Bülbülü Öldürmek – Harper Lee - Münferit Fikir Platformu

SON

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Bülbülü Öldürmek – Harper Lee





Not: Bu yeni konsepte normal yazılardan farklı olarak uzun bir şekilde ve detaylı olarak kitapların özetleri ve yorumlanması verilecektir. Kitabı okumayı düşünenler yazıyı, ilgili kitabı okuduktan sonra hafızalarını tazelemek için ya da yazarın yorumları için okuyabilirler. Detaylı bir inceleme olacağı için bol bol spoiler mevcuttur daha sonra kitabı okumayı düşünürseniz zevkiniz kaçabilir. Yazıyı okurken normal bir yazı psikolojisi ile değil de yeni bir kitaba başlıyormuş gibi başlarsanız daha rahat okuyabilirsiniz.

Bazı kitapların hem özeti hem de incelemesi olacakken bazı kitapların (roman tarzı) ise sadece incelemesi olacaktır. Kitabın sadece incelemesinin verildiği yazılar daha kısa olacak ve spoiler barındırıp barındırmadığı yazının başında belirtilecektir.

Günümüzde birçok güzel kitap olmasına rağmen insanın hepsini okuyacak vakti mevcut değildir, bu şekilde özet ve incelemeler ile hem diğer insanlara yardım edilebilir hem de münhasıran umutsuzluk, bunalım, travmalar, geçim derdi ve depresyondan dolayı şu dönemlerde kitap okumayan kişilere de bir kolaylık sağlanabilir.

Bilgilenmek her zaman önemlidir, bir çıkış yolu bulunamıyorsa yapılması gereken şey daha çok okumak ve bilgilenmektir. Daha önce 100 kitap okumuş birinin bir kitaptan çıkaracakları ile 1000 kitap okumuş birinin çıkarımları farklı olacaktır. Bu açıdan yazıların yorum kısmında kitabı okuyan kişiler fikir alışverişinde bulunabilir. Okuyucularımız eğer okudukları kitapların özetlerini ve incelemelerini paylaşmayı düşünüyorsa Münferit Fikir Platformu’nun bu konuda kapılarını sonuna kadar açıktır. Ayrıca müzakereli okuma için lütfen site üzerinden yapacağınız yorumlarınızı bizden esirgemeyin.

Bülbülü Öldürmek – Kitap İncelemesi

Öncelikle bu kitap dışında 3 kitabın daha özetini yazacağım. Eğer beğeniyorsanız, yıldız atabilir, Twitter’da Rt edebilir ya da like atabilirsiniz, site üzerinden de yorum atabilirsiniz. Dm de atabilirsiniz (@a_wolfenstein). Pek okunmazsa yazmaya devam etmeyi düşünmüyorum da 😊

Harper Lee 1926 doğumlu Amerikalı bir romancıdır. Otobiyografik öykülerden dönüştürdüğü Bülbülü Öldürmek kitabı 1960 yılında yayınlandı ve 1961 yılında Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Kitabın 1962 yılında aynı isimle filmi de yapılmıştır. Filmini henüz izlemedim. Lee’nin bu kitabı dışında bir kitabı daha bulunmaktadır. Lee 2016 yılında vefat etmiştir.

Romanın özetini vermeyi düşünmüyorum. Sonuç olarak özetinin bir önemi yok, okumak isteyen için akıcı bir roman. Yer yer verilen güzel mesajlar var, onları diyaloglarıyla birlikte ele alacağım, diyaloglarda spoiler vardır. Kitap özeti olmadığı için bol bol benim yorumlarım var o yüzden kendi yorumlarımdan ziyade kitaptaki diyalogları farklı bir renk ile gösterdim ki benim yorumlarımı okumak istemeyenler rahatlıkla o kısımlara bakabilirler.

Yazar romandaki olayları küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatmıştır. Baş kahramanlarımız küçük bir kız çocuğu Scout Finch (6 yaşında) ve onun abisi Jem Finch (10 yaşında) ve babaları Avukat Atticus Finch. Romanın en güzel yanı da olayları küçük bir kız çocuğunun bakışıyla vermesi, bu açıdan akıcı olan romanı okumak çok daha kolay oluyor. Çocukların neşesi, saflığı, merakı, iyi niyeti, dünyaya pozitif bakmaları romana işlemiş.

1861 yılında Amerika’da iç savaş çıkmıştır. Çıkma nedeni köleliğin Kuzey eyaletleri tarafından kaldırılmış olması ve Güney’den de bunu talep etmeleridir. Güney’in ekonomisi tarıma dayandığı için ve ucuz iş gücü olarak siyahileri çalıştırdıkları için köleliği kaldırmak istememiş ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir bunun üzerine iç savaş patlak vermiştir. Kitaptaki olaylar ise 1930’lu yıllarda Amerika’nın güney eyaletlerinde küçük bir kasabada geçiyor. Yani iç savaştan 90 yıl sonra.

Kitaptaki güzel mesajlara geçersek:

Kitabın bir bölümünde baş kahraman Scout Finch (6 yaşındaki kız çocuğu) ile yaşlı Bayan Maudie konuşurken, Maudie ona, radikal Hristiyanların “kendisinin cehenneme gideceğini söylediğini” belirtiyor. Nedeni ise yaşlı Maudie’nin dışarıda çok vakit geçirmesi ve evde oturup İncil okumak yerine bahçesindeki çiçeklerle ilgilenmesiymiş. Maudie radikallerin insana zevk veren her şeyi günah gördüklerini belirtiyor.

Küçük Scout’un bu sözler üzerine İncil’e olan inancı zayıflıyor ve “olamaz siz benin tanıdığım en iyi insansınız neden cehenneme gideceksiniz” diye tepki veriyor. Maudie ise vaftizcilerin (radikaller) kadınları doğası gereği günahkâr olarak gördüğünü belirtiyor. Küçük Scout bunun üzerine Maudie’ye evinden hiç dışarı çıkmayan komşularının neden dışarı çıkmadığını soruyor? Babasından öğrendiği sözle “sen insanları ne kadar çok seversen Tanrı da o kadar çok severken” neden insanlar dışarı çıkmaz ve evinde yaşar diyor. Maudie bunun üzerine “Bazen bir adamın elindeki İncil, babanın elindeki viski şişesinden daha tehlikeli olabilir” diyor. Bu çok güzel sözlerden sonra küçük Scout ama benim babam içki içmez ki diye tepki veriyor. Maudie “bazı adamlar vardır, o adamlar öbür dünya ile o kadar meşguldürler ki bu dünyada yaşamayı hiç bilmezler; şu sokağa bak, sonucu görürsün.” diyor.

Bu küçük diyalogun anlattığı birçok şey var. Öncelikle yazar bu kısımda zihni hiçbir ideoloji, fikir ve dogma ile kirlenmemiş saf bir çocuğu hakem rolüne sokuyor. Kitap boyunca zaten ana kahramanlarımız küçük çocuklar olduğu için tüm mesajlar onlara veriliyor, onların zihin dünyasında bu mesajlar tartılıyor.

Daha altı yaşındaki bir çocuğa garip ve yanlış geldiği için -ki burada bana göre altı yaşındaki çocuk içimizdeki saf vicdanı temsil ediyor- bu fikirlerin kabul edilemez olduğu beyan ediyor. Ayrıca gördüğünüz gibi çocuk benim babam hiç içki içmez ki diye tamamen bir çocuğun vereceği tepkileri veriyor, bu da kitapta en güzel mesajlar verilirken bile tebessüm etmenizi sağlıyor.

Peki buradan çıkan fikirler neler? Bir din olan Hristiyanlıkta farklı yorumların söz konusu olduğu, bu yorumlardan bir tanesi göre: 1) Kadının doğuştan yada doğası gereği kötü olması 2) Zevk veren şeylerin günah olması 3) Evde oturup İncil okumanın en önemli şey olması 4) Sen ne kadar merhametli ve sevgi doluysan sana o sevgiyi veren Tanrı düşüncesi 5) Bazen bir adamın elindeki İncil, babanın elindeki viski şişesinden daha tehlikeli olabilir düşüncesi 6) Bazı adamlar vardır, o adamlar öbür dünya ile o kadar meşguldürler ki bu dünyada yaşamayı hiç bilmezler düşüncesi 7) Bir çocuğun ibadet eden kişilerden ziyade insanı ilişkileri iyi olan kişileri sevmesi.

Bu fikirlerin hepsi Müslüman olmamıza rağmen ve Türkiye’de yaşamamıza rağmen bizim de karşılaştığımız bize de nüfus etmiş, bizde de hala tartışmaları yapılan fikirlerdir. Roman bir makale olmadığı için yazar bu fikirleri kitapta tartışmıyor, kendi durduğu yeri satır aralarında belirterek, bu fikirleri 6 yaşındaki bir kız çocuğuna sorgulatıyor. Romandan bu noktada öğrendiğim şeyler bu fikirlerin Hristiyan ve Batı dünyasında da tartışıldığı, onların da bize benzer fikirleri tartıştığıdır. Kitabı okuduktan sonra da aklıma gelen soru: Peki neden birbirimize benziyoruz?

