Not: Bu metin akademik bir çalışma değil, serbest bir dijital düşünce ve deneme yazısıdır. Metinde adı geçen düşünür ve kavramlar, her zaman kendi felsefi bağlamlarının bütünü içinde ele alınmamakta; yer yer düşüncemizi ifade etmek, bir analoji kurmak veya belirli bir soruyu görünür kılmak amacıyla kullanılmaktadır.
Bu ve Öteki Fiziksel dünyada “kırmızı burada biter, sarı şurada başlar” diyebileceğimiz nesnel sınırlar kendiliğinden bulunmaz; böyle bir sınırın çizilebilmesi, bir perspektifin varlığını gerektirir, demiştik önceki yazıda. Nitekim bir prizma beyaz ışığı ayrıştırdığında yalnızca farklı renk dalga boylarını ortaya çıkarmaz; onları birbirinden ayırarak her birini görünür ve belirlenebilir kılar. Zihin üzerine yürütülen klasik tartışmalar ise çoğunlukla kırmızı veya acı gibi niteliksel deneyimlerin varlığına ve bu ayrışmanın işlevsel mi, yoksa deneyimsel mi olduğu sorusuna odaklanır. Oysa bir nesneyi ya da niteliği kırmızı olarak adlandırdığımızda, yalnızca bir özelliği tespit etmeyiz; aynı anda onun yeşil ya da turuncu olmadığını da belirleyerek bir sınır çizeriz. Bir adım ötede ise bu farklılıklar, insan için öz-bilincin konusu olan bir ayrıma dönüşür. Başka bir fiziksel analoji olarak ise gezegenlerin dönüş eksenlerinden söz etmiştik. Fiziksel eksen, maddesel bir çubuk ya da parça olarak orada bulunmaz; onu doğrudan gösteremeyiz. Buna rağmen gezegenin dönme hareketi içinden, bu hareketi belirli bir geometrik düzen içinde kavramamızı sağlayan bir doğrultu olarak çıkarabiliriz. Yörünge de benzer biçimde, hareketten ayrı bir nesne değil, hareketin belirli bir geometrik bakış içindeki belirlenimidir. Dolayısıyla fiziksel bir sistemde, sistemin parçalarından herhangi birine indirgenemeyen bir belirlenim, yine de o parçaların ilişkilerinden hareketle ortaya konabilir. Prizmanın renk tayfı ve gezegenin dönüş ekseni tam da bu anlamda, fiziksel ilişkilerden türetilebilen belirlenimlerdir. David Chalmers’ın “kolay problem” ve “zor problem” ayrımını belirim (emergence) kavramı üzerinden düşünürsek, ne prizma ne de fiziksel bir eksen bilinci açıklamaya yeterlidir. Prizmanın ışığı kırması ya da eksenin hareketi belirlemesi, ilkece parçalar arasındaki ilişkilerle açıklanabilen zayıf belirim örnekleridir. Burada bütün, parçalarından farklı bir davranış gösterse bile, bu davranış parçaların birbirleriyle kurduğu ilişkilerden türetilebilir. Oysa bilinç, parçaların toplamını aşan klasik anlamdaki güçlü belirim kavramıyla dahi açıklanamaz. Prizmanın ortaya çıkardığı renk tayfı, prizmanın fiziksel yapısı ve ışığın dalga boyları üzerinden ilkece eksiksiz biçimde hesaplanabilir. Renklerin birbirinden ayrılmasını mümkün kılan fiziksel ilişkiler açıklamanın içinde zaten mevcuttur. Buna karşılık bilinçte, ayrımı mümkün kılan hiçbir bilinç izi zihinsel süreçlerin parçalarında bulunmadığı için, bütüne aktarılabilecek yeni bir nitelikten söz edilemez. Buradaki mesele, henüz çözülememiş bir soyutlama hatası ya da parça-bütün ilişkisindeki bilgi eksikliği değildir. Sorun daha temeldedir: Fiziksel parçaların “kendinde” hareketlerinden, “kendisi için” bir ayrım yapabilen ve sınır çizebilen bir bilincin türetilmesini, mevcut mantıksal varsayımlar mümkün kılmaz. Bununla beraber, zayıf belirim çerçevesinde kalındığında dahi iki şeyin beraber gelmesi ve bulunmasından (iktiran) hareketle birini diğerinin nedeni (illet) saymak, klasik nedensellik eleştirisinin işaret ettiği bir sorundur. Bu noktada, belirlenim ve ayrım meselesini Bediüzzaman Said Nursî’nin “ene” bahsindeki yaklaşımı üzerinden de okumak mümkündür. Nursî, eneyi öncelikle bir vâhid-i kıyasî—yani nesnel varlıkların mahiyetini anlamaya yarayan farazî bir ölçü ve mukayese aracı—olarak ele alır. Ona göre bu ölçünün kendisinin hakikî ve maddesel bir mevcut olması gerekmez; tıpkı geometrideki hayalî çizgiler gibi, farz ve tevehhümle kurulan