Ne İçin Çıkmıştık Yola (1) / Amaç Neydi? - Münferit Fikir Platformu

SON

24 Nisan 2019 Çarşamba

Ne İçin Çıkmıştık Yola (1) / Amaç Neydi?


-->


Yıl 2009, Lise 2 yıllarım, hayatta bir anlam aradığım yıllar…
Lisede öğretilen hiçbir şeyin ilgimi çekmediği, yaramazlıklar ve haylazlıkları da artık arkada bıraktığım ve yaşamak için bir neden aradığım yıllar…

Deliler gibi eğlenmek varken, okuldan kaçıp kız arkadaşla gezmek varken, okul arkadaşlarıyla sabahlara kadar internet kafede oyun oynamak varken, nedense bunların artık hiçbirinin ilgimi çekmediği yıllar, tüm bunların sonunda ölüm var ise her şey fani ise neden yaşamam gerektiğini sorguladığım yıllar…

Gençliğimi okul sıralarında tüketeceksem sonra da yaşlanana kadar her Allah’ın günü işe gidip kalan kısa vaktimi ailemle geçireceksem, emekli olunca da torun seveceksem neden bu ızdırapları yaşamayı bekleyeyim ki diye düşündüğüm yıllar…

Az buçuk Nursi’nin kitaplarındaki fikirleri duymuşluğum olduğu için anı yaşamayı basit bir zevk olarak gördüğüm ve küçümsediğim ve ne kadar çok anı yaşarsam ileride yaşlanınca o mutlu hatıralar benim için birer ızdıraba dönüşeceğini ön kabul ettiğimden daha ulvi bir amaç aradığım yıllar… (tabi o zamanlar belamı aradığımı tahmin etmemiştim 😊 )

Bu hayatta gerçekten ulvi bir amaç var mı diye sorduğum o zamanlarda sorumun cevabını okuduğum temel klasiklerinden ve insanlardan alamadığım; din, politika, tarih kitaplarına yöneldiğim yıllar…

Alternatif tarihi keşfettiğim, temellerin duruşmasından başlayıp Cumhuriyetin kuruluşunu ve yakın tarihi anlamlandırmaya çalıştığım yıllar…

İşte deli gibi tarih kitapları okuyup neden dünyayı yöneten Osmanlı devletinden bu hallere düştüğümüze anlam vermeye çalıştığım o yıllarda 30 Nisan günü bir arkadaşım sınıfa Taraf gazetesi getirmesiyle benim hikayem değişti.

