Header Ads Widget

test banner

Tavuk suyuna çorba ya da büyüklere masallar

Cemaatin AK Parti ile kavgasının başlamasından bu yana The Cemaat'in pompaladığı ve tabanda da karşılık bulan bir olay var. Bu her şeyin, cemaatin başına gelen tüm hadiselerin, toplumda oluşan nefretin müsebbibinin hükümet ve özellikle, hatta belki sadece Recep Tayyip Erdoğan olduğudur. Tayyip Erdoğan halkı manipüle ediyor ve cemaat bir nefret objesi haline geliyor.  Bu kendisiyle birlikte şu kabulleri de getirir, bunlardan önce toplumun cemaat ile alakalı sorunu yoktu, bu kişilerden kurtulduğunda halk hakikatleri görecek ve her şey eskisi gibi olacak. Ben bunun apaçık bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. Bunu da aşağıda temellendirmeye gayret edeceğim.
(NOT: Kendilerine bir rüya, menkıbe veya leyhte olay anlatıldığında özünü, mantığını ve rasyonelliğini sorgulamadan göz yaşı dökmeye başlarken cemaat aleyhine hususlar dile getirildiğinde “hani 5N1K”, “nerde somut olgular”, “nerde data” diyerek mükemmel bir eleştirel düşünce örneği sergileyenler için elden geldiğince örneklerle açıklamaya da çalışacağım. Sadece bu konuyla alakalı da inşallah bir yazı yazmayı düşünüyorum.)

Her şeyden önce Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’den önce de onlardan sonra da toplumun cemaat ile alakalı bir sorunu vardı. Bu bazen nefret düzeyinde bir düşmanlık, kısmen de mesafeli bir duruş şeklindeydi.

Pekiyi bu nefret ya da mesafenin kaynağı neydi? Ben bunu dinî-itikadî, ideolojik ve etnik olmak üzere üç temel sebep başlığında sınıflandırıyorum.

1- Dinî-İtikadî: Türkiye toplumunun muhafazakâr-mütedeyyin gruplarında özellikle de Nakşi tarikat ve cemaatlerde cemaat karşıtlığı temel olarak dinî-itikadî bir boyut taşımaktaydı. Bu gruplar cemaatin bir proje olduğunu, dinlerarası diyalogun İslam’ın ruhuyla bağdaşmadığını, İslam’a zarar verdiğini düşünüyordu. Bunu, lise ve üniversite yıllarında kaldığım Süleyman Efendi yurtlarında yakinen, İsmailağa Cemaatinden ise yurtlarında yetişen yakınlarımdan biliyorum. Diğer Nakşi grupların da çok farklı düşünmediğini anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Özellikle kaldığım yurtta “Dinlerarası Diyalog Tuzağı” adlı kitabı, halk kütüphanelerinde çok sıkça ödünç alındığı için yıpranan dünya klasikleri gibi yıpranmış halde ortalıklarda dolaştığını halen hatırlarım.
Bunun yanı sıra itikadî boyuttan ziyade başka sebeplerden ötürü de Milli Görüşçüler gibi siyasal İslamcı olarak tanımlayabileceğimiz dini-siyasi gruplar da cemaate karşı olumsuz duygular beslemekteydi. Bu grupların cemaat karşıtlığı, cemaatin politik İslami söylemlerinin zayıf olması, İslam âlemindeki gelişmelere ve zulümlere karşı yeterince ses çıkarmaması gibi iddialardan kaynaklandığı söylenebilir.

2- İdeolojik Sebepler: Türkiye’de solcu, Atatürkçü ve diğer seküler gruplar ideolojik sebeplerden ötürü cemaate karşıydı. Bu karşıtlığının belli ölçüde nefret halini aldığını da söylemek gerekir. Bu gruplar cemaatin ülkeye tekrar şeriatı getireceğini, Atatürk’ün kurduğu laik düzen için bir tehdit taşıdığını düşünmekteydi. Özellikle ordu, üniversiteler bu açıdan tam bir rejim muhafızlığına soyunarak cemaatten (ve elbette diğer İslami gruplardan) kişileri tasfiye etmek için her fırsatı değerlendiriyordu.

3- Etnik Sebepler: Aslında bunu pekâlâ ikinci kısımda, yani ideolojik sebepler kategorisine dahil etmek de mümkündü. Ama önemine binaen ayrı bir başlık altında ele almayı daha uygun gördüm, aksi halde arada kaynayabilirdi. Türkiye’de özellikle seküler Kürtler, ya da politikleşmiş Kürt hareketi cemaatin Doğu ve Güneydoğu’da açtığı yurtlar, dershaneler ile Kürt çocuklarını rejimle, sistemle barışık ve “uslu” bireyler haline getirdiğini düşündükleri için cemaate muhalif bir tutum sergilemekteydi. Doğu’daki bir ilçede “Anafen” önünde polis arabalarının sürekli nöbet tuttuğunu yakinen biliyorum.