Diğer yandan altı yaşındaki bir çocuğa bu fikirleri sorgulatarak yazar ne mesajı vermek istiyor? Belli bir yaştan sonra aldığımız eğitim, okuduğumuz kitaplar, ailemizden gördüğümüz gelenekler ve toplumsal normlar ile o berrak saf vicdan ve aklımızı zamanla kaybettiğimiz mesajını mı vermek istiyor?

Hayattaki çoğu olayda doğruyu bulmak için ve kendi durduğum noktayı tekrardan kontrol etmek için kullandığım yöntemlerden biri de empati yapmaktır. Ama her olayda kesin yaptığım empatilerden biri, kendi çocukluk günlerimdeki zihnime gitmektir ya da bir çocuk gibi olaylara bakmak için çocuk zihnine empati yaparım. Yani çocuk gibi düşünmeye çalışırım. Olaylara yukarıdan bir çocuk gözüyle bakmak ya da bazen bir uzaylı gözüyle bakmak, gündelik hayatın dayattığı algılardan uzak olarak olaylara bakmak.

Mesela kardeş katli mevzusunu bu sayede aşmıştım. Çocuk zihnine göre bu bir vahşet ve hiçbir açıklaması yok. Ama yetişkin biri olarak baktığımda çok rahat bir şekilde o çocuğa: “şimdi anlayamazsın sen ama zamanla anlarsın”, “bilmediğin şeyler var”, “kardeşini öldürüyor ama bir sor niye öldürüyor”… gibi şeyler diyebilirdim. Evet yetişkin zihninin ürettiği hastalıklı sözler bunlar, aklımız ve beynimiz gelişse bile yanlış malumatlar ile saf vicdanımızı baskılamak için bulduğumuz sözler. Kimi zaman yanlış bilgi ve kitaplar ile iyi şeyler öğrendiğimizi sanıp o saf vicdanı aklımız ile bastırıyoruz. Kimi zaman da toplumsal normlar, fark etmeden bize okulda, medyada öğretilen çarpık sloganvari düşünceler ile… “Türkiye şartları bunu gerektirir” bir çocuğa bu sözü izah edemezsiniz.

Diğer yandan olaylara ahiret açısından bakmak da bu bakış açısını sağlayabilir. Mesela Allah bu dünyaya zerre kıymet vermeyin diyor ve bazı kurallar koyuyor, çok bariz kurallarından iki tanesi “öldürmeyeceksin” “çalmayacaksın”. Şimdi buna istisna getiren bizim kirli aklımız. Yukarıdaki kardeş katli olayında da buna istisna getiriyor. Çünkü insan oğluna göre daha kötü şeyler olmasın diye hafif kötü şeyler tercih edilebilir. Ama Allah açık açık diyor bu dünyanın zerre önemi yok, yani yıkılsın Osmanlı devleti yarın o büyüyen kardeş yüzünden, bunun benim için bir önemi yok diyor. O kardeşi öldürmediğin için yarın iç savaşta binlerce insan da ölebilir, bunun da benim için önemi yok diyor, ölüm kötü bir şey değil diyor. Ben size benim koyduğum kurallar etrafında bu oyunu oynamanıza izin veriyorum diyor. O kardeşi öldürmeyeceksin ve o belirsiz riskli geleceği yaşayacaksınız, kurduğunuz devleti en tepeye koyup, en önemli şey devlettir diyemezsiniz, en önemli şey benim kurallarımdır diyor. Ölmeniz, yıkılıp gitmeniz, yoksul olmanız… bunlar benim için önemli değil, bunların hepsi imtihan bu imtihanlar başınıza gelmesin diye kurallarımı çiğneyemezsiniz diyor. 1 insan hayatı ile 1000 insan hayatını kıyaslayamazsınız diyor, soyut şeyleri somut şeyler gibi (elma, armut) terazide tartamazsınız diyor. Başkası çalıyor ben de çalacağım diyemezsiniz. Çalanların düzenini yıkmak için benim de çalmam gerekir diyemezsiniz diyor.

Çocuk gibi bakmak gerekiyor, bir çocuğun aklına bu tip istisnalar, akıl yürütmeler asla gelmez. Bir çocuğa izah edemeyeceğiniz şeyleri yapmamak gerekiyor. “Acırsak acınacak duruma düşeriz” bir çocuğa mesela bu sözü asla izah edemezsiniz. Komşunuz zor durumdayken ona yardım ederken, Suriyelileri dışlamanızı ona izah edemezsiniz. Bayrak şiirini ona izah edemezsiniz. Başörtü ile üniversiteye girilmemesi gerektiğini ona izah edemezsiniz. Örnekler çoğaltılabilir, hele günümüzdeki çoğu olayın izahı yok. Ancak zorunlu eğitimde o çocuğun saf vicdanını 10 senede değiştirmeye çalışabilirsiniz ama o çocuk o okula gitmeden önceki haline bugün yapılan hiçbir şeyi onaylatamazsınız.

Diyalogda değinilen noktaları ele alırsak:

1)    Kadının doğuştan ya da doğası gereği kötü olması

Bu düşünce biçimi Müslüman arasında da mevcuttur. Havva validemiz yüzünden cennetten kovulduk düşüncesi buna paraleldir.

Peki hem Müslümanlar hem Hristiyanlar da neden böyle bir görüş var? Sonuç olarak iki dinde de bu düşünceyi savunan bir kesim var. Ya ikisi de Allah’tan gelen din olduğu için bu paralellik var ya da ikisinde de böyle bir algı yoktu daha sonra insanlar bu şekilde tahrif ettiler (İncil’i değiştirerek, İslam’da da hadis uydurma yoluyla ve ayetleri yanlış yorumlayarak).

Mantıken imtihan dünyasında kadının doğuştan ya da doğası gereği kötü olması imkansızdır. İslam’ın ana kaidelerine terstir. Hristiyanlığın bozulmamış (burada bozulduğunu direk varsaydım tam olarak değiştirilmemiş İncil var mı bir fikrim yok) halinde de böyle bir düşünce biçimi olamaz, çünkü imtihana zıttır. Ayrıca kadın gibi erkeğe nazaran güçsüz olan bir kesimin mazlumun yanında olan bir din tarafından (Müslümanlar ilk kölelere sahip çıkmıştır) doğuştan kötü ilan edilmesi onların üzerindeki baskıyı ve zulmü daha da artıracaktır, hiçbir Allah’tan gelen din böyle bir düşünceyi ortaya koymaz. Tam tersi kadınlara pozitif ayrımcılığı savunmalı ki, mevcut durumdaki eşitsizlik, eşit bir noktaya gelsin.

Pozitif ayrımcılık normalde kâğıt üstünde (kanunlarda) ve teoride eşit olması gereken kesimlerden, bir kesim uygulamada eşit değilse, uygulamada eşit hale gelmesi için o kesime diğerine nazaran daha fazla hak verilmesidir. Anayasamızın 10. maddesine göre:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.  Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Görüldüğü gibi teoride ve kanunlar önünde eşit olduğu kabul edilen kadın ve erkeğin eşitliğini yaşama geçirmek için kadınlara pozitif ayrımcılık yapılabileceği anayasada yazmaktadır. Bu maksatla alınacak tedbirlerden kasıt erkeğe nazaran daha çok hakka sahip olmalarıdır ve bu da eşitlik ilkesinin istisnasıdır, aksi halde bir kanun ile kadına daha çok hak verseniz o kanun eşitlik ilkesi gereğince iptal edilirdi. Gene başka kesimlere de pozitif ayrımcılık yapılacağı belirtilmiştir.

Şimdi düşünelim kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, kadının hiçbir değeri olmadığı ve utanç kaynağı olduğu bir toplumda (İslam öncesi toplumda bu saydığım üç şey ne kadar yaygındır bir fikrim yok ama kadının değersiz olduğunu da mantıken belirtebiliriz) siz kadının hakkettiği değeri almasını istiyorsanız kadına pozitif ayrımcılık mı yaparsınız yoksa kadın doğası gereği kötüdür mü dersiniz?

Peki İslam öncesi Arap toplumuna neden bir peygamber gönderilmiştir? Çünkü din tamamen unutulmuş tezi önü sürülür değil mi? Yani din tamamen unutulunca insanlar kendi hayvani duygularına göre yaşamaya başlayınca kadınların diri diri gömüldüğünü görüyoruz. Din yoksa insanlar hayvani yaşar demek istemiyorum, ama dinden önce de açık bir şekilde güçlünün sözünün geçtiği ve kadınlar güçsüz olduğu için ezildiği ortadadır. Bugün batı toplumları nasıl oluyor da kadın haklarında bu kadar ileri iken, o gün dinin unutulduğu bir toplum bu kadar geriydi araştırılması gerekir. Ama sonuç olarak şöyle bir çıkarım yaparsak din unutuldukça insanlar zayıfa eziyet ediyor, bu durumda İslam dini peygamberi Hz. Muhammed (sav) vefat ettikten sonra da uydurma hadislerin kadına hak veren değil, kadını aşağılayan tarzda olması beklenir. Aynı şekilde Kuran’ın ayetlerini de kadını aşağılayan şekilde yorumlamak mümkündür, bu yorumlar da dinin tahrifini gösterir. Ve insanoğlunun fıtratı buna müsaittir, çünkü insan zaten tarih boyunca zayıfa zulmetmiş güçlüye tapmıştır, bu açıdan bir din tahrif edilince de tahrif edilmiş din de insanoğlu o hayvani duygularını öne çıkaracak ve eski haline dönmek isteyecektir.

