“İnsanlık tarihinin en karanlık sayfaları, doğuştan sadist veya psikopat olan kitleler tarafından değil; sıradan, ahlaklı ve itaatkâr insanların, "otorite" olarak kabul ettikleri yapıların emirlerine boyun eğmesiyle yazılmıştır.”
Yale Üniversitesi’nden Stanley Milgram’ın 1961’deki sarsıcı itaat deneyi ve filozof Hannah Arendt’in formüle ettiği "Kötülüğün Sıradanlığı" (Banality of Evil) kavramı, kitlelerin nasıl birer suç makinesine veya kör itaatkârlara dönüşebildiğini açıklayan en temel sistem analizleridir.
Bu sosyo-psikolojik olgular yalnızca tarih kitaplarında veya laboratuvarlarda kalmamış; yakın tarihimizde Gülen yapılanmasının "Mahrem" dehlizlerinde ve en mikro ölçekte, bir cezaevi koğuşunun ranzaları arasında birebir yaşanmıştır.
1. Sistemin İnşası ve Milgram’ın Yükselen Voltajları
Aşağıda linkini verdiğimiz yazımızda ayrıntılı olarak anlattığımız Milgram deneyi, elinde hiçbir zorlayıcı güç olmayan bir otorite figürünün (beyaz önlüklü akademisyen), sıradan insanları bir başkasına ölümcül düzeyde (450 volt) elektrik vermeye nasıl ikna edebildiğini kanıtlamıştır. Denekler bunu caniliklerinden değil, sorumluluğu otoriteye devrettikleri için yapmışlardır.
Gülen yapılanmasının özellikle "Mahrem Yapı" olarak adlandırılan ana omurgasının analizi, bu voltaj metaforuyla kusursuz bir paralellik gösterir. Hareketin 1970'lerdeki ilk yılları, mütevazı bir yaşam tarzı ve genel kabul gören dini/ahlaki değerlerle, deyim yerindeyse "düşük voltajlı" ve zararsız bir vitrin sunmuştur. Sisteme dahil olan kitleler, bu görünür ahlaka aldanarak liderliğe koşulsuz bir güven duymaya başlamıştır. Ancak sistem devlet içinde büyüdükçe, Mahrem Yapı'nın gizli otoriteleri devreye girmiş ve emredilen eylemlerin niteliği değişmiştir.
On üç, on dört yaşlarından itibaren "otoriteye itaate" alıştırılarak, ordunun, emniyetin içine yerleştirilen bireyler için sahte delil üretmek veya kumpas kurmak şeklinde yavaş yavaş artırılan voltajlar gibi normalleşmiştir. Ahlaki ve hukuki yargılar rafa kaldırılmış, her yasa dışı adım "Hizmet'in ali menfaatleri" kılıfıyla rasyonalize edilmiştir. 15 Temmuz ise, bireylerin kendi iradelerini tamamen otoriteye teslim ettikleri en yüksek voltaj seviyesidir. İnsanlar, vicdanlarını sistemin kapısında bırakarak, birer "işleve" dönüşmüşlerdir.
2. Bizzat Yaşadığım Bir Simülasyon: Cezaevi Koğuşunda Stanford Etkisi
Otoritenin, rızanın ve rasyonel körlüğün makro düzeydeki bu işleyişi, sadece devasa organizasyonlarda değil, kapalı ve yoğun stres altındaki mikro ekosistemlerde de aynı acımasızlıkla varlık gösterir. 15 Temmuz sonrası yaklaşık bir yıl kaldığım cezaevinde bizzat başımdan geçen bir olay, bu sosyo-psikolojik teorilerin dört duvar arasında nasıl ete kemiğe büründüğünün sarsıcı bir özetidir.
Bizler 15 Temmuz sonrası ilk tutuklananlardandık. Dört kişilik koğuşa sonradan ranza ve yataklar ilave edilerek sayı sekize çıkarıldı; fakat biz o daracık alanda on iki kişi kalıyorduk, bir ara on beş kişiye kadar çıktığımız da oldu. Bizden bir süre sonra koğuşa, "Hacı Abi" diye anılan bir iş adamı getirildi. Hali vakti yerinde, beyaz eşya ticareti ile uğraşan, bulunduğu ilçede cemaate ait okulun yapımına büyük maddi destekler sağlamış, o okulun mütevelli heyeti başkanlığını ve şirketin yönetim kurulu üyeliğini yapmış bir isimdi.