Diyebilirsiniz ki toplumun büyük bir çoğunluğu madem mesafe ya da nefret duygusu içindeyken neden cemaat büyümeye devam etti ve etkili bir bariyer ile karşılaşmadı? Ben bu durumu da korku, suçluluk, menfaat ve tereddüt olmak üzere dört nedene bağlıyorum.

1- Korku ya da “Dokunan Yanar”: İnsanların bir kısmı cemaatin gücünden çekindiği için çok ses çıkaramadı. Düşünsenize her denilene koşulsuz itaat eden bir memur, polis, hâkim ve savcı ile bir erkeği kağıt üzerinde kadın göstermek işten bile değil, hatta o erkek, kendi erkekliğini ispatlamak zorunda bile kalabilir. Özü itibariyle buna benzeyen bir olayı örnek gösterebilirim. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı Şemdinli olaylarına ilişkin “çete kurmakla” suçlayan ve hakkında dosya hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, görevden alındıktan sonra cemaat bağlantısıyla Güney Afrika’ya gidiyor. Gelin devamını onun ağzında dinleyelim: “Vize istemeyen bir ülke olan Güney Afrika’ya 2007 Nisan ayında gittim. Güney Afrika’da çocukları bir okula yazdırdık. Masraflarını bu örgüt karşılıyordu. Benimle gerçek adını bilmediğim Tarık isimli birisi ilgileniyordu. Bu kişi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin genel abisiymiş ….. Orhan isimli Fatih Hastanesi’nin avukatı da yurtdışına çıkış girişlerle ilgili bilgisayar kayıtlarımın silindiğini söyledi.” Evet, yani bu kişi yurtdışına çıkıyor, hatta çocuklarını bile orada okutuyor, ama resmiyette ülkeden bile çıkmamış gözüküyor (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/577883/Savcinin_Cemaat_itiraflari.html). Bu kadar güçlü olan bir yapı karşısında muhalif bir duruşun sonunu kestirmek çok da zor değil.

2- Suçluluk: İnsanların bir kısmı hukuka aykırı iş ve işlemlerinden dolayı cemaat ile iyi geçinmenin yollarını aradı. Çünkü polis ve adliyede oldukça güçlü olan bu yapıya karşı olmak oldukça cesaret isteyen bir şey, hele kişinin kendi eli de kirli ise. Galip Öztürk bu hususta iyi bir örnek, darbe olayından sonra bir numaralı cemaat düşmanı kesilen bu adam, cemaatin polis ve yargıda güçlü olduğu dönemlerde cemaate milyonlarca yardım yaptığı bilinen bir gerçek.

3- Menfaat İlişkisi: AK Parti dönemiyle birlikte cemaatin güçlenmesi oldukça hızlandı, peş peşe üniversiteler, okullar, yurtlar ve dershaneler açıldı. Artık mülakata girecek adaylar cemaatten kimseler ile referans peşinde koşturuyor, iş adamları cemaat büyükleriyle ilişki ağları geliştirmeye çalışıyordu. Bürokrasideki memurlar cemaatten kişiler ile ilişkilerini geliştirerek daha üst pozisyonlara gelmeyi hedefliyordu. İnsanlar cemaatin hükümet ile olan ilişkileri, polis, yargı ve bürokrasideki gücü üzerinden hem yiyor hem de yediriyordu, böylece simbiyotik bir ilişki ağı doğuyordu. Bu durum cemaat ile ilgili tüm soru işaretlerinin, önyargıların ve tereddütlerin de halı altına süpürülmesini beraberinde getiriyordu.

4- Tereddüt: Cemaate karşı sessizliğin, çekincenin bir diğer sebebi ise iyi niyetten kaynaklı ve nefret değil mesafeli bir duruşa yol açan tereddüt durumudur. Tereddüttün kaynağı iki sebebe bağlanabilir. Bazı kimselerin Gülen ve yapısı hakkında net ve kesin bilgileri yoktu, şehir efsaneleri şeklinde dolaşan söylentileri de ne kategorik ret ederdi ne de kabul ederdi. Örneğin Nakşi tarikatlarda bize Gülen "kişinin Hz. Peygambere inanması şart değil, La ilahe illallah diyorsa yeterlidir" dediği hep söylenirdi ama ben hem araştırmadığım için hem de onlar göstermediği için bu tarz söylemin nerden hangi kitapta olduğunu bilemezdim. Açıkçası çok da önemsemezdim. Tereddüttün ikinci kaynağı ise cemaat mensupları. Toplamda ister istemez bu yapıdan kişiler ile arkadaşlık, hatta bazı durumlarda akrabalık ilişkileri söz konusu oluyordu. Bu kişilerin karakterlerinde, yaşam tarzlarında olumsuz bir şey göremeyenler de doğal olarak mesafeli bir tutum sergileseler de kategorik bir düşmanlık yapmazlardı.