Yani benim görüşüm Hristiyanlık ve İslam’da bir kesimde kadına karşı böyle aşağılayıcı bir bakışın olmasının nedeni insanoğlunun hayvani fıtratından dolayıdır. İkisi de Allah’tan gelen dinler olduğu için böyle bir bakış var, tezini kabul edersek Allah’ın da kadını aşağıladığını kabul etmek gerekir. Bu ihtimal sıfır olduğu için bu sefer de Hz. Muhammed ve Hz. İsa bir din uydurdu, bu dinler birbirine benziyor çünkü ikisi de insan ve yaşadıkları dönemin koşulları az çok benziyordu dememiz gerekecektir. Ya da biri diğerinden kopya çekti dememiz gerekecektir. Hz. Muhammed, döneminin koşullarından etkilense kadına onca hak vermezdi görüşündeyim, diğer yandan Hristiyanlıktan da kopya çekecek kadar o dini bildiğini de düşünmüyorum. Yani iki din de sonradan bir kesim tarafından tahrif edildiği için ikisinde de böyle bir radikal kanadın olduğunu düşünüyorum. Tahriflerde genelde iyi yönde değil tam tersi insanın tarih boyuncaki fıtratına uygun olarak mazlumun aleyhine olacak şekilde olmaktadır. Ayrıca tahrif edilmiş dinin toplumda alıcısı vardır çünkü insanoğlu eğitilmediği sürece bu şekilde hayvani düşüncelere sahiptir ve bunları benimser.

Bu noktada hadislerin ve tefsirlerin tekrar gözden geçirilmesi düşüncesindeyim. Bu görüşe karşı çıkanlar tarih boyunca zaten gözden geçirildi ayıklandı görüşündeler. Tamam ama hala güce tapan, kadını ikinci sınıf gören, devleti kutsayan hadis ve tefsir yorumları varsa bu iyice ayıklanmadığını gösterir. Ama bu görüşe karşı çıkanlar ayıklayan kişilerin çok büyük alim olduğunu ve seçilmiş müceddid olduklarını söylüyor, ben ise ayıklanmalı diyerek onların da sıradan birer insan olduklarını ve kendi yaşadıkları dönemde Emevi sultanlarından ve dönemim kadına bakışından etkilendiklerini için bu tip hadisleri ayıklayamadığını düşünüyorum. Senin ayıklanmalı dediğin hadisler 1000 yıldır literatürde var, eee o zaman 1000 yıldır insanlar yanlış dine mi inanıyormuş gibi karşı argümanlar da mevcuttur. Ama Ebu Hanefi’ye göre zaten bu argümanların hepsi boştur, o kendi talebelerine kendini eleştirtmiş ve onlara hak vermiştir ve hiçbir zaman da İslam budur dememiştir, ben böyle anladım demiştir. Ayrıca İslam’ın muğlak kalması farklı yorumlara açık olması ayrı bir tartışma konusudur.

Cahiliye devrinin kadına bakışının cahillikten, kitap okumamaktan ve güçlülerin egemen olduğu bir toplum olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. Bugün batı medeniyetleri ise ne cahiller ne kitap okumamazlık yapıyorlar ne de güçlüleri toplumda egemen, böyle olunca da kadın hakları onlarda gelişiyor.

2)   Zevk veren şeylerin günah olması

Maalesef bu görüş de Müslümanlar arasında mevcut. Helal ve haramlar belliyken neden sürekli bazı şeylerin haram sayıldığı konusunda bir fikrim yok. Mesela müzik dinlemek neden bazı Müslüman ülkelerde haram olarak görülüyor? Ne mantığa ne akla uygun. Birçok faydası mevcut müzik dinlemenin. Hal böyle iken ne zararı var da İslam onu yasaklamış olsun?

Burada “boş iş”, “malayani şeyler” gibi kavramları da ele almak gerekiyor. Neye göre kime göre boş iş? Dünyevi manada boş iş ne demektir? Protestanlar bu konuda üretime fayda sağlamayan işleri boş iş olarak görüyorlar. Kalvinistlere göre sanat boş bir iş, onun yerine üretim yapılmalı. Peki üret üret nereye kadar? Kapitalizmi doğuran fikir de bu değil mi? Ormanlar boş iş, yık ve fabrika kur diyerek dünyayı mahvetmedik mi? Niye bu kadar çalışmalıyız ve üretmeliyiz, gezmek tefekkür etmek önemsiz mi? 11 ay çalış 1 ay tatil yap, sürekli yeni şeyler üret fikri ne kadar doğru? Gerçekten neyi üretiyoruz ihtiyacımız olan şeyleri mi? Yoksa reklamlar ile o şeylere ihtiyacımız var gibi mi gösteriliyor ve ürettiğimiz şeyleri kalitesiz malzemeden üretip tekrar tekrar satmak ne kadar mantıklı? Tarım toplumu bitip, sanayi toplumuna geçmemize rağmen neden 5 gün mesai var? Diğer devletlerden daha güçlü olmalıyızı hedefleyen kapitalist ABD’nin yaptıkları ne kadar mantıklı?

Bir film izlemek niye boş bir iş olsun, eğlenmek ve gülmek kötü mü? Mutlu olmak kötü mü? Sanata karşı çıkma Müslümanlar arasında da yaygın. Tarikatlar ve cemaatlere, kuran kurslarına, camilerdeki kurslara, diyanetin yaptığı aktivitelere baktığınızda belli şeyler öteleniyor ve eğlence olarak görülüyor. Gündemlerine almıyorlar, gündemleri her zaman başka şeylerle dolu, İslam dünyasının bu halinden dolayı, tekrar Osmanlı gibi büyük bir devlet olmak için… vs. tarzı başlayan cümleler ile baya bir şey günah sayılmasa bile boş iş olarak görülüyor. Bu duruma Allah’ın bizi dünyaya neden gönderdiğinin tam olarak anlaşılamamasının sebep olduğunu düşünüyorum.

Sanata, eğlenmeye, mutlu olmaya, dünyayı gezmeye, dinlenmeye vaktimiz yok bizler birer mücahidiz ve boş duramayız tarzı bir görüş ile robotlaşan, donuklaşan, duygusuzlaşan, hedefe kitlenen amok koşucuları. Ve bunu fedakarlık sanma…

Vicdan zorbalığa karşı (Stefan Zweig) kitabında Hristiyanlıkta da mevcut olan bu bakış açısı eleştiriliyor okumanızı tavsiye ederim.

Diğer yandan “zevk” kavramı da ele almak gerekiyor. Bazı Hristiyanlarda ilginç bir şekilde zevk veren her şeyden uzak dur görüşü hakim, hatta cinsel birliktelikte zevk almayı haram sayıyorlar ve bunu sadece çocuk yapmak için zevk almadan yapılması gereken bir eylem olarak görüyorlar.

Zevki hor görenlerde acıya tapma da söz konusu, Hristiyanlar bu konuda kendini keskin zincir ile zincirlerken, Müslümanlarda da sürekli ağlayalım acı çekelim düşünceleri hakim olabiliyor. Mesela Fethullah Gülen’in çoğu vaazında çile, ızdırap gibi düşünceler hakim ve bunları övüyor, kendisinin çok çekmediğini düşünüyorum ama onun yüzünden ben bu düşüncelerden etkilenip kendi kafamı kırıyordum. Kişisel gelişim kitaplarında çoğu argümana ters olan bu ızdırap insanı modeline göre ağlamak gülmekten daha iyidir. İkisini eşit görmez. Hayatta mutlu olmak, gülmek varken, çile ve ızdırap çekmeye çalışmak dünyadaki tüm sorunları düşünmek beni öyle bir hale getirmişti ki stresten birçok hastalığa yakalandım ve depresyon hapı kullanmaya başladım. Bu dünyada stresten ölmek nasıl Allah’ın muradı olabilir ki? Şu an dünyada emin olun binlerce cinayet, tecavüz ve soykırım yapılıyor. Bunu sürekli düşünürseniz evet yemek bile yiyemezsiniz ve sonunda ölürsünüz. Bunu sürekli düşünmemiz gerektiği öğüt verenler ise çayını höpürdetir ve dibinde kalan artığını müritlerine verip zevkten dört köşe olur.