Koğuşa geldiği ilk gün, içerideki market ve manav alışverişlerinin tüm parasını kendi cebinden ödedi. Bu cömertçe tavrı doğal olarak herkesin dikkatini ve takdirini topladı. O gelmeden önce koğuşta büyük sıkıntılar çekilmiş, tartışmalar neticesinde ortak yaşam için elzem olan kurallar koymuştuk. Spor saati, gündüzleri uyuma ve sessizlik saati, bulaşık yıkama sırası, temizlik, banyo gibi ortak alan kullanımları yazılı hale getirilip panoya asılmıştı. Bu kurallardan biri de yemek dağıtımı ve herkesin yemek için yalnızca birer adet tabak, çatal ve kaşığı olmasıydı. Dışarıdan bakan biri için çok sıradan görünen bu detay, cezaevi şartlarında hayatiydi; masa o kadar küçüktü ki, ikinci bir tabak kullanmak masaya sığmayacağı için yasaklanmıştı.
Fakat Hacı Abi, o büyük cömertliğinin hemen arkasından kendisi iki tabak ile masaya oturdu. Kimse ses çıkarmadı, kimse itiraz etmedi. Ne de olsa zengin ve hizmet eri, fedakar! bir abiydi, hem "Hacı Abi"ydi hem de koğuşun mutfak ihtiyaçlarını karşılamıştı. Bu ilk sessizliğin ve kabullenişin ardından Hacı Abi, baskın bir karakter olarak varlığını ve ağırlığını her geçen gün koğuşta daha fazla hissettirmeye başladı. Panoya asılı kuralları hiçe sayıyordu. Geçmişte kılamadığı namazlarını kaza edeceğini söyleyerek günde 8-10 saat namaz kılmaya başladı.
İlk zamanlar "mübarek! abinin" ibadeti gibi masum görünen bu durum, zamanla koğuşun düzenini alt üst etti. Çünkü Hacı Abi, insanların sadece gündüzleri yürümek, hava almak ve spor yapmak için kullanabildiği daracık avluya seccadesini seriyor, herkesin ortak alanına fiilen müdahale ediyor, spor yaptırmıyor, hatta "Namaz kılıyorum" diyerek ses çıkaran insanları azarlıyordu. Herkes bu durumdan rahatsızdı. Ancak "Sıkıntı çıkmasın", "Abimiz mübarek bir iş yapıyor", "Zaten kendisi çok cömert" gibi gerekçelerle bu ihlalleri sineye çekiyorlardı. Hacı Abi ise her sineye çekilişi kendisinde doğuştan var olan bir hak olarak görüyor, günler geçtikçe sınırları daha da zorluyordu.
Ta ki ben bu duruma daha fazla dayanamayıp itiraz edinceye, koğuş içinde sesimi yükseltip bir tartışmanın fitilini ateşleyinceye kadar. İşin en çarpıcı kısmı bu tartışmadan sonra yaşandı. Hacı Abi avukat görüşüne gittiği bir gün, bütün koğuş topluca benim üzerime geldi. "Sen neden problem çıkarıyorsun? Biz razıyız, burada kavga gürültü istemiyoruz" diyerek aslında yaptığımın yanlış olduğunu, susmam ve düzene uymam gerektiğini bana dikte ettiler.
Fakat bastırılan bu rasyonel kriz çok uzun sürmedi. Sonraki günlerde koğuştan bazı kişiler de dayanamaz hale geldi ve çok ilginçtir ki; koğuşun en halim selim, en sessiz ferdi, bir gece yarısı saat 4-5 sularında Hacı Abi ile fiziksel bir arbede yaşadı. Gece hepimiz uyanıp dövüşü güçlükle engelledik. Ben yaşananların ardından resmi şikayette bulundum.
Bunun üzerine gardiyanlar topluca koğuşumuzu bastı. Bize söyledikleri sözler, sistemin asıl yüzünü gösteriyordu: "Sizler okumuş insanlarsınız, sizler bu cezaevine çok farklı bir bakış açısı getirdiniz. Eğer bu şekilde kavga edecek olursanız bizim başka yüzümüz var. Biz sizlere iyi davranıyorduk, bundan sonra diğer yüzümüzü görürsünüz" diyerek hepimizi açıkça tehdit ettiler.
Olayın Psikolojik ve Kurumsal Analizi
Yaşadığım bu olay, Gülenist yapılanmanın geniş kitleleri nasıl paralize ettiğinin ve otoriteye boyun eğdirme süreçlerinin laboratuvar ortamından çıkıp gerçek hayata nasıl yansıdığının tam bir özetidir:
1. Rızanın Satın Alınması ve Kuralların Çiğnenmesi: Hacı Abi'nin alışverişleri ödemesi psikolojik bir "borçlandırma" (karşılıklılık normu) yaratmıştır. Bu vitrin, onun ortak yaşam kurallarını pervasızca çiğnemesinin biletine dönüşmüştür. Tıpkı cemaatin ilk yıllarındaki hayırseverlik faaliyetlerinin, daha sonraki hukuksuzluklara toplumsal rıza üretmesi gibi, koğuş ahalisi de bu maddi güce karşılık hak ihlaline sessiz kalmıştır.
