İlginç Zamanlar, Mana ve Hayret - Münferit Fikir Platformu

SON

Bu Blogda Ara

20 Mart 2020 Cuma

İlginç Zamanlar, Mana ve Hayret


İlginç zamanlardan geçiyoruz. Türkiye’de iyi başlayan ama sonra otoriterliğe evrilen ve diktatörlüğe doğru ilerleyen bir iktidar partisi, dünyanın şerifi Amerika’nın başında Trump gibi bir adam, Arap baharının Arap kar-kıyametine evrilmesi, Suriye’de yıllardır süren iç savaş, şimdi de Korona virüsü. Sadece ilginç değil, aynı zamanda zor zamanlar; ama en azından o günleri görebilirsek torunlarımıza anlatacak çok şeyimiz olacak.


Dünya hep ilginç ve zor zamanlar sunmuş aslında insanlara. Mesela iki tane dünya savaşı olmuş 19. yüzyılda, ondan öncesinde de hep savaşlar varmış. Devletler kurulduğundan beri tarih boyunca olmuş savaşlar. Kölelik varmış çok yakın tarihe kadar (modern kölelikler hala devam ediyor.) Said Nursi “Hayat bir cidaldır, diye ahmakane hükmetmişsin” derken yanılıyor muydu acaba? Bence bu sorunun cevabı nereden baktığımıza bağlı. Dünyadan ve yaşamdan ne anladığımıza ve beklediğimize bağlı. Dünyanın halini kabullenip kabullenmememize bağlı.

Dünyadaki adaletsizlik ve acımasızlık üzerinde düşünülünce bu durum kabul edilebilir gibi değil. Dünyada adaletli olan tek bir şey var gibi görünüyor, o da her insanın ölmesi. Ölüm harici adaletsizlik hiç değişecek gibi de görünmüyor. Tarih boyunca hep öyle olmuş, şimdi öyle, ileride olmaması için bir sebep yok. Tabii ki seviye olarak bu adaletsizlikler biraz değişiyor, bazı zamanlar ve yerlerde diğerlerine göre daha az veya fazla olmuş; ve tabii ki dünyayı daha adil bir yer haline getirmek için çabalamak lazım. Ama belki de aynı zamanda bu durumla barışık olmak gerekiyor.

Alan Watts’dan güzel bir yorum dinlemiştim. Diyordu ki insan vücudunun içine baktığınız zaman aslında bir kavga olduğunu görürsünüz. Hücreler, bakteriler, virüsler birbirini yer. Bir şeyler parçalanır, bir şeyler büyür. Oradaki hücrelerin bir aklı ve bilinci olsa olan biten onlara hiç adil ve manalı gelmeyecektir. Ama aslında bütün bu olan bitenler insan vücudunun sağlıklı yaşaması için “makro planda” manalı ve güzel bir şeydir.

Elimizde başka bir şey olmadığı için muhtemelen, çok güvendiğimiz ve üstün gördüğümüz aklımız, kainatın makro planını anlamak için, 5. boyutta neler oluyor, oradan 10. veya 11. boyutta neler oluyor anlamak için çok yetersiz. Bel(li)ki aklımız hücrelerin ve bakterilerin insan vücudun bir parçası olduklarını ve bütüncül olarak ifade ettikleri manaları anlayamadıkları kadar yetersiz. 

Aslında hepimiz bu kainatın bir parçasıyız. Hepimiz birer yıldız tozuyuz. Her birimiz bu kainatı algılayabildiğimiz için kainat için çok değerliyiz. Çünkü kimsenin görmediği ve algılamadığı bir sanat eseri varmış veya yokmuş bir farkı yoktur. Dolayısıyla kainat dışımızda olduğu kadar içimizdedir. Kainatın hem kendi içinde, hem de başka bilinçli canlıların içinde olduğunu farkeden insan için ise en keşmekeşli görünen durumlar bile ahenkli ve manalı gelir. Bu insanlar için hayat bir cidal değildir. Bu aşmış insanlar için hayat, onlara ne sunarsa sunsun, başkalarına ne sunarsa sunsun, kelimenin tam manası ile nimettir.

Bu ve benzeri meselelerden Filibeli Ahmed Hilmi, Aynalı Dede’nin neyiyle başka alemlere uçan Raci’nin hikayelerini anlattığı  “Amak-ı Hayal” isimli muhteşem eserinde çok güzel bahseder. Mevlana, Yunus Emre, Ömer Hayyam, Hallac-ı Mansur’da da vardır bu aşmışlık. 4 boyuta sıkışıp kalmamış ve kainattaki ilginçlik ve muhteşemliğin üst boyutlarda birşeyler olmasını gerektirdiğini düşünmüş bu insanlar, ve kendilerince bir mana ve yol bulmaya çalışmışlar. Materyalizmi kenara itip nefes almışlar, hakikati ve manayı aramışlardır.

Aslında bence modern bilim—görebilen için—herşeyi didik didik edip ve kendini geliştirip bütün sorulara çözüm bulacağım dedikçe kainatın aslında daha da ilginç ve muhteşem olduğunu daha da güzel anlatmış ve “mana”yı maddede değil, üst boyutlarda ve makro planda arayın demiştir. Mevlana veya Yunus Emre bugünkü kuantum fiziğini, kozmolojiyi veya biyolojiyi bilebilseydi hayretleri daha da artardı. Zamanın akış hızının yerçekiminden etkilendiğini, ışık ve maddenin hem parçacık hem dalga özelliği gösterdiğini, mitokondriyi vs bilselerdi, üst boyutla ilgilenmeleri, bunun önemini anlamaları onların gözünde daha da perçinlenirdi diye düşünüyorum. Bundan dolayı bence bilim, felsefe ve dinin aslında düşmanı değil, arkadaşıdır.