Burada bir parantez açarak belirtiyorum ki: (Bu konuyla ilgilide onca habere rağmen resmi bir açıklama gelmediği sürece yemişleri değil çayı verdiğini kabul edeceğim çünkü çayını uzatıyor ve onu alıyorlar daha henüz bir yudum almasına rağmen, ayrıca Gülen’in takkesi, Gülen imzalı saatler, iç çamaşırları vs. onca insanda olması ayrı bir delil, herkesin çocuğuna isim vermesi ayrı bir delil, çayının arta kalanını verebilecek zihniyette olduğuna, diğer yandan yemişleri bile verse bundan gurur duymak diğer kişilerin de alan kişiyi kıskanması ayrı bir vahamet, tabanının bu vahim durumdan haberdar olmak için Twitter’a bile girmeyi bilemeyip kendine müceddid denilmesini izin vermek de gene bir o kadar sıkıntılı, teknolojiyi kullanmayı bilmeyen biri ne lider olabilir ne müceddid, yaşlıların bu duruma rağmen ölünce gençlere yol vermesi zaten onların ihtiraslarını gösterir. Yaşlı bir Profesör de bugün Twitter kullanamaz, ama haddini bilir ne liderlik yapar ne de her konuda bilgiliymiş gibi konuşur ve gelen soruları cevaplar. Bugün tarikat ve cemaat liderlerine her konuda soru soruluyor hatta hangi üniversiteye gitsem daha hayırlı olur gibi metafizik geleceğe dair sorular soruluyor onlar da en çok böyle şeylerde söz söylüyorlar. Dünya politikası, gizli oyunlar uzmanlık alanları oluyor ama burunlarının dibindeki adam Akıncı üstünden çıkınca bilmiyorlar nedenini kandırıldık diyorlar, sosyal medyayı geçtim bilgisayar bile kullanmayı bilmeyen kişiler hadlerini bilmezlerse bu yüzyılın müceddidi değil soytarısı olur ancak.)

Yazımı okuyan ve beğenen 3-5 kişi bile beni mutlu ediyor acaba içtiğim çayı kapışan insanların olması nasıl bir duygu yaratırdı bende nasıl bir zevk acaba? Genelde hayatta hiç mutlu değil sürekli acı çekiyor kendi halinde ihtiyar denilen bu tip kişilerin böyle zevkleri var: bir ülkede olan her şeyi bilme, kararlara etki etme gibi zevkleri... Age of Türkiye gibi aslında hayat onlar için bir Age of Empires oyunu, oyundan aldığım zevkle bir kıyaslama yapıyorum da, 15 Temmuz’un bile çoğu kişinin bilmediği sırlarını bilmek, satranç tahtasında piyon ya da vezir olmadan onları kontrol eden el olmak ne kadar zevkli bir şey olmalı ki insan ahiretini bile satıyor bu uğurda.

Zevk veren şeylerin günah olarak görülüp onlardan uzak durulması irade terbiyesi olarak da görülüyor. İnsan bu sayede iradesini güçlendirebilir, ama Allah’ın muradı çok güçlü bir irade midir? Sıcak duş yerine soğuk duş alarak da güçlü bir iradeye sahip olabilirsiniz. Ama neden bunu yapacaksınız ki? Hayatta hiçbir zevki tatmayalım ne kadar mantıklı bir düşüncedir? Helal dairesi keyfe kafidir görüşü varken, yeni yeni haramlar çıkarmak ne kadar mantıklıdır? Ya da ne haram ne helal olan şeyleri helal olarak mı yorumlamalıyız yoksa haram olarak mı?

6) Bazı adamlar vardır, o adamlar öbür dünya ile o kadar meşguldürler ki bu dünyada yaşamayı hiç bilmezler düşüncesi

Bu söz de 2. kısımla alakalı, zevklerden kaçıyorlar hepsini günah görüyorlar. Dini olabildiğince kendileri için zorlaştırıyorlar. Peki din ne içindir?

Din bir amaç mıdır yoksa insan için bir araç mıdır? Din insan için midir yoksa insan din için midir? Bu mevzu tartışmalı bir alan ve insanın Allah’ın halifesi olduğunu ve daha mutlu ve güzel ve kaliteli bir yaşam ve ahiret için dine ihtiyacı olduğunu bu noktada dinin insan için bir araç olduğunu savunanlar var. Amaç olduğunu savunanların argümanlarına hiç denk gelmedim. Galiba onlar böyle bir ayrıma girmiyor, din benden eşcinsellerin ve kafirlerin öldürülmesini istemiş gibi saçma ve yanlış argümanlar ile istemedikleri şeyleri Allah için yapıyorlar. Sanki onlar Allah’ın bu dünyadaki askerleri, emir kulları Allah kendi yapamadığı işleri onlara yaptırıyor.

İslam orta yol dinidir, İslam da böyle şeyler yok diye bu konuyu kesip atabilirsiniz. Ama çoğu hoca oyun oynamayı günah sayabilir. Burada müthiş bir zıtlık görüyorum. Vaazlarda günümüzün en büyük problemi olarak sosyal medya, oyunlar, kadınların sesli gülmesi sayılabiliyor. Gerçekten ne zaman camiye gitsem bunları duyuyorum.

Bugün sosyal medyanın birçok faydası var, birçok farklı fikri ve düşünceyi, doğru haberleri oradan elde edebiliyoruz. Oyunlar ise tartışmalı bir alan, bazıları bağımlılık olduğunu söylüyor diğer yandan verdiği mutluluk tartışılmaz. Arkadaşlarınız ile kafeye gidip konuşmak da bir eğlencedir, oyun oynamak da birini yapan hocalar diğerine niye karşı çıkar? Kokain gibi bir bağımlılığı ve zararı yoksa, mutluluk veren şeyler yapılır mantıklı olan budur. Eğer yapmazsanız yarın bir gün bir psikoloğa gittiğinizde hapın yanında size bunları yapmanızı o söyler. Erkeklerin kadınların gülmesine ise bu kadar takması garip. Artık kadınların gülmesi kadınlar açısından devrimsel bir eylem olarak görülüyor. Erkek egemen toplumunuzu, geleneklerinizi, saçma bizi baskılayan argümanlarınızı gülerek yıkıyoruz diyorlar.

3)   Evde oturup İncil okumanın en önemli şey olması

Bu görüşe göre en önemli şey Ahiret ise bu dünyada diğer kitapları okumaya ne gerek var? Sadece din kitabı okuyarak ibadet etmek gerekmiyor mu? Sürekli sevaplarımızı artırmak gerekmiyor? İslam’da bu görüş özellikle Afganistan’da, Pakistan’da müthiş yaygın. O yüzden modern okullara da bilme de karşılar. Malayani işler olarak görüyorlar, hafızlık yapıp sadece Kuran okuyorlar. Düşünmüyorlar ki herkes ilahiyatçı olsa kim doktorluk yapacak? Hepsi teker teker hastalıktan ölünce mi akılları başlarına gelecek?

Ayrıca Kuran-ı Kerim’de tüm her şeyin olduğunu, Kuran’ın sırlarına vakıf olabilirsek ışınlanmayı bile bulabileceğimiz görüşünü de savunuyorlar. Yani onlara göre her şeyin çaresi Kuran’ı Kerim’de, modern eğitime gerek yok. Bu yüzden tarikat ve cemaat liderleri o seçilmiş kişiler(!) hep ilahiyatçılardan çıkıyor. Çünkü onlar aslında her şeye vakıf oluyorlar(!). Bu açıdan bakınca ben de 18 yaşında olsam niye seçilmiş kişi olma şansımı geride bırakıp tıp okuyayım ki değil mi?

Hastalıklı bir düşünce aslında toplumu nasıl tehdit ediyor? Binlerce kişi ilahiyat okuyor sonra ihracata muhtaç duruma düşüyoruz.

Modern eğitime gerek var diyenlerin de bu konuda çıkmazı olabiliyor çünkü sürekli ibadet yapılması gerektiğini savunuyorlar. Öyle olunca ders notları aşırı düşük üniversite mezunları ortaya çıkıyor. Gülen cemaatindeki kişilerin %90’ı belki böyledir. İslam dinini ilahiyatçı kadar iyi bilmeliyiz görüşü ile de binlerce dini kitap okunuyor. Tabi ki bir arpa boyu yol alınamıyor çünkü okunan kitaplar 1. kaynak değil sürekli başkalarının yorumu olan Gülen ve Nursi’nin kitapları. Bu noktada bir kişi mesleğini mi en iyi şekilde öğrenip onu geliştirmeli yoksa mesleğini geliştirmeden vaktinin yarısını dini kitaplara harcayabilir mi? Kanser tedavisini mi bulmaya çalışsın yoksa Gülen’in kitaplarını mı okusun ya da 1. kaynaklardan okumak için Arapça mı öğrenmeye çalışsın?