Benim için kırılma noktası hayatımın en önemli anlarından biri Taraf gazetesinde Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ellindeki lav silahıyla fotoğrafını gördüğüm andır. Oyunlardan bildiğim çok rahat bir şekilde bir arabayı havaya uçuracak o silaha Başbuğ “boru” demişti. Muhafazakâr bir çevrede büyümenin etkisiyle zaten alternatif tarihe inanıyor ve Cumhuriyet’in kurulduğu andan beri devletin dine düşman kişilerce yönetildiğini ve dindarlara zulüm edildiğini düşünüyordum. Necip Fazıl’ın Ziya Gökalp kitabını okumuş Nursi’nin bize zulmedenler Türk değil sözünü benimsemiş, Ali Ulvi Kurucunun Hatıratıyla iyice bilenmiştim. O zamanlar devam eden başörtüsü yasağına anlam veremiyor, devletin halkına niye bunları yaptığını ancak yönetenlerin ecnebi olması teorisiyle açıklayabiliyordum. Daha doğrusu muhazakar camia tamamen öyle açıklıyordu ben ise sadece onları taklit ediyordum. Yaşar Büyükanıt’ın dedesinin mezarının İsrail’de olması ve İlker Başbuğ’un ağlama duvarındaki resmi onların üzerini çizmem için yetmişti. Ama işte o an İlker Başbuğ lav silahına boru demesiyle ben de bir kırılma oldu uzun süredir aradığım Mason, gizli Yahudi, Ermeni, Din düşmanı, Darbeci düşmanımı bulmuştum. Artık her gün Taraf gazetesi ve Zaman gazetesi okumaya başlamıştım. Taraf ya da Zaman, aslında o dönemki çoğu gazetenin Ergenekon’a bakışı aynıydı. Devlet içinde anlam veremediğimiz, dindarlara zulüm eden kişilerin ilk kez üzerine gidiyordu(!) İlk kez bu zamana kadar dört darbe yapmış cunta ekibi ortaya çıkarılmış ve onlarla mücadele ediliyordu(!) Bu kişiler eğer temizlenebilirse üniversitelerdeki başörtüsü yasağı kalkabilirdi(!) Üniversiteye başlayana kadar her gün gündemi takip ediyor ve Şamil Tayyar’ın Ergenekon kitapları olmak üzere bu tarz tüm kitapları okuyordum.  Okuduğum muhafazakar camianın tarih kitaplarının ortak noktası Erdoğan’ın camileri ahır yaptılar söyleminin özeti şeklindeydi. Son 300 yıldır Osmanlı’nın duraklama devrine girmesinden 2009 yılına kadar olan tüm olumsuzlukların faturası yönetenlerin dinsiz olmasına çıkarılıyordu. Derin devlet kitapları ise Nato’nun kontrolünde ABD’ye hizmet eden bir klikten bahsediyor ve ülkeyi bunların yönettiğini, önce Kürtlere zulüm yapıp sonra PKK’yı kurduklarını, Ecevit’in bile bu yapıyı çok sonradan öğrendiğini, tüm darbeleri bunların yaptığını, 12 Eylül’de darbe yapabilmek için gençleri sağcı solcu diye bölüp onlara silah verdiklerini, din düşmanı oldukları için şu an üniversitelerde başörtüsünün yasak olduğunu, tüm faili meçhulleri, 6-7 Eylül olaylarını, kırılma noktası olan tüm provokasyonları bunların yaptığını anlatıyordu. Dikkatinizi çekmek isterim daha tam anlamıyla cemaatin içine girmediğim yıllardı bu yıllar, ama evde izlediğim diziye kadar, hatta kurtlar vadisin de bile derin devlet, darbeci devlet mesajları işleniyordu. Tüm kanallarda bunlar vardı, ilk kez halkın seçtiği bir partinin ülkeyi güzelleştirmek adına bu derece ilerlemiş olduğu Adnan Menderes ve Turgut Özal’ı öldürdükleri, Erdoğan’ı da e-muhtıra ve 367 krizi ile önünü kesmek istedikleri ama onun dik durduğu ve her an suikast ile onu da öldürülebileceği işleniyordu. Her an bir darbe olabileceğine inandırılmıştık hala daha okulda namaz kıldığı için öğrenciler haber yapılıyordu, sert laiklik söylemleri devam ediyordu. Başörtüsünün yobazlık olduğu, okullarda namaz kılınamayacağı, öğrencilerin cumaya gidemeyeceği belirtiliyordu.

Erdoğan’ın için dua ettiğim ve onu büyük bir kahraman olarak gördüğüm zamanlardı, hatta milli güvenlik hocasına (asker) laf bile sokmuştum Erdoğan için. Hayatta kısa dönem amacı olarak ülkemi bu derin yapılardan kurtarmak ve Osmanlı gibi tekrar ekonomik ve siyasi olarak güçlü olduğumuz yıllara dönmeyi hayal ediyordum. İnsanların özgürce dinini yaşayabileceği, zulüm gören Müslümanları ve diğer insanları kurtaracak yeni bir Osmanlı hayal ediyordum.

Başbuğ’un sert dili, PKK baskınlarına karşı medyayı suçlaması, (ki o baskınlardan biri Hantepe’dir hiçbir zaman unutmayacağım diye kendime söz vermiştim, Heron’un çektiği askerlerin canlı canlı şehit olduğu baskın) Anayasa Mahkemesi üyesi ile görüşmesi (kapatma davası öncesi) ve o lav silahına boru demesi ben de tüm yapbozun parçalarını tamamlıyordu, işte aradığım 1 numarayı buldum diyordum. AKP’ye kapatma davası açıldığı o yıllarda Başbuğ gibi alaycı bir üslupla konuşan birinin aslında mağdur olabileceğini hiç düşünmemiştim. Keşke o e-muhtıra ve AKP’ye açılan kapatma davası ve 367 krizi olmasaydı, Hrant Dink cinayeti için Ergenekon operasyonlarını başlatmak için cemaatçi polislerce göz yumulan bir cinayet dense bile Ergenekon denen bir örgüte muhafazakar camianın inanmasında en etkili şey yukarıda saydığım 3 şeydir. Tabi bir de başörtüsü yasağı…

İlker Başbuğ benim için önemli bir isimdir çünkü onun krizi yönetememesi sonucunda ben kesin olarak Ergenekon’a inanıp Zaman gazetesini okumaya başlamıştım. AKP ve Gülen’i bitirme planı çıktıktan sonra, tutup ilk kimin sızdırdığını araştırması, alt rütbedeki kişileri Zekeriya Öz’e teslim edip üst düzeylere sıra gelince sesini yükseltmeye başlaması, her Allah’ın günü Genelkurmay başkanı olarak medyanın karşısına çıkıp medyayı azarlaması, Anayasa Mahkemesi üyesiyle görüşmesi, orduevlerine başörtüsüyle girilememesi benim bu cemaate girmemi sağlayan en büyük etkenlerden biridir.