bir kıyas eksenidir. Zihin felsefesi açısından burada belirleyici olan, enenin ne tür bir varlık olduğundan çok, ne iş gördüğüdür. Ene sınırlar çizer, ölçer ve ayırt eder. Nursî’nin mutlak ve sınırsız olanın kendiliğinden bilinemeyeceğine ilişkin yaklaşımı da tartıştığımız olumsuzlama ilkesine temas eder: Sınırsız bir ışığın görünür hâle gelmesi için bir sınır gerekir. Ene de kendisinde vehmî bir sınır tasavvur ederek “Buraya kadar benim, bundan sonrası O’nundur” der; böylece mutlak olanı doğrudan temsil etmekten ziyade, onu bir kıyas imkânı içinde kavranabilir hâle getirir. Bu bakımdan enenin önemi, kendisinin zihinde nesneleşen bir içerik olmasında değil, içeriklerin belirlenmesini mümkün kılan bir kıyas noktası oluşturmasındadır. Bir şeyin belirlenmesi, yalın bir verinin zihinde bulunmasından ibaret değildir; belirlenim, her zaman bir “bu” ile “öteki” arasındaki farkın kurulmasını gerektirir. Nursî’nin vâhid-i kıyasî kavramı, tam da bu farkın kurulabilmesi için ölçünün kendisinin ayrıca bir nesne olmak zorunda olmadığını gösterir. Buradan bilince ilişkin daha temel bir mesele ortaya çıkar: Bilincin hangi fiziksel sistemden çıktığını bulmaktan önce, fiziksel bir sistemde böyle bir kıyas zemininin nasıl mümkün olabileceğini açıklamak gerekir. Üç Eşik: Fizik, Yaşam ve Bilinç Bilinç problemini ele alırken düştüğümüz temel hatalardan biri, doğrudan en üst eşiğe—insan deneyimine—odaklanarak evrenin bu noktaya nasıl geldiğini gözden kaçırmaktır. Searle’ün bilincin biyolojik kökenlerine yaptığı vurgu ile Nagel’in “yarasa” örneği, bilincin belirli bir canlının kendi iç perspektifinden bağımsız düşünülemeyeceğine işaret eder. Ne var ki indirgemeci yaklaşımlar, yaşamı da tıpkı bilinçte olduğu gibi bedenin işlevleriyle özdeşleştirme eğilimindedir. Oysa Hans Jonas’ın işaret ettiği üzere, canlı bir varlık cansız bir nesneden yalnızca daha karmaşık olmasıyla ayrılmaz. Hayat sahibi olmak, kendi varlığını sürdürmeye yönelmiş temel bir tutum ve öznellik içerir. Hayat, bedensel yapının değil, o yapı aracılığıyla varlığını sürdüren diri varlığın niteliğidir. Dolayısıyla açıklanması gerekeni baştan bir varsayım olarak içeren bir model, açıklamanın yerini alamaz. Bir uzuv olarak beyin ya da onu simüle eden yapay bir sistem, bir şeyi temsil edebilir, bir ayrımı işleyebilir, hatta kendi çıktıları hakkında başka bir çıktı üretebilir. Fakat neyin işleneceğini, hangi ayrımların önemli sayılacağını ve hangi sonuçların üretileceğini belirleyen normatif çerçeve, ne beynin biyolojik yapısına ne de yapay sistemin işleyişine indirgenebilir. Cansız dünya çevresindeki koşullara maruz kalırken, canlı varlık çevresini (besin, tehdit, imkân ve engel vb.) kendi devamlılığı açısından farklılaştırmaya başlar. Bu farklılıklar, onun için ilk kez hayati birer belirlenim ve anlam kazanır. Bu nedenle yaşam, varlığın ilk kez kendisini temel bir referans hâline getirdiği bir eşik olarak düşünülebilir. Bu çerçevede ne karbon ne de silikon kendi varlığının ayırdına varan bir ayrımın nasıl mümkün olduğu sorusunu açıklığa kavuşturamaz. Burada önemli bir ayrım daha ortaya çıkar. Fiziksel bir sistem ne kadar fraktal, rekürsif veya kombinatoryel açıdan karmaşık ve entegre olursa olsun, bu karmaşıklığın kendi içindeki dönüşümlerinden fenomenal bir niteliğe geçişi açıklamak ayrıca bir probleme işaret eder: Nursî’nin temessül (yansıma) tasnifi bu noktada açıklayıcı bir analoji sunabilir: Bir kaynağın maddesel ve ölü bir kopyası olan birinci tür yansımada—örneğin güneşin aynadaki cansız aksinde—yansıma kaynağın rengini ve biçimini temsil eder; fakat görüntü güneşin kendisi değildir. Benzer şekilde, ışığın retinaya düşmesinden kortikal aktiviteye kadar uzanan sinirsel süreçler, fiziksel bir durumun başka fiziksel durumlarla ilişkisine dair kapsamlı bir temel zemin sunabilir. Fakat bu açıklama, temsili daha karmaşık bir