Sonuç olarak Türkiye toplumunda dini, ideolojik ve etnik sebeplerden ötürü cemaate karşı hep bir mesafe, bazen de düşmanlık baştan beri hep vardı. Fakat insanlardaki korku, suçluluk, menfaat ve tereddütler sebebiyle cemaat belli ölçüde güçlenmeye devam etti.

-Cihat Mirzaoğlu

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

1 Yorumlar

  1. Anonymous16 Ocak, 2019

    Tarikatlar öyle bir çukura düşmüş ki Gülen cemaatinin eleştirilecek onca şeyi varken dine uygun olmayan onca tevili varken eleştire eleştire Dinler arası diyalog gibi gayet normal bir yönünü eleştiriyorlar. Bu da tarikatların ne kadar bozulduğunu ve çürüdüğünü gösterir, bugün bazı kemalistlerde o yüzden Fetö gitti Metö mü gelecek vs. diyor çünkü fark yok, fark olsa adamlar eleştirirdi ama sadece dinlerarası diyalogu eleştirdiler diğer noktaları eleştirmediler.

    Yazının geneline gelince, Fethullah Gülen galiba AKP gidince balon gibi söner herşey diyordu, %80'nin fikri değişir diyordu. Öncelikle haklı yanları var Erdoğan gerçekten çok büyük bir faktör, Erdoğan kitleleri müthiş etkiliyor, ama bu yazıdaki tüm noktalarda da doğru.

    Solcular Gülen cemaatini sevmeme nedeni, Gülen cemaati köprüyü geçene kadar ayıya dayı dicem dedi ve devlete sürekli biat etti, solcular bu noktadan dolayı sevmezler. Ulusalcılar ve Kemalistler ise 2. maddedeki sebepten dolayı sevmezler. Said Nursiden dolayı sevilmeme olayı da var.

    Türkiye de herkesin kabilesi var cemaatin üstünde yükseldiği alan AKP-MHP tabanıdır. O kabile de ne olursa olsun sekülerlere, solculara,hdplilere vs. kendi içinden çıkmış bir hareketi yedirmez. Cemaat büyüdü büyüdü ilk MHP'ye operasyon çekti sonra AKP'ye çekti ve kendi kabilesi tarafından dışlandı sonra korumasız kalınca da herkes saldırdı. Türkiye'de diğer kabilelere ne yaparsan yap suç değildir, cemaatin yaptığı çoğu şeyi diğer kabilelerde yapıyor, kadrolaşmayı herkes yapıyor cemaate göz yumma diye bir şey yok ama herkes karşı kabileye karşı yapar bunu içte savaş olmaz, içte savaş çıkaran tek cemaatti. Bugün Tarikatlarda aynı şeyleri yapıyor ama gidip başka tarikatın kuyusunu kazmaya çalışmıyorlar yaparlarsa Erdoğan devreye girer onları da çizer. Yurtdışındaki eski gazeteciler tarikatlar Erdoğan'a biat ediyor diyorlar. Tamam bu doğru da biat da etmesi gerekir zaten. Erdoğan zorla kimseyi biat ettirmiyor bu yapılar zaten dinle alakası yok devlette kadrolaşmak istiyorlar hak hukuk dinlemiyorlar eee bunları yapcan ama bide Erdoğan'ı mı eleştircen? Affedersinde hangi yüzle eleştiriyorsun sen beni diye sorarlar. Gülen cemaatinin sıkıntısı da buydu. Tepedekiler tamamen suça bulaşmış orta kısım kadrolaşma günahına bulaşmış, leblebi yer gibi adamlar soru çalıyor tepede ama utanmadan Asrın Yolsuzluk davası diye gazetede manşet atıyorlar affedersiniz de benim anam senin ananı .... görmüşe döndü iş. Türkiye de herkes pisliğe batmıştır, ama kendi pisliğine bakmadan karşı tarafa asrın pisliği dersen haddini bildirirler, tabi Gülen Türkiye'de olsa bu dayılığı yapamazdı, hepsi yurtdışına kaçtı ordan dayılık yaptılar nasolsa Türkiye'de değiller ne olcak ki adam rahat Abd'de ordan dayılık yapıyor. Bu adamlar abd'de olmasa 2013'ten sonraki çoğu kararı alamazlardı, onların çoluğu çoçuğu kendileri burda olsa bu kadar hınçla savaşa girmezlerdi.

    YanıtlayınSil