince insanların aklına Gülen cemaati geldiği için ve Arapça’daki “el” manasında olan İngilizce’deki “the,” bilinirliği veya tekliği tasvir ettiği için “the cemaat” bence uygun bir isim. Bu ismi ilk kullanan ben değilim, mesela Nazlı Ilıcak’ın 2012’de basılmış “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var? diye bir kitabı var. Bu ismi kullanırken Gülen cemaatinin Amerika bağlantılı olduğu gibi bir ima kesinlikle niyetim değil. 

-------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez.
--------------------------------------------------------------------------------------------

11 yorum:

  1. Hocam belletmenlik yani olimpiyat öğrencilerine ders anlatma olayına kadar 5'likmişsin.

    Ev imamlığı + genel lise abiliğini sizi denemişler. Eğer yapabilseydiniz çok farklı bir pozisyonda olurdunuz. 5 5'lik olurdunuz Hususinin kapıları size açılırdı. o3 bakmasan bile size bu işleri anlatırlardı. Mezun olduğunda onlar karar verirdi, seni de itaat ettirecek kıvama getirirlerdi zaten.

    Cemaati sizin gibi bilen insanların bu süreçlerde artık ayrıldığını düşünüyorum. Hala kalan varsa çooook saftır. Çünkü siz 4'lük kategorisindesiniz, bunu hissetirmişlerdir size zaten, size buz dağının görünen yüzünü gösterirler, dışarıdaki insanlar kadar bilebilirsiniz. 5'liklere de buzdağını gösteren olmaz ama hiç değilse kapı aralanır, ordan gelen kokuyu bir içine çeker ve kıyas yapabilme yeteneğini kazanır (soru çalan darbe de yapabilir vs. diye kıyaslar) Genelde de zaten siz yoruldum ev imamlığı yapmayacağım dediğinizde üsteki bir abi o zaman defol git der(vazifesiz cemaat istenmez) ya da size baskı yapar siz gidersiniz ve üniversiteden sonra hizmet sizin için biter. %50 ihtimalle zaten 4'lük için üniversiten sonra bir hizmet olmaz. Abileriniz iyimiş, size baskı yapmamışlar, "münafıklık yapma ahiretin daha önemli boşver üniversite gitme ama bu vazifeleri yap diye".

    Darbeden sonra da en büyük abilerin gelip ikna çabası ile gelin sizi Gülen ile görüştelim demeleri TR'de de olan bir süreç.

    Adam darbe günü altındakilere "ya kazanacağız ya yok alacağız" diye mesaj atıyor, ertesi gün bizim alakamız yok diyor, ikna edemeyince dur en büyük abiyi çağırıyım diyor o da ikna edemeyince tabi TR'de Gülen ile görüştelim gibi bir imkan yok. Bu anlattığım asker yapılanması için tabi, o gece askerleri taşımış adam ertesi gün valla alakamız yok kumpas diye altındakilere yalan söyleyebiliyor. Vahdettin Polat'ın yazılarından okumuştum, ilginç şeyler.

    Anlayamadığım bir durum yani, binlerce insan soru soruyor sorguluyor bir de tek tek ikna etmeye çalışıyorlar ki argümanları da yok. Ki TR'de bulaşan kişiler bile altındakine yok öyle bişi diye ikna çabasında.

    Herkesin o charter school yönetim üyeliğinden istifa etmesi gerekirdi. Öyle gariplikler var ki darbeyi katılan adam bile 16 temmuz'da kaçmak yerine altındakilere alakamız yok diye dert anlatıyor bekliyor. Ahmet dönmez bazı savcı ve hakimler yurtdışına çıkalım mı diye sorunca yok yok sorun yok kalın orada diyen Sezai'yi geçen yazısında ifşa etmişti. Darbeden sonrada ciddi bir süre cemaat mal gibi bekliyor, tepkisiz, sizin gibi tepki veren yok. Bazıları vermek istiyor durumun ciddiyetinin farkında ama onları da abileri engelliyor.

    -ahmet

    YanıtlaSil
  2. Isa Bey,dogru olur mu bu kiyas bilemem ama esiniz sizden daha akilliymis,hayati soruyu sormus ve sizden cevabi almis;)gerisini de siz getirmissiniz karsilastiginiz sureclerden dolayi.

