(Bu çalışmada Risale-i Nur Külliyatı, Zeynep Berke'nin Çağdaş Zihin Felsefesinde Qualia'nın Ontolojik Statüsü adlı çalışması ile Claude, ChatGPT ve Gemini dil modellerinden doğrudan ve dolaylı olarak yararlanılmıştır.)
I. Varlık, Açıklama ve Kesinlik
Bilinç üzerine yürütülen polemiklerin önemli bir kısmı, iki ayrı soruyu birbirine karıştırır: Deneyimin varlığı ve mahiyeti. Bu iki soru birbirini tamamlasa da birbirinin yerine geçemez; zira varlık ile onun açıklaması aynı bilgisel statüde değildir.
"Gölge Problem" başlıklı önceki yazıda, gündelik hayatta kendiliğinden kabul ettiğimiz bu ilkeyi "diğer zihinler problemi" üzerinden ele almıştık. Bu yazı ise doğrudan bu ayrımın kendisi üzerine olacak.
Bu ikilem, çağdaş bilgi felsefesinde de karşımıza çıkar. Bilgi ve kesinlik meselesi uzun süre; hangi önermelerin kanıt gerektirdiği, hangilerinin ise kanıt talebini mümkün kılan zemini oluşturduğu sorusu etrafında şekillenmiştir.
G.E. Moore'un "İşte bir el" argümanı bunun en bilinen örneğidir. Moore iki elini göstererek dış dünyanın varlığını çıkarsadığında, aslında mantıksal bir ispat sunmaya çalışmıyor, çok daha temel bir noktaya işaret ediyordu: Bazı gerçeklikler, kanıtlardan daha önceliklidir.
Wittgenstein ise aynı sonuca farklı bir yönden yaklaşır. Ona göre "elim vardır" önermesi bilgiye ulaşarak elde edilmiş sıradan bir önerme değildir; dil oyunlarımızın ve yaşam pratiklerimizin üzerinde döndüğü kurucu zeminin bir parçasıdır. Bunu hareket eden bir kapının sabit duran menteşelerine benzetir. Her önermenin aynı ölçüde şüpheye açılması, şüphenin kendisini de işlemez hâle getirir.
Bu yaklaşım, yalnızca modern analitik felsefeye özgü değildir; Kelami düşünce de varlık ile açıklama arasındaki bu ince mesafeyi kendi bağlamında derinlemesine ele almıştır. Örneğin, bir şeyin mantıksal olarak mümkün olması (imkân-ı zâtî) ile ona dair doğrudan ve kesin bilgiye sahip olmak (yakîn) aynı düzlemde değerlendirilmez.
Güneş’in yarın batıdan doğması mantıksal olarak imkânsız (muhal) değildir; ancak bu soyut ihtimal, onun yarın da doğudan doğacağına dair kesin bilgimizi sarsmaya yetmez. Kısacası, mantıksal imkân ile fiilî şüphe arasında doğrudan bir geçiş yoktur. İlki sadece zihinsel bir tasavvurken, ikincisi somut bir kanıt (ya da kanıt yokluğu) gerektirir.
Aynı durum varlık iddiaları için de geçerlidir: Bir varlığın lehine yeterli kanıt bulunmaması (adem-i kabul), en fazla yargının askıya alınmasını gerektirir. Öte yandan, onun yokluğunu ileri sürmek (kabul-i adem) ise kanıt eksikliğinden çok daha fazlasına; yani yokluğu destekleyen bağımsız gerekçelere dayanmak zorundadır.
Bilinç tartışmaları da bize tam olarak bu yöntemsel sınırı hatırlatır. "Deneyimin aslında bir yanılsama olması mümkündür" şeklinde ifade edilen görüşler, mantıksal tasavvur ile fiilî şüpheyi birbirine karıştırıyor görünmektedir. Elbette bu tarz olasılıklar zihnen kurgulanabilir; ancak düşünülebilir olmaları, onları yaşadığımız somut deneyim karşısında eşit ağırlıkta birer alternatif haline getirmez.
Pek tabii algılarımız bizi yanıltabilir veya yorumlarımız yanlış çıkabilir. Güneş’in doğup battığını gözlemlediğimiz klasik örneği gibi: Kopernik ve Galileo sonrası değişen şey deneyimin kendisi değil, onun bilişsel açıklaması olmuştur. Dolayısıyla bu tartışmaları Kartezyen bir kuşkuculuğun uzantısı olarak görmek yanıltıcıdır. Dış dünyanın ya da diğer zihinlerin varlığına dair şüphe ile öznel deneyimin doğasına dair soru aynı çizgide ilerlemez.