Bu konuda çoğu kişi tek başına öğrenmek zor olduğu için bir mürşide bağlanmak gerektiğini bu sayede o mürşidin size dininizi öğreteceğini sizin de kanser tedavisine bolca vakit harcayabileceğinizi söylüyor. Bunu yaptığınızda da yarın bir gün terörist ilan ediliyorsunuz. Kandırılıyorsunuz, piyon olarak kullanılıyorsunuz. Diğer görüş yukarıda dediğim gibi modern bilimlerin zaten önemi yok diyor, onlara göre teknolojiyi geliştirmeye gerek de yok. Başka bir görüş ise İslam’ın özünün iyilik yapmak ve ibadet olduğunu söylüyor, ayrıca kanser tedavisine harcanan vakitte bir ibadettir diyor. Sen iyi insan ol; Arapça öğrenmeyi, tefsir okumayı, hadis analiz etmeyi falan bir kenara bırak diyor. Bunlar benim cevabını mutlak verebildiğim soruları değil.

4)   Sen ne kadar merhametli ve sevgi doluysan sana o sevgiyi veren Tanrı düşüncesi

İnsan kendi duygularına bakarak ben buysam Tanrı benden çok daha iyidir düşüncesi ile akıl yürütmesi. Aynı şekilde annenin çocuğuna merhameti buysa Allah’ın kullarına merhameti nasıldır şeklinde akıl yürütme. Küçük çocuk çok güzel bir akıl yürütüyor, ben insanları seviyorsam, Tanrı daha çok seviyordur, niye başka insanlar benim sevdiklerime cehennemlik diyor diyor. Bu bakış açısı bile IŞİD’i çürütmeye yeter.

5)   Bazen bir adamın elindeki İncil, babanın elindeki viski şişesinden daha tehlikeli olabilir düşüncesi

Çok güzel bir söz, büyük savaşları alkolikler bireysel günah işleyenler çıkarmıyor. Türkiye’ye elinde Kuran olanların verdiği zarar ortada, alkolik olanlar ile kıyaslanamaz bile.

Bazı insanlara alkol ve uyuşturucu hap bile verseniz kâfi gelmez o kişiyi bir robota dönüştürmek için eline kitap vermeniz gerekir. Kendi kitaplarınızı o kişiye vererek o kişinin beynini yıkayabilirsiniz. Alkol insanı hayvanlaştırıp bazı kötülükler yapmasını sağlasa da aklı başındaki bir adamı da gerçeklere kör edip her türlü kötülüğü yapmasını sağlamak ideolojiler ile mümkündür. Yani sadece İncil ile değil çoğu kitap ile bu sağlanabilir. Sadece dini kitaplar ile de değil bir sosyalist kitap ile de bir faşist kitap ile de bunu sağlayabilirsiniz.

7) Bir çocuğun ibadet eden kişilerden ziyade insanı ilişkileri iyi olan kişileri sevmesi

İbadetler neden ahlak ve insanlık üretmiyor? Neden daha çok ibadet eden kendini dünyaya kapamış bir Hristiyan değil de çiçekleriyle ilgilenen, komşularıyla iyi geçinen, ibadetini orta seviye yapıp günlük işlere ve aktivitelere katılan kişiler çocuklar tarafından seviliyor? Bu kısım da ayrı ve gerçek bir nokta. Çocuklar gerçekten kimleri seviyor? Ya da biz insanlar, gerçekten kimleri seviyoruz? Ben şahsen dinini gözüme sokan ibadetlerimi gözüme sokan kişileri sevmiyorum. Düne kadar da ibadet için insanların arasından ayrılıp kitap okumak ve ibadet etmek yaptığım ve sürekli yapmak istediğim bir şeydi. Burada onun çıkmazına değinmiş.

Aynı şekilde akrabaları tarafından sevilmeyen cemaat üyeleri de bu kapsamda değerlendirilebilir. “Hizmet işleri”ni bir nevi ibadet görüp akraba ilişkileri yani insani ilişkiler yok sayılıyor ve insanların gözünde garip durumuna düşüyorsunuz. Romanı okursanız bu tarz hareket eden sürekli evinde ibadetle meşgul olan kişiye çocukların ve diğer insanların bakışını görürsünüz. Sürekli hizmet işleri ile kendi fanusundan çıkmayanlara da aynı şekilde bakılıyor.

Küçük Scout: Sen zencileri mi savunuyorsun, Atticus (Babası)?
Atticus: Elbette savunuyorum. Zenci deme, Scout. Bu kabalıktır.
Küçük Scout: Okulda herkes öyle diyor.
Atticus: Bundan böyle o herkesten biri eksilecek.
Küçük Scout :E peki, benim böyle konuşarak büyümemi istemiyorsan, o zaman neden okula gönderiyorsun?

Evet nasıl oluyor da bizim için en değerli varlıklar olan çocuklarımızı tanımadığımız kişilere emanet ediyoruz, eleştirdiğimiz sisteme eleştirdiğimiz müfredata teslim ediyoruz. Bugün tarikat ve cemaatler de bu sayede büyüyor, insanlar çaresiz koyun gibi diğerleri ne yaparsa o da onu yapıyor, çocuğum geri kalmasın diye tanımadığı kişilere teslim ediliyor. Çünkü aileler yetersiz, donanımsız.

Scout’un babası Atticus bir avukat ve tecavüz suçlamasından sanık olan bir siyahiyi savunuyor. Atticus güzel bir sözü var “Daha başlamadan yüz yıl önce davayı kaybetmiş olmamız demek kazanmaya çalışmayacağız anlamına gelmez.”

Yani toplum zaten o siyahiyi suçlu ilan etmiş, hiçbir savunmayı dinlemeyi düşünmüyor. Çünkü o bir siyahi ve tecavüzle suçlayan kişi de bir beyaz, tartışma bitmiş hüküm verilmiştir.

Atticus sadece toplum tarafından değil, kendi akrabaları tarafından da dışlanıyor ve bir siyahiyi savunduğu için hakaretlere maruz kalıyor. Aynı şekilde insanlar evlerinde Atticus ile dalga geçtiği için, küçük çocuklar da Scout’un yanına gelince zenci hayranının kızı diye ona laf sokuyorlar ve onu dışlıyorlar. Ebeveynlerinden duydukları şeyleri Atticus’un küçük kızına söyleyerek onu rahatsız ediyorlar.

Bugün de yaşanan şeyler aynı: tweet linki , aynısını yaşayan Khk’lılar da vardı, onların tweetlerini bulamadım.

Sıfatları çıkarınca gerçekler kalır.

Bir siyahiyle ilgili bir şey olduğunda aklı başında insanların neden akıllarını kaçırdıklarını anladığımı söylesem yalan olur.

Siyahi yerine, istediğiniz şeyi koyabilirsiniz bugünün koşullarıyla. Kürt, Suriyeli, Ermeni, Alevi, LGBT, Başörtülü, Reformist, Solcu, Khk’lı, Çinli için Uygur, İsrail için Filistinli vb.

İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır. Kitap ismini bu sözden alıyor, küçük kız ilk kez babamın yapması günah olan bir eylemden bahsettiğini duymuştum diyor.

Atticus: ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.

Atticus çok hakperest vicdanlı bir avukat, çok katı prensipleri var onların temel taşı da bu cümleden geliyor, kendisiyle barışık olup vicdanının rahat kalacağı kararları veriyor. Çoğunluğa bağlı olmayandan kastı, Amerikan yargı sisteminde halktan seçilen jürilerin kimin suçlu kimin masum olduğuna karar vermesi, gene aynı şekilde ülkede cumhuriyet sistemi var çoğunluk kimi seçerse onlar yönetici oluyor. Bu açıdan çoğunluğa bağlı değil benim vicdanım diyor, vicdanım rahat, bir siyahiyi savunurken diyor ben buna bakarım diyor. Atticus Ohal zamanı bir Khk’lıyı savunan ama Khklılar ile hiç alakası olmayan kişileri aklıma getirdi. Küçük çocukları “ama herkes onlar suçlu diyor” diye babasının tek başına kaldığını belirtiyorlar, o da vicdanımın sesini dinliyorum diyor.

Küçük kıza “zenci hayranı” diye laf söylüyorlar, o da söyleyen kişiyle kavga ediyor. Kız anlamını bilmiyor “ama sümüklü der gibi yaptı yüzünü” diyor, ben de onla kavga ettim diyor. Sonra babasına bunun anlamını soruyor ve kötü bir şeymiş gibi “baba öyle değilsin değil mi” diyor. Babası ise “niye olmayayım bu kötü bir şey değil” diye cevap vererek kızına durumu anlatıyor.

Bu durum da yukarıda linkini verdiğim tweete benziyor.

Küçük oğlan arkadaşına “yeteri kadar inançlı biriysen ateş seni yakmaz” diyor. Kastettiği gerçek hayattaki ateş.