    YanıtlaSil
  3. Hayatının her hangi bir zamanında fetö ile yolu kesişmemiş (evinde, yurdunda kalmamış, bir kez bile maklube yememiş) bir olarak uzun süredir yakından takip etmeye çalışıyorum. İsa beyi de gerek twitter, gerekse münferitteki paylaşımları üzerinden izliyorum. Yazıyı okuduğumda, hafiften sorumluluk alıyor görüntüsü de vermeye çalışan ama "herkes kanmış, bende kandım. pişmanım" diye özetlenen bir hava var. Bu süreçte başta politikacılar olmak üzere "kandırıldım" diyenler nasıl masum değilse, bilgiye erişme ve güçlü muhakeme yeteneğine sahip olanların sorumluluğunun az olmadığını düşünüyorum. Şöyle ki, İsa bey gibi matematik olimpiyatlarında madalya alacak yetkinlikte ve cemaatin içinde olup, dünyayı görüp dolaşan birinin (yani yeterli bilgi ve muhakeme becerisine sahip birinin) 17-25 aralık sürecine kadar gelen süreçte olanlarla ilgili pozisyonunu (düşüncesini, bağlılığını, tavırlarını vs) değiştirmemesi hiç normal değil.
    Ben bazı örnekler vereyim, kararı kendi versin.
    1-2007,2008 yıllarında gittikçe artan bir şekilde kimin dinlediği bilinmeyen (aslında herkes biliyordu) tapeler ulu orta hergün piyasaya sürülüyordu. Hiç mi bunu fetönün yaptığı ile ilgili fikri, bilgisi, duyumu, değerlendirmesi olmadı? Anormalliği farketmedimi?
    2-Fetö muhalifleri patır patır "hizmetin polisleri,savcıları, hakimleri" organizasyonunda içeri tıkılırken garipliği farketmedi. (Örnek çok ama sembolik olarak birini söyliyim) herkesin kim olduğunu bildiği biri olarak Hanefi Avcı sol örgütten içeri alındığında gariplik görmedimi?
    3-2011 seçimleri öncesi Genel Başkan yardımcısının F.Gülene karşı sözlerinden 1 hafta sonra üst yönetimin gizli çekimleri piyasaya sürülen MHP kasetlerinde ne düşüyordu?
    4-2009-2010 yıllarında sokaktaki simitçi bile "benim telefonlarım dinleniyor" kaygısı yaşıyordu. Bunu kimin yaptığı ile ilgili gerçekten hiç bir fikriniz yokmuydu?
    5-2012'de mit müsteşarı içeri alınmak istendi. Hükümet anında kanun değişikliği ile olayı toparladı. O ara neler olduğu konusunda gerçekten hiç mi bilginiz yoktu?
    6-Özellikle 2010'dan 17-25'e kadar katıldığınız sohbetlerde size saçma gelecek şekilde politik gündem olmadığından eminmisiniz..
    7-Memleketin ideolojik ve dini olarak en alakasız para babalarının türkçe olimpiyatlarına sponsor olmaları dikkatinizi çekmedimi?
    Örnekler uzar gider. Aslında İsa beyin şahsında zamanında ve hala fetonun değirmenine su taşıyıp şimdilerde "bizim darbeden haberimiz yoktu" demek fazla naif kalıyor.
    Yazının eleştirilecek bir çok yönü var ama uzatmak adına şunlarıda dile getirip bitireyim. Fetönün "tedbir" telkinlerine hiç değinilmemiş olmasını, bir istihbarat yapılanması gibi organize olmasını, dışarıya sevimli sevecen görüntüsü verirken, kendi içinde baskı, dışlama, (psikolojik vs)cezalandırma pratiklerini ele almadan durum doğru anlaşılmayacaktır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Millete üsten ahlak dersi veriyorsunuz da sen peki şu an Gülen cemaatine soykırım yapıldığını bilmiyor musun? Suçlar bireyseldir suç işleyen azınlık olmasına rağmen kalan kesimin işinden atılıp hapislere atılıp mallarına el konulduğunu bilmiyor musun? Nazilerin soykırımı nasıl tüm Almanya'yı bağladı, onların sessiz kalması bilmiyormuş gibi yapması her şeyi nasıl hepsini suçlu durumuna düşürdü, madem ahlak dersi veriyorsun koca bir soykırım varken şimdi sen napıyorsun? Göstere göstere işkencesi de bol koca bir soykırım var, cemaatçilerin eskiden yediği naneler 2 tane kaset falan bunun yanında hiçbir şey, cemaatçilerin yaptığının 10000 katı göstere göstere yapılır, dönüp cemaatçilere ya siz hiç mi fark etmediniz bunları diyorsun da sen şu an napıyorsun?