Daha iyi, zulmün olmadığı, insanların özgürce ibadet edebildiği bir Türkiye için o gün en büyük şans olarak AKP’yi görüyordum. Ama üniversiteye başlamam ile bu kısa amacın da beni tam olarak tatmin etmediğini fark ettim. Tam bir boşluktayken abiler yardımıma yetişti ve cemaatin içine girdim. Akıllara neden AKP, MHP ya da herhangi bir cemaat değil de Gülen cemaatine girdiğim gelebilir. Ülkücüleri severdim, geçmişte de dahil olmuşluğum vardı, ama üniversite kulüplerine gittiğim de hiç unutmam bir ramazan günüydü ve sigara içiyorlardı, AKP ve diğer cemaatler zaten dikkat çekecek kadar örgütlü bile değildiler. Kayıtlarda bile dikkatinizi çekecek kadar görünür olan tek cemaat Gülen’inkiydi. Gülen cemaatin de en çok dikkatimi çeken herkes benim gibi ulvi bir amaç arıyor ve hem Türkiye’yi hem dünyayı değiştirmeyi amaçlıyordu. Hepsi çok zekiydi ve benim için tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş durumu yaşanmıştı. Dini olarak boşluktaydım ve bana dini boşluğumu gidermeyi ve hayattaki amacımı bulmayı vadeden bir cemaat bulmuştum, ülkem adına endişeliydim ve diğer cemaatlerden farklı olarak siyasete de giren bir gazetesi olan ve ülkedeki derin yapılarla mücadele ettiğini iddia eden bir cemaat bulmuştum. Tabi bugün Gülen cemaatinin başka niyetleri olduğu ve dini sadece kullandığı söyleniyor. Yani Gülen cemaatini bugün sahte bir iphone olarak düşünebiliriz. Peki sahte iphone kullananların sayısı nasıl gerçek iphone kullananlardan daha fazla oluyor? Gerçek iphone satanlar hiç bu konuyu düşündü mü acaba? Yani niye insanlar diğer tarikat ve cemaatlere gitmiyordu da Gülen cemaatini seçiyordu. Bugün önemli olan nicelik değil nitelik deyip bu konuyu geçiştiriyorlar. Para ve uluslararası destek Gülen cemaatinin arkasındaydı o yüzden bu kadar büyüdü diyorlar. Tamam doğru en çok parası olan en büyük olur, ama hayatımda Gülen cemaatiyle tanıştıktan sonra da tanışmadan önce de diğer cemaat ve tarikatlar ile temasım oldu. Gerçek baklavayı yiyen biri niye sahtesine ilgi göstersin ki? Diğer cemaat ve tarikatların buradan bir sorgulamaya gideceklerini düşünmüyorum. Benim yukarıdaki soruya cevabım piyasadaki tüm iphonelar sahteymiş.

Gülen’e karşı önyargım vardı, pek haz etmezdim hem Amerika’da yaşaması hem çok ağlaması hoşuma gitmezdi. Ama o zamanki resmî sitesine girip birkaç vaazını indirdim, ilk dinlediğim vaazlar soru-cevap serisinden kölelik, Allah her şeyi biliyorsa niye imtihan oluyoruz gibi kaderi mevzulardı. Etkilenmiştim çünkü tatmin edecek cevaplar veriyordu ve beni ikna ediyordu. Ve zamanla ulvi amacımı da bulmuştum. Peygamberimizin müjdelediği gibi biz ahir zamanda gelmiştik ve dine sahip çıkıp onu tüm dünyaya yaymalıydık. Evet tek amacım dini öğrenmek ve onu yaymak olmuştu.

Evet kendi hikayemin başını yazdım ki, insanlar somut bir şekilde beni anlayabilsin ve empati yapabilsin. Cemaatteki çoğu insan annesi ve babasından bu harekete girme değilse, bu cemaate ulvi bir amaç için girmiştir. Etin koktuğunun farkındadırlar çözüm olarak da tuz koymuşlardır, cemaat onların için bir tuzdur bir araçtır. Peki tuz da koktuysa ne yapacağız?