II. Perspektif, Dolaysızlık ve Görelilik
Thomas Nagel’e göre bir deneyimin öznel karakteri, onu yaşayan kişi için zaten doğrudan verilidir; tartışmalı olan ise bunun üçüncü şahıs dilinde ne ölçüde açıklanabileceği, yani bilimsel açıklamanın sınırlarıdır.
Bunu, görme duyusuna sahip bir özne ile yalnızca işitme duyusuna sahip bir diğeri üzerinden düşünebiliriz. Gören özne; ışığın dalga boylarını, kırılmasını ve renk oluşumunu en ince ayrıntısına kadar açıklayabilir. Fakat bu açıklamaların hiçbiri, işiten özneye "görmenin" nasıl bir deneyim olduğunu aktarmaya yetmez. Benzer şekilde işiten özne de kendi kavramsal araçlarıyla açıklayamadığı için "Öyleyse görme diye ayrı bir şey yoktur" sonucuna varamaz; yalnızca kendi açıklama sınırlarına çarpmış olur.
Bu nedenle bilincin varlığı, kanıtlanması gereken bir hipotez değildir. Elimizde yalnızca üçüncü şahıs gözlemine dayalı araçlar varken, öznel deneyimi bunlarla bütünüyle açıklayamamamız son derece doğaldır. Asıl şaşırtıcı olan, buradan hareketle doğrudan deneyimlenen bir gerçeklik için dışarıdan bağımsız bir doğrulama talep etmektir.
Zira öznel deneyim, doğası gereği yalnızca birinci tekil şahıs perspektifinde var olabilir. Onu üçüncü şahıs diline bütünüyle "aktarmaya" çalışmak pratik bir dil yetersizliği değil, ilkece mantıksal bir çelişkidir. Çünkü doğrudan ve anlık bir 'karşılaşma' olan deneyim, aktarılmaya çalışıldığı anda kendi özniteliğini, yani varoluş tarzını zorunlulukla yitirecektir.
Bir kavramın ilişkisel olması, onun gerçekliği olmadığı anlamına gelir mi? Tartışmalarda çoğunlukla bu örtük varsayımla hareket edilir; oysa modern fizikte bunun aksini gösteren örneklere sıkça rastlarız.
Özel görelilik kuramına göre iki olayın eşzamanlılığı, gözlemcinin referans çerçevesine bağlıdır. Bir gözlemci için aynı anda gerçekleşen olaylar, bir diğeri için farklı zamanlarda meydana gelebilir. Burada değişen şey olayların kendisi değil, aralarındaki zamansal ilişkidir. Benzer şekilde ağırlık da mutlak bir özellik değildir. Aynı kütle; Dünya’da, Ay’da veya Jüpiter’de farklı ağırlıklara bürünür. Çünkü ağırlık, kütle ile kütleçekim alanı arasındaki ilişkinin somut bir sonucudur.
III. Eksenler ve Zor Problem
Fiziksel görünen bir başka örnek, meseleyi daha derin bir epistemolojik düzleme taşıyabilir:
Dünya iki farklı hareket gerçekleştirir: Güneş’in etrafında dolanır ve kendi ekseni etrafında döner. Aynı anda gerçekleşen bu iki hareket, felsefi olarak tamamen farklı türden sorular doğurur.
Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketini ele aldığımızda, klasik bir nedensellik ilişkisiyle karşılaşırız. Sorularımız daima iki ayrı unsur arasındadır: Dünya neden bu yörüngeyi izler? Güneş'in kütleçekimi bu hareketi nasıl belirler? Aralarındaki etkileşim hangi fizik yasalarına bağlıdır?
Şimdi de Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü düşünelim.
Başta benzer bir soru soruyormuşuz gibi görünse de durum temelde farklıdır. Dünya'nın hangi eksen etrafında döndüğünü ararken, ikinci bir fiziksel nesne bulmayı beklemeyiz. Eksen, Dünya'nın yanına uzatılmış, uzayda yer kaplayan görünmez bir çubuk değildir. Buna rağmen o çizgi, keyfî bir kurgu da değildir. Dünya gerçekten o hat etrafında döner; gece ve gündüz onunla oluşur, kutuplar onunla tanımlanır. Kısacası o itibarî hat, zihinsel bir varsayımdır ancak nesnel bir referans noktasıdır.