      Bir tanesi 1 yapmış ve onu da gizli yapmış, tüm toplum o zaman şak şak destek verirken insanlar da sorgulamamış, şimdi o gruba 100000 yapılıyor açıktan her gün işkence ölüm kanser haberleri göster göstere hukuksuzluğu yaptılar açık açık mahkemelerde falan ne 2013 ne 2007 kriteri var önündne geçeni anasından doğduna pişman ediyorlar, şak şak tüm ülke nazi almanyası gibi gene alkışlıyor. Bu hem ahlaksızlık hem suç. Bunları görmezden gel , victim blaming ile gel adama ahlak dersi ver.

      Sil
    2. Soykırım diye bir durum yok. Abartmayın. Yargılamalarda hata varsa ki var, bunların yarısı tedbir yapıp kendini gizlemeye çalışan feto cu hakim ve savcıların işi. Hâlâ kraldan fazla kralcı olup anormal kararlarla yargı sistemini kitlemeye, ortalık karışırsa devlet bu işin peşini bırakır diyenlere bakın. Suç kişiselse suçluyu korumayı bırakıp herkes bildiğini ortaya döksün. Devlete yardımcı olun filan demiyorum. Benim ilgilendiğim gerçeğin ne olduğu. Kimse beni Ahmet donmeze tepki gösterenlerin masum olduğuna ikna edemez. Her şey ortada darbesinden soru çalmasına, kumpaslardan başta abd olmak üzere bir çok ülkeye istihbarat aktarılmasına kadar gerçekleri sorgulamayan kitlenin kimseye masumuz edebiyatı yapmasına gerek yok.
      "İcabında sukut dururuz" dendiğinde bunun ne anlama geldiğini anlamamış biri bir kez daha düşünsün, sukut durmadiginda ne oluyormuş.
      Mitin tırlarını durdurmak ile halkbankası davasında abd lehine şahitlik yapan komiser arasındaki ilişki bir vatandaş olarak benim senin gibi düşünmemi engelliyor. Önce gerçeği ortaya çıkaralım sonra masumiyet belli olur.

      Sil
  4. 3.yorumu yapan ,sayın okuyucu tespitleriniz çok doğru..bunları içerde olmadan bilmeniz mümkün değil..hiç bir şekilde irtibatım yok demişsiniz..

    YanıtlaSil
  5. Niye inandırıcı bulmadınız bilmiyorum ama ortada o kadar açık bilgi varki.Aslında Isa beyin yazisi uzerinden vurgulamak istediğim konu tam olarak bu. Her şey ortada ama siz kimse bilmiyor, anlamıyor, anlamaz zannediyorsunuz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eğer İsveç'te yaşıyor olsaydık söylediklerin doğru olabilirdi. Fakat Türkiye'de yaşıyoruz ve Türkiye bir Ortadoğu ülkesi. Fetöcülerin yaptığı ahlaksızlıklardan örnekler vermişsin. Bunların hepsi doğrudur. Fakat fetö bu konuları abartmış olsa da bunlar Türkiye'de ne fetöyle başladı ne de fetöyle bitti. Mesela soru çalma deniyor. Evet bunları yaptı bu adamlar. Peki dindar insanlara ayrımcılık uygulanmadı mı bu ülkede 70 yıl boyunca? Dış işlerine orduya girebilen eşi başörtülü kaç kişi vardı? Bugünse Ak Parti muhaliflerinin hakim savcı olması vs. ne kadar mümkün? Eğer durum bu değilse hayı böyle değil demen gerekir. Yok durum buysa niçin insanların gözüne bu adamların darbe gibi işlere girmediği dönemdeki kadrolaşması vs batıyor olmalıydı? Erdoğan ne istedilerse verdik dedi. Niye verdi çünkü 28 Şubat'ı, Ak Parti kapatma davalarını hep birlikte yaşadık.

      Yani hiç bir şey bir vakumda gerçekleşmiyor ülkede. Bu bağlamda sen fetöcülere ne adına, hangi ilkelerle karşı çıkıyorsun? Fetöcülere karşı çıkmak kolay. Mesela bir insan şöyle diyebilir devlete bu gericileri değil devrimci, aydın insanları doldurmak gerekirdi. Gerekirse orduda kadrolaşarak önce orduyu ele geçirmek daha sonra darbe yaparak ülkede proleteryanın diktatörlüğünü kurmak gerekirdi. Çünkü doğru yol budur. Nitekim 1971 darbe girişimi bu zihniyetten insanlarca yapıldı ki bunlar kimsenin tanımadığı bilmediği insanlar değildi. Örnek olarak İlhan Selçuk bu yapının önde gelenlerindendi. Başka birisi diyebilir ki Fethullah şarlatanın tekidir, o kim mehdi olmak kim, o olsa olsa deccal olur. Mehdiyse benim şeyhimdir tabi ki. Fetöcülere devletin teslim edilmesi çok yanlıştı. Oysa bizim ihvanları koysalardı oraya ne çalma çırpma olurdu ne haksızlık.