Dağınık bir yazı oldu (çoğu yazım gibi,) farkındayım. Aslında meseleyi şuna getirmek istiyorum. İnsanın yaşamı hayreti arttıkça güzelleşiyor ve manalanıyor. Hayret aynı zamanda şükrü ve sabrı da getiriyor. Çünkü insan alelade ve alışageldiği şeylere şükretmez. Ve çünkü insan sabrını manasız bulursa sabretmez. Şükür mutluluk için, sabır ayakta kalmak için çok önemli. Bu ikisi her zaman, ama özellikle zor zamanlarda en temel ihtiyaçlar. Dolayısıyla hayret bu hayatta hem hayatın hakkını vererek yaşamak, hem de mana ve gerçeğe doğru yolda adımlar atabilmek için belki de en önemli şey. Hayret için öğrenmek, düşünmek, akletmek (bağlantı kurmak), ve büyük resme bakmak gerek. Başka bir yönü de şu hayretin; sevdiğim bir abimden duymuştum: hayret etmeyen iman edemez. Hayretle manaya doğru yürüyenlerden olalım. Filibeli’yle yazımıza son verelim:


"Evet azizim! Ben hayallerin arkasına gizlenmiş olan hayaletleri arıyorum. Ne yazık ki bulamıyorum. Tam olarak 'bulamıyorum' demek de yanlış. Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. İlmi gerçeklere kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur. Yalnız, bir hakikatin varlığı diğer bir hakikatin varlığına engel olmaz. Bazı vicdanlar, başlangıç ile sonu birbirinden ayıran bir çizginin önünde durup orada kalamaz. Ben bu hayatı; dünyaya niçin geldiğimizi, ne olacağımızı, bizi bu dünyaya göndereni anlamadan terketmemeye niyet ettim. Keşke bu sorulara olumlu ya da olumsuz bir cevap bulabilseydim. Yarı derviş, yarı deli ama her gördüğünü hikmet gözüyle gören bir düşbazın düşleri sizi çağırıyor. Hayat, sekr anında görülen bir düş değil midir? Kim bilir?"

-İsa Hafalır                                                   Twitter: @isaemin


-------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez.
--------------------------------------------------------------------------------------------

5 yorum:

  1. Tebrikler hocam. Yine güzel bir yazı olmuş.

    YanıtlayınSil
  2. Sorguladıkça elimizde kalan derin bir hayret ve fakat belirsizlik oluyor galiba. Güzel yazı.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Belirsizlikle yaşamayı öğrenmek lazım. İnsan dediğin maymundan bir tık daha evrimleşmiş aklın olan bir hayvandır. Ama tüm kainatı anlamak iddiasında. Tamamını gözlemleme imkanımız bile olmayan kainatta pek önemsiz, pek küçük bir canlıdır. İnsan dindar olabilir, dinsiz olabilir. Kimsenin elinde bir ispat yok haklılığı noktasında. Ama kabullerinin doğruluğu noktasında mütevazi olması gerekiyor herkesin. Belirsiz olmayan bilginin ve mutlak doğruların peşine düşenler ya fetölerin, ya el kaidelerin, ya soyalizm gibi ideolojilerin veya da yeni ateistler gibi militanların ellerine düşüyor. Ve bunların hepsi sonuçta nefret, baskı, yasak vs. üretir.

      Yani belirsizlik güzeldir. Belirsizliği herkesin içselleştirmesi gerekir. Şu ya da bu duruşu kabullenmiş, doğruluğuna inanmış olabilir ama kendisinin haklı olmama ihtimalini, karşısındakilerin de aptal olmadığını ve kendisinin gördüğü ve düşündüğü şeyleri görmüş, düşünmüş ama kabul etmemiş olabileceğini de anlaması gerekiyor. Demokrasi, hoşgörü, çoğulculuk ancak bu şekilde mümkün olur.

      Belirsizliğin olmadığı yerden, sadece mutlak doğrulardan baskı, nefret ve şiddet dışında bir şey çıkmaz, bu doğrular ister dini olsun, ister din dışı.

      Sil
  3. Ölümde bile eşitlik yok aslında. İki terminal kanser hastasıından zengin olan daha az acı çekerek ölür, çünkü daha kuvvetli uyuşturucu ilaçları daha sık alabilecek parası vardır.
    Said Nursi'nin bu aleme bakışı bize hiç bir şey anlatmaz. Zaten olayları istediği gibi okumuştur. Bazen dünya adaletsiz bir yerdir (=demek ki bir mahkemeyi kübraya bırakılıyordur) bazen ise dünyada hep şefkat ve hikmet görür.
    Dinin ve satıcılarının bize, İsa beye aslında anlatacağı hiç bir şey yok.
    Bilime de yok bir katkıları.
    Bizi kurallar ve ilkeler kurtarabilir ama bunları gözetmek belli bir toplumsal olgunluğu gerektirir. O da bizde yok.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Senin, kurallarının ve ilkelerinin de bana anlatacağınız hiç bir şey yok kardeşim. Tüm sorunları dinde görüyorsun ama bir gün ateist olsam yine seninle düşman olmak dışında bir ihtimalimiz yok (evet ateistler de bir birinden nefret edip düşman olabilir örneklerini vermemi ister misin?). Duruşun bunu zorunlu kılıyor. Zira bana saygı duymuyorsun, ben de sana, kurallarına ve ilkelerine saygı duymuyorum.

      Sil