Bu ayrım, Wittgenstein’ın görme alanına dair tespitini de yeniden düşünmemizi sağlar: "Göz, kendi gördüğü alanın içinde yer almaz." Şüphesiz, fiziksel bir nesne olarak göz küresi görme alanına dahil edilebilir; aynaya ya da bir fotoğrafa baktığımızda kendi gözümüzü görebiliriz. Fakat perspektifi kuran şey, hiçbir zaman o alanın içinde sıradan bir nesne gibi yer almaz. Görüş (nazar), alanın nesnesi değil, kurucu koşuludur.
Dünya’nın dönüşünde eksenin üstlendiği işlev ile görme deneyiminde perspektifin üstlendiği rol mantıksal olarak aynıdır: İkisi de alanı kuran ama alanın içinde bir nesne olarak aranamayacak olan o kuramsal merkezlerdir. Bu çerçevede, bilincin klasik problemleri ile "zor problem" aynı sorunun farklı versiyonları olarak görünmez.
Kartezyen gelenekten miras kalan "başka zihinlerin varlığını nasıl bilebiliriz?", "dış dünyaya nasıl ulaşırız?" ya da "zihin ile beden nasıl etkileşir?" gibi klasik sorular, iki ayrı unsur arasındaki ilişkiye odaklanır. Bu yönleriyle Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketine benzerler; soru daima iki farklı kutup arasındaki etkileşim üzerinedir.
Zor problem ise bambaşka bir yapıdadır. Burada asıl soru, bilinç ile beyin arasındaki etkileşimin nasıl gerçekleştiği değil; fiziksel süreçlerin neden ve nasıl öznel bir yaşantıyla eşleşebildiğidir. Başka bir deyişle araştırılan şey, iki nesne arasındaki ilişki değil, deneyimin kendisini mümkün kılan kurucu unsurun kendisidir. Bu yönüyle zor problem de dünyanın kendi etrafındaki dönüşüne benzer.
Üstelik bu itibarî yapı, yalnızca felsefi kavramların sınırlarını çizmekle kalmaz; fiziksel dünyanın deneyim alanımızla ilişkisini de anlamamızı sağlar.
Doğada "kırmızı burada biter, turuncu burada başlar" diye nesnel sınır çizgileri yoktur. Buna rağmen dünyayı kesintisiz bir dalga boyu akışı olarak değil, belirli ve ayırt edilebilir renkler hâlinde deneyimleriz. Fiziksel olarak bugünkünden hiçbir farkı olmayan, fakat hiçbir algılayan öznenin bulunmadığı farazî bir evrende dalga boylarından söz edebiliriz; fakat renklerden asla söz edemeyiz. Çünkü renk, fiziksel sürekliliğin kendi başına taşıdığı bir nitelik değil; ancak belirli bir referans yapısıyla, yani özneyle birlikte ortaya çıkan ilişkisel bir durumdur. Üstelik, çoğu zaman insan özelinde tartışılsa da, fenomenal bilinç zihinsel zemini gelişmemiş birçok canlı için de söz konusudur.
Aynı olgu, dünyayı algılamamızı sağlayan diğer duyularımız için de geçerlidir: Leibniz'in "küçük algılar" metaforunda kıyıya vuran dalgaların uğultusu, tek tek su damlalarının çıkardığı ve bilinç eşiğinin altında kalan sayısız küçük sesin birleşmesinden oluşur. Tek başına işitilemeyen bu küçük algılar, bir araya geldiklerinde işitilebilir bir deneyime dönüşür.
Bilincin konusu olan bu nitelikler, tek başlarına ve yalıtılmış hâlleriyle kavranamazlar; çünkü kendi başlarına sabit bir formları yoktur. Onlar ancak göreceli, sınırlı ve birbirine göre tanımlı oldukları ancak bir ilişkiler ağında varlık gösterebilirler. Mesela, karanlık olmadan sürekli bir ışık zihnen bilnemez ve sezilemez. Ne zaman ki gerçek ya da göreceli bir karanlık ile bir sınır çekilirse, işte o zaman ışık özne için tanımlanır, form kazanır ve hissedilebilir hâle gelir.
Buraya kadar izlediğimiz iki hat, aslında tek bir noktada kesişir: Bilinç zihinde aranabilecek fiziksel bir nesne değildir. Bu nedenle bilinç tartışmasının verimli biçimde ilerleyebilmesi için, öncelikle hangi sorunun gerçekten tartışıldığı konusunda açıklık sağlanmalıdır. Bu ayrım netleştirilmedikçe, aynı anlaşmazlıkların farklı kavramlar altında yeniden üretilmesi kaçınılmaz görünmektedir.
— Katre
Bizzarure herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul. İşte şu cüz-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey, malûmatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.
— Risale-i Nur
"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:
Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.
0 Yorumlar