Bu anlayışta ilginçtir Müslümanlarda da var. Aynı şekilde küçükken din hocaları gerçek imanı elde eden kişi zehir içer zehir onu etkilemez diyordu. Öyle olunca çarpık bir anlayış gelişiyor. Biz eğer gerçek imanı elde eden kişiler olursak bizden müteşekkil bir ordu o zaman yıkılamaz. O zaman bilimi boş verelim imanımızı artıralım. Hatta Cengiz’in ordularının herkesi mahvettiği ama Konya’ya gelince Mevlana’yı öldüremediklerini anlatırlardı. Gerçek imanı olan kişi bir anda Marvel karakterine dönüşüyor ve Hulk gibi bir şey oluyor. O zaman bilime ne gerek var ki? Zaten her konuda bunu diyorlar, gerçek manada namaz kılan bir yönetici ülkenin başına gelirse o ülke düzelir gibi argümanlar da bunun tezahürü. Normalde ciltlerce kitap vardır bir ülke nasıl idare edilir diye, tüm bunları bir kenara bırakıp iki kelimeyle her şeyi çözüyorlar: “gerçek iman” “Gerçek imana sahip şunun gibi 10 kişi ver, dünyayı fethedeyim.” O kadar cahilce laflar ki. Demokrasiyi anlamış bir birey, bilimin derinliğini görmüş bir kişi bu işlerin 10-100 kişiyle olmayacağını bilir. Bu tarz kişiler zaten bunu anlayamadığı için yarın bir gün lider ve yönetici olduklarında da gerçekten 10 kişiyle her şeyi yönetmeye çalışıyorlar, istişare ettikleri kişi sayısı da öyle 10 kişi oluyor.

Siyahlar arasında da az da olsa ırkçılar var, küçük çocuklar siyah kilisesine gittiğinde bir siyah buna tepki veriyor.

Afro-Amerikan kilisesi kavramı da bana, dindeki siyasi nedenler dolayısıyla oluşan ayrılıkların farklı camiler kurmaya kadar gitmesini hatırlattı. Şii cami, Cemevi, Almanya’da Diyanetin olmayan camiler vb.

Kilisede papaz, sarhoş edici içkilerin, kumarın ve tuhaf kadınların kötülüklerine karşı sürüsünü uyardı diyor küçük kız. Küçük kız beyaz kilisesinde de sürekli kadınların iffetsizliği konusunda vaazlar verildiğini belirtiyor. Kaçak içki satanlardan da daha kötüydük diyor. Niye hepsi kadınlara takmıştı diye sorguluyor.

Yukarıda dediğim gibi ben de ne zaman camiye erken gitsem vaazda hoca kadınların gülmesinden, kot pantolon giymesinden vs. bahsediyor. Hiç yorum yapmayacağım artık bu konuda, aynısının Hristiyanlarda da olması, tamamen erkek egemen toplumu gösteriyor dinin öğretileri falan hikâye. Kilisede kadınlar gene doğrudan muhatap alınıyor, camilerde muhatap ekseriyetle erkekler. Erkeklere galiba kızlarınızı ve eşlerinizi uyarın mesajı veriliyor. Türkiye’de çoğu erkeğinde bir lafı sözle anlatma ikna etme kabiliyeti yok, evde büyük ihtimal kavga oluyordur. Kadına şiddeti doğrudan doğruya artıran ifadeler bunlar. Nefret söylemine bile sokulabilir. Zaten yukarıda pozitif ayrımcılıktan bahsettim, olması gereken odur. Tam tersi zayıf bir grubu hedef almak her zaman kötü neticelere sebebiyet verir.

Kitapta pirinç Hristiyanları gibi bir tabir var. Asya’da pirinç istiyorsanız Hristiyan olursunuz denmiş açlık çeken Asyalılara, onlardan Hristiyan olanlara pirinç Hristiyanları deniyor.

Ne kadar aşağılık bir hareket, en büyük amacımız insanları gerçek tanrı olan İsa’nın tanrısını çağırmak diyen misyonerler, karşısındaki aç insanlara Hristiyan olun size pirinç verelim diyorlar, bu sayede o kişilerin ahiretlerini kurtardıklarını düşünüp mutlu oluyorlar. O kişiler de başta bunu istemeseler bile zaten zamanla çocukları asimile oluyor ki pirinç Hristiyanları gibi bir kavram var. Bu kılıç zoruyla Hristiyan yapmanın eş değeridir. Bugün o insanlara bu yaptıklarını sorsanız büyük ihtimal size bizim sayemizde bakın kendileri takkiye bile yapsa çocukları Hristiyan oldu ahiretleri kurtuldu, bunu yapmasaydık bu sefer hiçbiri kurtulamazdı diye kendilerini savunacaklardır. Dediğim gibi insan aklı her zaman vicdanını baskılayacak saçma gerekçeler bulabilir. Günümüzde de İslam’ı yayma faaliyetleri içinde olanlar bu tip dengeleri gözetmelidir. İnsanlara İslam’ı öğretmek ya da yaymak ya da sevdirmek için onlarla arkadaşlık kuranlar bu amaca matuf onlarla diyalog kuranlar, onları ilgilenme görenler bence tekrar düşünmeliler bu konuyu. En yukarıya dini yaymayı koyunca böyle saçma durumlara düşebilirsiniz. Vazife yeriniz değişince ilgilenmelerinizi başkalarına devretmek onları aramayı kesmek gibi… anlayan anladı. Dostluk olmalı ilgilenme gibi şeyler değil. Sevmediğiniz kişiler ile de kendinizi zorlayıp diyalog kurmaya çalışmayın. Dünyada 7 milyar insan var kaçına ulaşabildiniz sanki. Herkese güler yüzlü davranıp, ama hiç kimseyle gerçek dost olmayınca (olamazsın çünkü onu her haliyle kabul etmiyorsun, onu Müslüman yapmak için ya da cemaatine katmak için diyalog kuruyorsun, öbür türlü dostlukları bile malayani iş görüyorsun), hele bir de gizli işleriniz varsa takkiyeci sıfatını yapıştırıyorlar.

Atticus: “Ne olursa olsun çete denen şey insanlardan oluşur”

Siyahileri savunduğu için o siyahiyi ve Atticus’u öldürmeye gelen bir grup gözü dünmüş insana atıfta bulunarak çete diyor. Ama ne olursa olsun onlar da insandan oluşur, yani her zaman bir umut vardır. Her zaman bireylerin kalplerine ulaşabilir, onları mensup oldukları çetelerden gruplardan çıkarabilirsiniz. Nitekim olayımızda da küçük çocuklar çetenin liderinin kalbine ulaşarak onu ikna etmeyi başarabilmiştir.

Gene radikal Hristiyanlar “Kibirle gelen zulmetle gider” diye bayan Maudie’ye laf atıyorlar. O da yüreğinde neşe olanın yüzü de neşe saçar diye cevap veriyor. Yüzünün gülmesi, pozitif olması ve güzel çiçeklerden oluşan bakımlı bir bahçesinin olmasını kibir olarak görüyorlar. Küçük kız da hiçbir şeyi anlayamıyor ve niye neşeyi günah sayıyor Hristiyanlar diyor.

Afganistan’da medrese eğitimde öfke övülüyor ve intikam yeminleri edilip ne kadar öfkeli olduklarını söyleyerek öfke (Batı’ya karşı) kutsanıyordu.

Kitapta siyahi birini tecavüz ile suçlayan kişi beyazların toplumsal sınıfında en alta olan, çalışmayan eğitim almamış, suç işleyen, çöplükte yaşayan bir beyaz. Kitapta o yüzden şöyle bir yorum var: “tanık kürsüsündeki küçük adamı en yakın komşularından üstün kılan tek şey, sıcak suda çamaşır sodasıyla ovuldukları zaman beyaz olduğu ortaya çıkan derisiydi.”

Irkçılık yapmanın ne kadar saçma olduğunu ifade eden bir cümle. Buradaki ırkçılığı da sadece siyah-beyaz ayrımı olarak düşünmemek gerekiyor.

Tanık kürsüsündeki kızına bir siyahi tarafından tecavüz edildiğini iddia eden tanık, mahkemede siyahilerin mahallesinin dağıtılması gerektiğini, kendi evlerine yakın olduğu için onlardan çekindiğini, o çevrede yaşamalarının tehlikeli olduğunu ve mülkünün de değerini düşürdüklerini söylüyor.

Bu kısım aslında ırkçılığın sosyolojik yönünü gösteriyor. İnsanlar neden siyahları sevmiyor? Mevzu sadece deri rengi mi? Ya da bir ırktan olan kişi diğer ırktan olan kişiyi neden sevmez? Biz mi tercih ediyoruz ırkımızı?

Burada mülkünün değerinin azalmasına sebep olmaları ekonomik bir sebep ve insanların aslında paraya önem verdiğini gösteriyor. Gücü siyahilere yettiği için de onları eziyor, tıpkı gücü sadece eşine yeten birinin evde onu ezmesi gibi. Diğer yandan siyahiler dışlandığı için gettolaşmışlar ve onların toplu hareket etmesi onlardan korkulmasına ve çekinilmesine neden olmuş. Ayrıca kitapta gördüğünüz gibi siyahiler okumuyor, toplumsal olarak en alttaki işleri yapıyorlar, evlere gidip temizlikçilik yapıyorlar. Bir beyaz ile siyah zaten kafa olarak birbirine benzemediği için muhabbet de etmiyor. Nasıl zamanında beyaz Türkler başörtüsünü sadece evlerine gelen temizlikçi kadınlarda görüyorlardı ve bu bakış açısından da asla kurtulamadıkları için üniversitelerdekini hor görmeye başladılar. Beyazlarda siyahları müthiş bir şekilde hor görüyor. Beyaz ile siyah arasında müthiş bir kültür ve eğitim farkı oluşmuş. Beyaz biri için siyah demek zaten cahil, okumamış, geri kalmış, fakir demek. Daha düne kadar köleleri, şimdi ise kahyaları ya da temizlikçileri demek. Aynı kiliseye bile gitmiyorlar ki İslam’da cami kültüründe zengin-fakir makamlı-makamsız her insanın eşit olduğu yerdir saf düzeni, iş dine gelince herkes sadece kefenini götürür denir. Onlarda bu bile yok.