Gelinen noktada et zaten kokmuş, dünyanın hali ortada, İslam dünyasının hali ortada her saniye birilerine zulüm yapılıyor ve hunharca öldürülüyorlar, tüm bunları düzeltme vaadiyle çıkan cemaatler, insanlara ümit olan, çözüm için çıkan yapılar da kokmuşsa ne yapacağız?

Cemaat önce Türkiye’yi sonra Dünyayı tekrar asrı saadet yıllarına döndürmek için ortaya çıkmıştı. Bu adaletin hâkim olması, zulmün, güçlünün haklı olduğu yılların sona ermesi, dünyada herkesin huzur ve barış içinde yaşaması, kötülüğün olmaması, insanların özgür ve mutlu olması demekti. Bugün ise gelinen noktada Cemaat Türkiye ve Dünyanın daha iyiye gitmesi için bir engel olarak gözüküyor.

İslam dinini en iyi şekilde yaşayarak insanlara örnek olmak için ortaya çıkmıştı, çünkü insanlar artık laftan bıkmış pratikte güzel şeyleri görmek istiyordu, işte o boşluğu tamamlamak için ortaya çıkmıştı. Peki gelinen noktada artık bir kişi bile sizden İslam’ı dinlemek istiyor mu?

---Devam Edecek---

Not: Eleştiri ve yorumuz olursa site üzerinden yaparsanız, cevap verebilirim. Twitter’ı kullanmıyorum.
-->

---------------------------------------------------------------------
-->
23.04.2019 tarihli bu yazı için 24.04.2019 tarihinde bir tekzip yayınlanmıştır. Tekzip metni sonradan yazının altına eklenmiştir.
Tekzip: Bir önceki yazımda belirtiğim “…Oyunlardan bildiğim çok rahat bir şekilde bir arabayı havaya uçuracak o silaha Başbuğ “boru” demişti...Ama işte o an İlker Başbuğ lav silahına boru demesiyle ben de bir kırılma oldu…” ifadeleriyle izah ettiğim İlker Başbuğ’un lav silahına boru demesi olayı 29 Nisan 2009 basın toplantısının da medyada gelmişti.

Aslında yazıyı yazarken iki buçuk saat olan o toplantıyı tekrar izlemeyi düşünüyordum. Acaba basının manipülasyonu mu var diye aklıma bir şüphe düşmüştü, ama yok canım boru demişti işte en son yazı bitince gene de bakarım demiştim. Ama bakmayı unuttum, bir kişi yorumlarda bu durumu dile getirip Başbuğ’un asla “boru” demediğini belirtmiş. Bir tweette bu yorumu görünce başta hafif bir tebessüm ettim, yok canım diye kafama düşen şüphe gerçek çıkmıştı. Çok fena bir şekilde basının, medyanın manipülasyonuna uğramışım, aslında geçmişte okuduğum tüm kitapları ve haberleri, çoğu olayı sorgulayıp yalan olma ihtimalini tekrar değerlendiren biriyim. O yüzden de özellikle bir yazı yazınca kafama şüphe geldiği için tekrardan kontrol ediyorum. Önceki yazımda zaten lise yıllarından nasıl Ergenekon davalarıyla kandırıldığımı anlatmıştım, ama kandırılsak da Ergenekoncu olarak lanse edilen kişilere de bu çamur cuk diye oturmuştu, bu konuda da özellikle İlker Başbuğ’u eleştirmiş ve kendi hatalarının da buna katkı sunduğunu belirtmiştim. Bu hatalarından birinin de lav silahına boru demesi olduğunu belirtmiştim. Toprağın altından çıkan Lav silahı oyunlardaki seri roketatarlar gibi değilmiş. Tek kullanımlık olduğu için polisin yaptığı kazılarda ortaya çıkan lav silahları da kullanılmış lav silahıymış. 29 Nisan 2009 tarihli basın toplantısını tekrar dinlediğim de Başbuğ lav silahı için 1 kere kullanılabilen bir şeydir ve kazılarda ortaya çıkan bu silahlar sadece eğitim amaçlı kullanılabilir. (Yani askere lav silahını tutmayı göstermek için vs.) Tek bir sefer kullanılabildiği için aslında silah değil mühimmattır diyor. Haliyle başka silahlar da çıksa neden kullanışmış lavın toprağa gömüldüğünü sorguluyor. TSK’ya ait olmadığını da iddia ediyor. Boru bile dese aslında mantıklı bir noktaya temas ediyor, Ergenekon terör örgütü neden toprağın altına kullanmış silahı gömer ki?