      Örnekleri çoğaltmak mümkün ama Türkiye'de pek çok insan bu şekilde bakıyor kendi grubuna ve devlete. Dindar olsun, laik olsun zihniyet çok benzer. Kendi doğruluğundan ve haklılığından en ufak şüphe duymuyorsan böyle düşünmek de doğal zira eğer sen ülkeyi cennet yapacaksan, diğerleri cehennem yapacaksa bunu 100% biliyorsan halkı kandırıp destek aldılar diye niçin cennet yapacaklara değil de cehennem yapacaklara teslim edesin ülkeyi? Ahlaklı bir davranış olur mu? Hele de elinde mesela darbe yapacak güç varsa.

      Sen demokrasiye inanıyor musun? İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne inanıyor musun? Fetöyü bunlar adına mı eleştiriyorsun yoksa başka bir şeyh, başka bir ideoloji, başka bir doğru adına mı? İkincisiyse özünde farkınız yok demektir. Birincisiyse haklı olabilirsin eleştirilerinde.

      Sil
    2. Tabiki birincisi..
      Şu an yapılan hukuksuzluklar, adam kayirmalar vs ile ilgili haklisiniz, itirazım yok, bilakis teyit ediyor ve eleştiriyorum. O nedenle ne anayasa değişikliklerinde nede seçimlerde sandığa gitmeyen biriyim. Mesele iktidar partisini veya iktidarın sağında, solunda yer alan güç odaklarını eleştirmekse muhtemelen ayni seyleri düşünüyoruz. Ama mesele fetoyse, (hiç yoktan iyi olmakla birlikte) "kandirildim, affedin" tarzina itiraz ediyorum. Çünkü bu gün yaşananlar geçmişte kaldırılsın diyenlerin yaptıklarının sonucu. Ve bu sadece (onların sorumluluğu tabiki çok buyuk) en tepedekilere bırakılıp temize çıkılarak kapatılamaz. Çarkın bütün dişlileri katkıları oranında sorumludur.

      Sil
    3. Yalnız çarkın dişlisi olarak eğer 10 yıl önce yurdunda kalmışı sayacaksak ne istedilerse verenleri, 17-25 sonrasında genel merkezdeki saatlerini 17-25'e ayarlayanları, 17-25 tapelerini meclis kürsüsünden okuyanları da katmak gerekiyor. Yani iktidarı, muhalefeti, geçmişte bu adamlara destek veren Demirel, Özal, Ecevit gibi politikacıları, Türkçe olimpiyatlarında boy gösteren iş adamlarını da katmak gerekiyor.

      Yani hesabı yurtdışından ithal ettiğimiz insanlar tüm bu kişi ve gruplara mı soracak? Yoksa hesabı 10 yıl önce 20 yaşındayken yurtta kalmış olan bir kısım insanlara kesip diğerleri Allah affetsin diye kapatacak mı konuyu.

      Batı Almanya Doğu Almanya'yı ele geçirdikten sonra (evet birleşme bu şekilde oldu, Doğu'nun devleti Batı'nın devletine teslim oldu), ciddi bir cezalandırma yapılmadı açıktan suç işlemiş üç beş kişi dışında. Hatta Doğu'nun başındaki Honecker'e bile ceza verilmedi. Neden şuydu, sen Batı Alman devleti olarak bu devleti meşru hükümet olarak tanımışsın, onlarla çalışmışsın, onların egemenlik haklarını kabul etmişsin. Şimdi nasıl çıkıp tüm bu yapılanları gayrı meşru ilan edeceksin? Eğer mesela o devlette mesela asker olmak polis olmak hatta istihbarat elemanı olmak zatı itibariyle suç dersen ve sadece bundan dolayı bu kişileri hapse mahkum etsen demezler mi madem bu devlet bir çeşit suç örgütüyse sen niçin meşru kabul edip o devletle iş tuttun çalıştın diye.

      Hesap verilecekse tüm bu saydığım kişiler gruplar ki tüm Türkiye'yi içine alıyor dikkat edilirse bunlar, yurtta kalan 18 yaşındaki çocuklar kadar hesap vermelidir.

      Sil
  6. Devletin tam manasıyla,cozdugune inanmıyorum, medyada ,kamuoyunda dolaşan bir çok şey,yalan yanlış,bilgi kirliliği,emin olun.20 küsür yıldır bu işin içinde olan biri olarak söylüyorum.

    YanıtlaSil