Beyazların en alt kesiminde olan biri, diğer beyazlar tarafından hor görülmenin acısını siyahilerden çıkarıyor. Ayrıca kitapta siyahiler ile evlenen kişilerin de dışlandığını, bir siyahi ile evlenmenin müthiş bir şekilde yadırgandığını görmekteyiz. Siyahiler köle değil ama, köleyken yaptıkları işleri yapıyorlar: dadı, temizlikçi, aşçı, kahya, pamuk toplayıcı vb. Avukat, hakim, doktor siyahi diye bir şey yok. Entelektüel bir siyahi de yok, beyazlar onları hor görüyor, bir beyaz ile konuşacak ortak konuları da yok.

Siyahi biriyle evlenen bir kişi var. Herkes onu hor görüyor hatta böyle bir karar almasını akıl kıtlığına bağlıyorlar, onunda elinde sürekli bir içki şişesi var. İşte bu adam aslında su içiyormuş. İçki falan içmiyormuş. Benim neden böyle yaşamak istediğimi anlayamıyorlar ve benim kararlarıma saygı göstermiyorlar diyor. Bu şekilde sarhoş gezerek onlara bir sebep veriyorum ve beni anlıyorlar diyor. Yani istediğim için bir siyah ile evlendiğimi ve melez çocuklarım olduğunu toplum anlayamadığı için varsın bana sarhoş bir budala olduğu için böyle yaptı desinler diye içki içiyorum diyor. Toplumda rahatlıyor ve neden böyle bir karar aldığımı anlıyorlar ve akıllarında soru işareti kalmıyor diyor. Diğer yandan bu sırrı sadece küçük kıza anlatıyor, çünkü siz çocuksunuz beni anlayabilirsiniz diyor. Diğer yandan küçük kızın arkadaşı mahkemede gördükleri karşısında midesi bulanıyor. Bu siyahi ile evlenen adam ise: “Bazı insanların hayatlarını bazı insanların hiç düşünmeden cehenneme çevirmesine ağlamazsın. Siyah insanların hayatlarını beyaz insanların, bir an olsun onların da insan olduklarını düşünmeden cehenneme çevirmesine ağlamazsın.” diyor.

Görüldüğü gibi çocuklar hem bence saf vicdanı temsil ediyor hem de gerçek anlamıyla çocukluğu, toplumsal kabuller ve normlar tarafından kuşatılmamışlar ve gördükleri manzara midelerini bulandırıyor ve ağlıyorlar. Yani suçsuz bir siyahinin kötü bir muameleye tabi olması manzarası onları etkiliyor. Yaşlı adam ise onlara büyüdüğünüzde her şey normal gelir ve ağlamazsınız diyor.

Atticus: “Bir yoksulu Rockefeller Ailesi’nin bir ferdiyle, bir budalayı Einstein ile, cahil bir kişiyi bir kolej müdürüyle eşit gören bir tek kurum vardır. Bu kurum da, Baylar, hukuk kurumudur…Bizim mahkememiz açısından insanlar eşit yaratılmıştır.”

Mahkemede tüm jüri üyeleri siyahi sanık için suçlu diyor. Çocuklar ise suçsuz olduğuna inanıyor. Kral Çıplak diyenin de bir çocuk olduğunu unutmamak gerekir. Tabi burada bir korku iklimi yok, beyazlar özgür iradeleriyle bu kararı alıyor.

Mahkeme sonrası çocukla babası arasındaki diyalog:
“Bunu nasıl yapabilirler, nasıl?”
“Bilmiyorum ama yaptılar. Daha önce de yaptılar, bu gece de yaptılar, yine yapacaklar, yaptıkları zaman… öyle görünüyor ki yalnızca çocuklar ağlayacak. İyi geceler.”

Küçük çocuk kasabadakilerin dünyadaki en iyi insanlar olduğunu düşünürdüm diyor.

Türkiye’de de çoğu insan acı gerçekleri gördüğünde ya da yaşadığında necip millet diye bir şey olmadığını görüyor, aynı şekilde çocuklar da kendi kasabası için bunu görüyor kitapta.

Atticus çocuğuna olayı anlatırken : “Jüridekilerin hepsi günlük hayatlarında makul insanlar ama akıllarıyla kendilerinin arasına bir şeylerin girdiğini gördün” … “Beyaz adamın dünyası ile siyah adamın dünyası karşı karşıya geldiğinde her zaman beyaz adam kazanır” … “onların akıllarının başlarından çıkmasına yol açan bir şey var”… “beyaz bir adam siyah bir adamı aldattığı zaman, o beyaz adam kim olursa ve ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar iyi bir aileden gelirse gelsin, beş para etmezin tekidir.” diyor.

İnsanların akıllarını başlarından alan şey nedir? Neden düzgün düşünemezler, neden gündelik hayatında iyi olan insanlar böyledir? İşkenceci bir memurun gündelik hayatında da mı öyle olduğunu düşünüyorsunuz, yoksa herkes gibi çok iyi bir baba, çok iyi bir eş mi olduğunu? Okuduğum başka kitaplarda ve gerçek hayatta gördüğüm insanların çoğu sıradan hayatta gayet iyi kişiler oluyor. Saf kötü olan insan sayısı çok az, geriye kalan kişiler ise kitaptaki jüri üyeleri gibi, emir kulları, baskın propagandaya mağlup olmuş kişiler. Kendi ekmek parasına odaklanan, çoğunlukla zıt düşünmeyen, herkesin yaptığını sorgulamadan yapan kişiler… Yani dün bazı kötü insanları göklere çıkarırken de kötü oldukları için yapmıyorlardı, bugün onlara en büyük hakaretleri yaparken de kötü oldukları için yapmıyorlar.

Bu kitap sadece siyah-beyaz arasındaki ırkçılık absürtlüğünü anlattığını düşünerek okursak çoğu mesajı alamayacağımızı düşünüyorum. Mesela son cümlede dediği şey, çok basit bir cümle değil mi? Renk önemli değildir, beyaz siyahi aldatıyorsa beş para etmezdir diyor. Peki Türkiye açısından baktığımızda bu kadar basit bir mevzu niye uygulanmıyor? Hangi mahalledeki kötü kişiler o mahalle tarafından dışlandı? Gülen cemaatinden sorun çalanları dışladılar mı? Kemalistlerden başörtüsünü engelleyenleri dışladılar mı? Diğer mahallere kötülük yapanları dışladılar mı yoksa oh olsun onlara mı dendi? Siyasal İslamcılar kendi mahallerindeki dolandırıcıları ifşa etti mi yoksa kol kırılır içinde mi kalır dendi? Ya da en kötüsü karşı mahalle zaten kafir diye neler yapıldı son 30 senede değil mi? Solcular ateistlere her türlü yalan söylenebilir, onlar aldatılabilir denmedi mi? Kim kendi mahallesindeki küfürbazlara haysiyetsizlere yalancılara ses çıkardı? Hala daha çıkaran yok, o yüzden siyah-beyaz kavgasını garipsememek gerekiyor. Türkiye’de Ulusalcı, Liberal, Cemaatçi, Tarikatçı, Kemalist, Solcu, Ülkücü, Muhafazakar şeklinde kabileler var, ABD’de siyah- beyaz şeklinde iki kabile oluşmuş, bizden çok daha iyi durumdalar.

Kitapta çocuklar kendi kendine sorgulama yapıyor: “Yalnızca tek bir tür insan varsa, o zaman neden hiç geçinemiyorlar? Hepsi birbirine benziyorsa, niçin özel bir çaba harcayarak birbirlerini aşağılıyorlar.”

Çok güzel bir soru ben de hala cevabını bulabilmiş değilim. Ülkeler içinde gruplaşmalar var, farklı farklı mahalleler var birbirini çekemiyor. Mahallere baktığınızda onlar da kendi içlerinde küçük gruplara ayrılmış. İslami mahallede yüzlerce tarikat ve cemaat var ve hiçbiri ötekini sevmez. Diğer yandan en büyük resme bakalım neden bu kadar devlet var? Neden Yunan veya Ermeni Türklerin düşmanı olmak zorunda? İnsanlık tarihinden beri niye savaşlar var, sadece birileri kötü olduğu için mi?

