Türkiye’nin şu anki durumundaki ana sorumlu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’dir. Bu parti 20 seneye yakındır ülkeyi yönetiyor ve bunun çok büyük bir kısmında hiçbir baskı altında kalmadan kendi kararlarını kendi verdi. Ne asker, ne muhalefet, ne bürokrasi AKP’nin politikalarını yapmasında önemli bir engel teşkil etmedi. İç ve dış tehditler diye ne olduğu belli olmayan ve aslında olmayan bir hayal ile çarpışıp durdukları imajını vermeye çalışsalar da ülkemizi babalarının çiftliği gibi yönettiler, hâlâ da yönetiyorlar. Şimdiki halimiz ise ortada.

Önce şimdiki halimizi biraz açalım. Ülkede ne adalet ne kalkınma kaldı. Ne eğitim, ne bilim ve teknoloji üretimi, ne birlik, ne beraberlik, ne kardeşlik, ne refah, ne ferah kaldı. Ekonomi iflasın eşiğinde. Fakir daha da fakirleşti ve evine ekmek götürememe sınırında, orta direk borç batağına düştü, zenginler yarın ne olacağını bilemeyerek endişe içindeler. Durumdan tek memnun olanlar AKP’nin pastasını paylaştıkları, yardakçıları, avaneleri. Kamplara bölündü ülke. Herkes diken üstünde. Ağzını açmaya korkar oldu insanlar. Ana akım medyanın renkliliği söndü, hepsi insanlara yalanları satmaya çalışan havuz medyasına döndü. Sesini çıkartan çok az sayıdaki cesur insanın ülkenin havuz medyası esaretindeki çoğunluğuna seslerini ulaştırması imkânsız denecek kadar zor. İnsanlar birbiri ile konuşmayı bırakın, selam vermeye korkar oldu. Aman bana FETÖ’cü derler, aman bana PKK’lı derler demekte (mecburen) herkes. Çünkü bir grubu savunmak o gruptan olmak demek ne yazık ki ülkemizde! Güçler ayrılığı diye bir şey kalmadı. Yasama, yürütme ve yargı senkronize ve AKP direktifinde iş görüyor. Bu şekilde olduğu için AKP’ye bu düzende hesap sorulması mümkün değil. Ülkenin dış politikasında bir ilke yok; bir Rusya’ya yanaşma, bir İsrail’e laf sokup sonra düzelme, bir Amerika ile gerilim oluşturup dolar alıp başını gidince geri adım atma. Bu fasit daireler hep devam içinde. Akademik özgürlük diye bir şey kalmadı. Sadece (ikide bir değiştirdikleri sınav sistemleri ve batan Fatih projesi gibi örneklerle görülebilecek) üniversite öncesi eğitim değil, üniversitelerdeki eğitim kalitesinde de çok büyük bir düşüş var. Ülkemizin hali kısaca bu şekilde. 

AKP ilk geldiği zaman ezilenleri temsil ediyordu, sonra bizzat kendisi ezen oldu. Zannediyorum güç sahibi oldukları zaman ne yapacakları konusunda bir planları, vizyon ve misyonları yoktu. Güç sarhoşu oldular, hata üstüne hatalar yaptılar, hataları (yolsuzlukları, kayırmaları, usulsüzlükleri) onları daha da büyük açmazlara soktu. Şimdi güçten düşerlerse bu hatalarının hepsinin hesabını vermeleri gerektiğini bildikleri için tüm güçleriyle ve her yol mübah diyerek güçlerine, makamlarına tutunmaya çalışıyorlar. Battıkça batıyorlar ve ne yazık ki kendileri ile beraber ülkeyi de batırıyorlar. 

İlk paragrafta dediğim gibi mazeretleri yok. Ne kendi tabirleriyle FETÖ, ne derin devlet, ne muhalefet, ne Almanya, İngiltere, Amerika, İsrail gibi ülkeler bu durumun ana sorumlusu. Kendilerini rahatlatmaya ve milleti kandırmaya çalışıyorlar bu mazeretleri öne sürerek. Slogan üretmekte üzerlerine yok: vaiz lobisi, faiz lobisi, dış güçler, vatan hainleri, ülkemizi bölmeye çalışanlar, camileri ahır yapanlar, enkaz devredenler, vb. Veriyorlar sloganları (Mücahit Bilici’nin tabiriyle) “devlete tapanlar”ın ağızlarına, saygılı bir şekilde tartışma olanağının önüne geçiyorlar. Sonra kürtaj dedeler, Osman Sarıgün’ler, Fatih Tezcan’lar ve bilumum ak troller ülkenin gündemini belirliyor. Onlara ve onların takipçilerine bir şey anlatmak mümkün olmuyor, çünkü onlar sloganlar ile düşünüyor ve karşı tarafı anlamaya hiç açık değil. Ne kadar dürüst, işini bilen, iyi şeyler ortaya koyabilen siyasetçi, bürokrat varsa aralarından attılar; Ali Babacan’lar, Mehmet Şimşek’ler, Erdem Basçı’lar, Ertuğrul Günay’lar hep gittiler. Yerlerine gelenler çoğu itibariyle ya mutlak itaatkâr veya menfaatperest veya kraldan fazla kralcılar olunca başladıkları AKP ile şimdiki AKP arasında dağlar kadar fark oldu. 