Savcı da Başbuğ’un bu silahlara boru dediğini düşündüğü için ona bu soruyu sormuş ve Başbuğ’da ilginç bir şekilde boru dediğini kabul etmiştir. Medyanın propagandası o kadar etkili olmuş ki Başbuğ bile kendisinin boru dediğine inanmış, avukatının gerçeği fark etmesiyle Başbuğ’un asla boru demediğini, bu kelimeyi Deniz Baykal’ın kullandığı ortaya çıkmış. Böyle enteresan bir olay da 2013 yılında haber olmuştur. Linki aşağıda veriyorum. Eski gazete manşetlerine ya da görsel medya haberlerine erişim olmadığı için kimlerin bizi bu derece hatta İlker Başbuğ’u bile inandırdığı konusunda bir fikrim yok. Ben Taraf ve Zaman okuyor ve STV izliyordum sadece bunu diyebilirim. Bir önceki yazıda 2009 yıllarının atmosferini kendi bakış açımdan ortaya koymaya çalışmıştım o atmosferi medya yapay bir şekilde mi oluşturmuştu yoksa Başbuğ'un da kişisel hataları oluyor muydu? Boru olayının yalan çıkmasından sonra Başbuğ’a yönelik eleştirilerimi tekrardan düşünmeye karar verdim. Saygılar..


-Ahmet

3 yorum:

  1. Elinize sağlık. yalnız yazı ile ilgili düzeltilmesi gereken bir kaç nokta var. İlker Başbuğ bulunan lav silahları için 'boru' tabirini kullanmamıştır. İnternette bütün konuşmanın kaydı var, bakabilirsiniz. O tarz karalamalar tamamen Zaman-Taraf-Cemaat kara propagandasının sonucudur. Siz o dönem sadece o propaganda ürünü kaynakları kullandığınız için zehilrenmişsiniz maalesef. Başbuğ'un o silahın önemsiz olduğunu söylerken kastettiği ise şuydu: Laf silahları sadece 1 atımlık, tek kullanımlık silahlardır. Bulunan laf silahları ise boştu, yani kullanılmıştı, yani işe yaramazdı. Herhangi bir saldırıda kullanılmaları mümkün değildi o yüzden. Başbuğ'un medyayı azarlaması hususunda ise kendinizi bir an onun yerine koyun. Komutanlığını yaptığınız bir orduya her gün ABD destekli psikolojik savaş unsuru Zaman-Taraf tarzı medya tarafından 'kendi camisini bombalayacaktı' 'basılan karakoldaki askerlerine bilerek yardım göndermedi' vb. iftiralar atılsa siz ne hisseder, nasıl tepki gösterirdiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim yorumunuz için, bir sonraki yazıya ve buna tekzip metnini eklettireceğim.

      Aslında yazıyı yazarken içimde bir şüphe vardı, medya çarpıtmış olabilir mi tekrar dinleyeyim diye, ama sonra unuttum.

      29 nisan 2009 tarihli basın konuşmasını dinledim ilker başbuğ'un tekrar, "boru" lafı geçmiyor, kullandığı dil de hukuki ve kibardı.

      Tabi o zaman bir atmosfer vardı o atmosferi medya yapay bir şekilde mi oluşturmuştu yoksa Başbuğ'un da kişisel hataları oluyor muydu? Boru olayının yalan çıkmasından sonra tekrar üzerinde düşünülmeden bir şey demek zor.

      -Ahmet

      Sil
    2. Teşekkürler dikkate aldığınız için. Başbuğ un her insan gibi hataları olmuştur. Tsk daki bir çok generalin de olmuştu. Ama ne olursa olsun onların çoğu vatansever insanlardı. Feto gibi yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye ye karşı kullandıkları bir silah değillerdi. Feto den kastım cemaatin yönetici kadrosudur. Cemaat tarzı tek adama biat eden insan topluluklarinin istihbarat örgütlerince kullanılması kolaydır. Örgüt içindeki herkesi ikna edeceğinize lideri ikna etmeniz yeterlidir. Bu tarz örgütlenmelere bir diğer örnek de asiretlerdir. Bu sebeple türk istihbaratı aşiretleri PKK ya karşı etkili bir biçimde kullanabilmistir.

      Sil