Son gelişmelerde Suriyeliler ülkede istenmiyor. Bir Türk için iki mahalle aşağısında oturan ve hiç tanımadığı bir başka Türk ile bir Suriyeli arasındaki fark nedir? Kimsenin kimseyi sevdiği yok, çoğu ortamda kavga ederiz, kimse kimsenin de yüzüne bakmaz, siyasi görüşü farklı ise zaten öbürüne lanet okur. O kişinin Türk ya da Suriyeli olmasının hiçbir önemi yok, kimse kimseyi zaten çekmiyor ve sevmiyor. Neden bir Suriyeli bizim ülkemizde yaşayamaz? Bunun bir cevabı yok çünkü ırk yapay bir şey. O Suriyeli biz Türküz bura bizim devletimiz diyebilirsiniz, o zaman da neden yapay bir olgu üzerine yani ırk üzerine bir devlet kurdunuz denir ki Atatürk ırk üzerine kurmamıştır devleti. Yaptığımız şey bu topraklar bizim etrafını çevirdik, başkasının girmesini istemiyoruz demektir. O da insan ama, niye onu sokmuyorsun dendiğinde, ekonomik olarak beni zor duruma düşürür, kaynaklarımı paylaşmak istemiyorum denebilir. Sadece kendi çıkarını düşünme ırkçılığın altında yatan bir sebep gibi. Siyah-beyaz olayında da siyahilerin düne kadar köle olması ırkçılığı besliyor. Düne kadar kölem olan bir kişi nasıl benle eşit olacakmış, onun çocuğu benim çocuğumu geçip doktor mu olacakmış, aynı okulda mı okuyacakmış gibi düşünceler ırkçılığı doğuruyor. Derin bir sosyal uçurum olduğu için de birbiriyle diyalog kurmuyorlar. Günümüzde bir profesör, sokakta son ses müzik açıp arabasını kaydıran birini muhatap alır mı? Alsa bile hangi konuda konuşabilirler? Üsten bakmasa bile, isteseler de diyalog kuramazlar. 1 nesil ile düzelebilecek bir sorun değil, günümüzde de hala düzelmiş değil. Çünkü siyah denilince akla daha eğitimsiz, fakir, suç oranı yüksek semtler geliyor. Türkiye’de Roman vatandaşa bakış neyse, onların da siyaha bakışı o şekilde oluyor.

Ayrıca diyalog kurmak da çok önemlidir. Linç bile yesem bunları söylemek istiyorum. Gülen cemaatinin en doğru hamlelerinden biri bence dinler arası diyalogdur. Hangi amaçla, nasıl yapmıştır ben o detayı bilmem. Ama farklı dinlere mensup insanlar ile konuşmak, muhatap olmak önemli bir şeydir. Gülen cemaati becerememiştir, gizli gündemi vardır orası beni ilgilendirmez. Ama biz zaten bunlar ne olduğunu çok önceden biliyorduk bunlar diyalog yaptığında ne olduklarını anlamıştık diyen kişiler ki özellikle bunlar tarikatçılar oluyor, böyle kişileri görünce iyice ümitsizliğe kapılıyorum. Bir cemaat düşünün birçok hatası var öncelikle çok bariz bir şekilde kadrolaşma yapıyor başka bir tarikat bunu eleştirmiyor, lider merkezli olmasını, liderini müceddid görmesini, işte onun çayının artığını kapışmasını, sürekli peygamberin görülmesini, havada rüyaların uçuşmasını, seçilmişlik algısını falan eleştirmiyor. Böyle eleştirilecek binlerce şeyi kendi de yaptığı için eleştirmiyor, doğru görüyor çünkü. Ama belki de yaptığı en doğru hareket olan “diyalog” kelimesi üzerinden o cemaati eleştiriyor. Lanetlenmiş bir toplum muyuz diye düşünmeden edemiyorum.

Siyah - beyaz ayrımını bitiren şey diyalog olmuştur. Siz ancak karşınızdaki kişileri tanıyarak onlara empati yapabilirsiniz. Bugün sosyal medya sayesinde yeni nesilde kutuplaşmalar daha az, çok rahat bir şekilde bir ateist ile bir alevi ile bir Ermeni ile bir Kemalist ile bir sosyalist ile konuşup onun fikirlerini anlayabiliyorsunuz. İnsanlar karşısındakilerin öcü olmadığını, gizli emelleri olan masonlar olmadığını bu sayede anlıyor. Empati yapıyor, onun da kendi gibi bir insan olduğunu görüyor. Öbür türlü 1950’li yıllarda doğan neslin nasıl bir kutuplaşmaya neden olduğu, ne kadar komplocu ve ayrılıkçı olduğu ortada. Sosyal medyada biz sizleri böyle bilmezdik diyen binlerce insan ortada. Diyalog bu demektir ve ciddi ciddi başka dinden kişiler ile diyaloga girilmesi eleştiriliyordu yani onlarla konuşulması eleştiriliyordu. Onlar cennetlik midir, Müslümanlar gizli bir şekilde Hristiyan mı yapılmaya çalışıldı, Vatikan projesi mi, Yahudi projesi mi, Papa’nın eli mi öpüldü vs. bunların hepsi ayrı konu, bunların yanında doğrudan muhatap olmayı, diyalog kurmayı hedef alıyorlardı. Skandal kısmı burasıydı. Gülen cemaatine güvenmiyoruz ama diyalog kurma eylemi yanlış değildir diyeni görmedim. Diyaloga kimin yaptığı değil, diyalog yapmak kötü müdür değil midir?

Beyazlar ayrıca yeri gelince Hristiyanlığı da kullanıyorlar. Siyahi temizlikçilerinin suratı asılırsa hemen Aziz İsa suratını azmazdı diye laf söylüyorlar.

Peki Aziz İsa ırkçılık yapar mıydı? Bunu düşünen yok.

Hatta suratlarını astıklarını için kendi aralarında söyleniyorlar, onları iyi bir Hristiyan yapmak için çok uğraşıyoruz ama laftan anlamıyorlar diyorlar. Kuzeylileri iki yüzlü olarak görüyorlar. Onlara özgürlüklerini verdiler ama onlarla aynı masaya oturmuyorlar, bu nasıl iki yüzlülük diyorlar. Güneydekiler eşitliği kabul etmiyor. Ayrıca hem bunu deyip hem de kuzeydeki ABD başkanının eşinin siyahilerle aynı masada oturmasını da eleştiriyorlar.

“Haydan gelen huya gider, içindeki zenci ortaya hep çıkar.” Beyazlara göre siyahiler zaten doğuştan suçlu, huylarında bu var, ne kadar iyi gözükseler de biri onlara iftira attığında hemen zaten “zenciydi yapar” diyorlar.

Okulda Hitler’i tartışıyorlar. Çocuklardan biri Hitler geri zekâlıları temizliyormuş diyor (Hitler’in sakatları öldürmesini öyle anlamış). Onlar kendi başlarına banyo yapamıyormuş öğretmenim diyorlar 😀 . Hitler niye Yahudileri sevmiyor tartışması oluyor. Çocuklar çünkü onlar çok dindar belki Hitler dini ortadan kaldırmak istiyordur diyor.

Bu argümanları yazdım çünkü bizde yaşını başını almış kişiler aynı saçmalıkları diyebiliyor.

Küçük Scout’un aklına madem Hitler 1 tane manyak nasıl oluyor da milyonlarca insanı hapse tıkıyor, milyonlarca Alman’ın onu tıkması gerekmez mi diye soru geliyor, babasına soruyor o da bilmiyor cevabı. Hitler’den nefret edeyim mi diyor, babası kimseden nefret etmek doğru değil diyor.

Ben de anlamış değilim.

Zenciler artık çizmeyi çok aştı, yakında bizle evlenmeyi de düşünürler gibi şeyler diyen birini duyan küçük Scout, nasıl oluyor da bu kişi Hitler’den bu kadar nefret ederken sonra dönüp kendi ülkesindeki insanlara aynı şekilde davranabiliyor diye soruyor.

Bu sorunun cevabı çok uzun, ben de anlamış değilim insanlar niye böyle.

Tembel aylak bir adam var, tembellikten dolayı işten kovulunca dürüst bir adama hayatını kazanma şansı verilmiyor diye söyleniyor.

Türkiye’de böyle çok insan var.

“İnsanlar kendilerinden daha çok şey bilen birini çevrelerinde görmekten hoşlanmazlar. Sinirlenirler. Doğru konuşarak onları değiştiremezsin, kendileri öğrenmek istemelidir, onlar öğrenmek istemiyorlarsa bir şey yapamazsın, ya çeneni kapar ya da onlar gibi konuşursun.”

Atticus kitabının sonunda küçük kızına insanların çoğu iyidir yeter ki sen onları bir gün gör diyor…


-Ahmet

3 yorum:

  1. Sevgili Ahmet,biraz uzun mu yazmissin ne,ben simdi yarisini okudum yarisinida sonra okuyacagim..Eline saglik okudugum kadari gayet guzeldi.

    YanıtlaSil
  2. bu kadar uzun yazı asla okumam zahmet ettin

    YanıtlaSil