2. Kutsalın Zırh Olarak Kullanılması: Ortak alanın günde saatlerce namaz kılıyorum gerekçesiyle işgal edilmesi, Stanford Hapishane Deneyi'ndeki "alan daraltma" taktiklerinin dini bir versiyonudur. İnsanlar "mübarek bir iş yapılıyor" illüzyonuna kapılarak kendi konforlarından ve haklarından gönüllü olarak vazgeçmiş, zorbalığı meşrulaştırmışlardır.
3. Akran Baskısı (Asch Etkisi) ve Rasyonel Aklın Linç Edilmesi: Haksızlığa sesimi yükselttiğimde, mağdur olan çoğunluğun arkamda durmak yerine beni "problem çıkaran kişi" ilan etmesi, sosyal psikolojideki uyum baskısının zirvesidir. İnsanlar adaleti savunmanın getireceği kaostan korkmuş, zalimi durdurmak yerine düzene itiraz edeni susturmayı seçmişlerdir.
4. Patlama ve Gardiyanların "Eichmann" Yüzü: Bastırılan stresin en sessiz insanı bile sabaha karşı şiddete itmesi, rasyonel akıldan uzaklaşan sistemlerin kaçınılmaz çöküşüdür. Şikayet üzerine gelen gardiyanların ise kimin haklı olduğuyla veya kimin alanının gasp edildiğiyle ilgilenmemesi, tam anlamıyla Hannah Arendt'in Kötülüğün Sıradanlığı tezine oturur. Gardiyanlar (yani sistemin sahipleri), adaleti değil sadece "sessizliği ve pürüzsüz işleyişi" önemserler. İçeride kimin hakkının yendiği umurlarında değildir; yeter ki düzenin dışına çıkılmasın.
3. Kötülüğün Sıradanlığı: Hannah Arendt ve Eichmann Sendromu
Hannah Arendt, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın duruşmasını izlediğinde büyük bir şaşkınlık yaşar. Karşısında bir canavar değil, sadece amirlerinin emirlerini yerine getiren, "işini iyi yapmaya çalışan" ve kendi eylemlerinin sonuçları üzerine düşünme yetisini kaybetmiş sıradan bir memur vardır. Arendt buna "Kötülüğün Sıradanlığı" der. Kötülük; düşüncesizlikten, rasyonel aklı terk etmekten ve kurumsal bir çarka gönüllü dişli olmaktan doğar.
Gülen yapılanmasında hukuku ve ahlakı çiğneyenler de kendilerini kötü olarak tanımlamazlar. Onlar, tıpkı Eichmann gibi, bağlı bulundukları sistemin "kutsal" işleyişine katkı sunduklarını düşünürler. İtirafçı beyanlarına, mahkeme kararlarına veya hukuki delillere kör olmalarının sebebi budur; çünkü otoritenin yanılmazlığına dair inanç sarsılırsa, kendi varoluşsal zeminleri çökecektir.
Sonuç: Entelektüel Omurganın İzolasyonu
Gerek Milgram’ın laboratuvarında, gerek kült tipi devasa organizasyonlarda, gerekse dört duvar arasındaki bir koğuşta işleyen mekanizma hep aynıdır: Otorite; cömertlik, güç veya kutsallık maskesiyle gelir, bireyi kimliksizleştirir ve kendi kurallarını dayatır. Buna itiraz eden entelektüel ve rasyonel azınlık ise çoğu zaman bizzat o sistemin mağduru olan "sessiz yığınlar" tarafından dışlanır.
Otoritenin körü körüne kutsandığı her yapıda, sistemin fişi ancak rasyonel düşünce, bireysel ahlak ve eylemlerin sonuçlarını sorgulama cesareti ile çekilebilir. Aksi takdirde, her "iyiliksever Hacı Abi" kendi mikro diktatörlüğünü kuracak ve her "Mahrem Yapı", daha aşağıda linkini verdiğimiz yazımızda ayrıntılarını anlattığımız o meşhur deneyin mensupları gibi, 450 voltluk yıkıcı şokları gülümseyerek veren birer enstrümana dönüştürecektir.
Milgram deneyi ve Gülen Cemaatindeki yansıması konulu yazımızın linki:
https://urad.org.tr/tr/kultler/miligram-deneyi-ve-gulenist-kultte-otoritenin-gucu
-Abdullah Denikul

0 Yorumlar