Her zaman mağdurlar, her zaman kandırılmışlar, her zaman dillerinde “Kuran, İslam, bayrak, vatan, millet” ama eylemleri hep kendi menfaatlerine ve ülke menfaatinin aksine. Her zaman bir savaş içindeler, ama ne ile savaştıkları belli değil. Onların dilinde onların gidip ülkede muhalefetin iktidar olması “fiş ile ekmek kuyrukları, ezanların Türkçe okunması, başörtü yasağının geri gelmesi” ile eşdeğer. Milletin bekası diye kendi bekalarını savunuyorlar. Onlar için ekonomik veriler, Türk lirasının değer kaybedip durması, uluslarası ekonomi şirketlerinin ülke ekonomisine verdiği kötü notlar, dış basındaki verilere dayalı (özgürlük endeksi ve diğer) sağlam eleştiriler hepsi hikâye. AKP'nin iddasına göre her seçimden sonra ekonomi düzelecek, her seçimden sonra mutluluk ve huzur gelecek ülkeye. Ama her seçimin sonrası öncesinden daha kötü oluyor nedense?! Ekonomik canlılık olarak tek yaptıkları emlak marketi; evler, yollar, köprüler, tüneller yapmak. Bunların ekonomik değer getirmeyen, ekonomik temele katkı sağlamayan yatırımlar olduğunu, sadece paranın dolaşmasını sağladığını ya bilmiyorlar, ya bilmemezlikten geliyorlar. Bir hayal satıyorlar ülkeye, “Kuran, İslam, bayrak, vatan, millet” şarkısı eşliğinde. Bu hayali satın almayanlar büyük bir kâbus yaşıyorlar ülkede. Hayali satın alanlar ise bir kâbusa uyanacak! 

Kürt sorunu içinden çıkılmaz bir hal aldı. Bu ülkenin HDP millet vekillerini terörist olarak damgaladılar, Selahattin Demirtaş’ı yoktan sebeple içeride tutuyorlar. Barış süreci diye başladılar, şimdiki durumda Kürtlere bir çözüm ve çıkış yolu bırakmadılar. Onlara göre hakkını arayan bir Kürt aslında gizli bir PKK destekçisi. Kürtlerin Türklerin üstünlüğü kabul edip itaatkâr bir halk olmaları lazım ve ülke yönetimini tabii ki kendilerine bırakmaları lazım. Önceden beri hep ezilmiş Kürt halkına ne geçmiş için hesap sormaya ne de şimdiki durumu düzeltmeye fırsat verilmemesi lazım. Çünkü ne mutlu Türküm diyene ve Türküm diyemeyenlerin mutlu olmaya hakkı yok! 

Ülke benim tabirimle “the cemaat”in paralel devlet yapılanmasından kurtuldu çok şükür (o yapılanmaya AKP'nin zamanında verdiği yardım, destek ve izin önemli ama ayrı bir mesele). Ama FETÖ/PDY davalarıyla, KHK kararlarıyla bu ülke tarihinde emsali görülmemiş adaletsizlikler yaptılar. Yüzbinler hiçten sebeplerle işlerinden, özgürlüklerinden oldu; yurt içinde veya yurt dışında tıkanmış bir şekilde mahsur kaldılar insanlar. Adil bir yargılama olmayacağı için ölümü göze alıp ülke dışına kaçmaya çalışanlar ve ne yazık ki kaçmaya çalışırken hayatlarını kaybedenler oldu. Kayyum diye insanların dişlerini tırnaklarına takarak edindiği mal varlıklarına çöktüler (belediyelere bile kayyum atadılar, o da ayrı mesele). Aslında kendilerinden çok daha fazla “kandırılmış” olan the cemaat tabanına ne neler olduğunu anlamaları için, ne pişmanlık için fırsat verdiler. Hemen üstlerine çöktüler. Listeleri çok önceden hazırdı zaten. Milleti birbirine gammazlattılar. Anne babayı çocuklarına, kırk yılık arkadaşlarını birbirlerine düşman ettiler. Onlara göre ilkokul mezunu olmayan emekli bir vaizin peşinden gidenlerin akılları başlarına ancak en ağır cezaları çekerek gelebilirdi! O the cemaat tabanına “aklınızı kiraya veriyorsunuz” dediler, kendi tabanlarının onlara akıllarını kiraya vermelerini bekledikleri, istedikleri ve bunu başardıkları halde! 

Nerden tutsan elinde kalıyor yaptıkları. Artık yeter demenin vakti çoktan geldi de geçiyor bile. İstanbul seçimlerinin haksız şekilde iptali ile belki de bardağı taşıran son damlayı yaptılar. Belki de gerçekten #herşeyçokgüzelolacak. İnşallah. Umarım öyle olur. Bu ülke bu kadar kötüsünü hak etmiyor! 

İsa Hafalır