temsille değiştirmekle sistemin neden herhangi bir şey gibi göründüğü sorusunu çözemez. Fiziksel betimleme derinleştikçe durum uzayı genişler; fakat fenomenal niteliğin ortaya çıkışına ilişkin açıklayıcı köprü hâlâ kurulmayı bekler. Çünkü hayatın kendine özgü nitelikleri, onları taşıyan beden unsurlarının tek tek özelliklerinde olmadığı gibi, bunların niceliksel ve ortaklaşa etkilerinde de yoktur. Bu belirlenim süreci, canlı varlıkların dünyasında iletişimle birlikte genişler. Bitkilerden hayvanlara uzanan bilgi alışverişi; uyarana verilen bir tepkiden, bir durumu temsil etmeye kadar farklı düzeylerde gerçekleşir. İnsan dili ise bu yapının çok daha karmaşık ve kendine dönük biçimidir. Bununla beraber, kendini belirlemek, kaçınılmaz olarak ötekinden ayrılmayı da gerektirir. Bu bağlamda dil, dünyadaki farklılıkları ortak ayrımlara dönüştürür. Bilinç bir şeyin benim için, dil ise bizim için belirlenmesidir. Nursî’nin zihnin bilgiyle kurduğu ilişkiyi açıklarken yaptığı zarf ve mevsuf ayrımı, tam da bu eşikte devreye girer: “İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.” Bu ayrım, bilincin yalnızca bir şeyi bilmesi ile o bilgi tarafından nitelenmesi arasındaki farkı görünür kılar: Bir bilginin zihinde, zarfın içindeki bir nesne gibi bulunması (mâlum) başka şeydir; zihnin o bilginin gerçekleşmesiyle bizzat nitelenmesi, yani mevsuf olması, başka şeydir. Bu ayrım, Frank Jackson’ın meşhur “Mary’nin Odası” düşünce deneyine de başka bir açıdan bakmayı mümkün kılar. Siyah-beyaz bir odada kırmızının tüm fiziksel ve işlevsel verilerine sahip olan Mary, odadan çıktığında zihnine yalnızca yeni bir önerme eklemiş olmaz. Değişen şey, Mary’nin kırmızının niteliğiyle bizzat nitelenmesidir. Kırmızı artık yalnızca hakkında bilgi sahibi olunan dışsal bir veri değil; Mary’nin dünyayla kurduğu ilişkide doğrudan deneyimlenen bir niteliktir. Bu nedenle, bilinci yalnızca fiziksel açıklamanın tamamlanması gereken bir bilgi eksikliği olarak değil, deneyimin kendisi üzerinden düşünmeye zorlayan düşünce deneyleri bize yalnızca bir sistemin doğru işlemesinin değil, bu işleyişin bir deneyim ve bir perspektif olarak birisi için ne anlama geldiğini gösterir. Özetle, karşımızda yalnızca artan karmaşıklık derecelerinden ibaret olmayan üç temel eşik vardır: Düşünce ve deneyim, bu çerçevede yalnızca bir beden süreci değil; varlığın dünyayla kurduğu ilişkinin fiziksel farklılıktan yaşamsal anlam ve nihayet bilinçli belirlenime doğru derinleşmesidir. Sonuç: Bir Eşiğin Önünde Bir fiziksel farklılık nasıl olup da canlı için bir belirlenim kazanır? Bir belirlenim nasıl olup da deneyime dönüşür? Bir deneyim nasıl olup da kavranan, ayrılan ve “benim için” olan bir şeye dönüşür? Bütün bu dönüşümlerde “bir yerden bakmak” ne zaman ve nasıl ortaya çıkar? Ve nihayet, bir farklılığın iletilmesi ile bir farklılığın adlandırılması arasında ne değişir? Bu sorular etrafında, ilk yazıda diğer zihinler probleminin, bilincin ne olduğu sorusunun yanında değil; ancak onun gölgesinde durduğundan söz ettik. Başkasının deneyimine doğrudan erişemiyor oluşumuz, onun varlığına dair gerçek bir engel değildi. İkinci yazıda bilincin varlığı ile mahiyetini bütünüyle açıklayabilmeyi ayrı tuttuk. Çünkü bu iki sorunun cevabı aynı epistemik düzleme ait değildi. Buradan hareketle perspektif ve bakış kavramlarını düşündük. Bakışın kendisini görme alanının içinde arayamayacağımız gibi, bilinci de deneyimlerin arasında bir nesne gibi aramak doğru bir başlangıç noktası olamazdı. Bu üçüncü yazıda ise soruyu biraz daha geriye, yaşama doğru götürdük. Yaşamla birlikte yeni bir ayrımın ortaya çıktığını gördük. İnsanla birlikte ise bu ayrım, kendine, evrene ve daha da ötesine bakabilen başka bir eşiğe ulaşır. Bu çerçevede belki bilinci anlamak, onu oluşturan parçaları bulup üst üste koymak değil; birbirinden ayrışmış bütün bu katmanları yeniden tek bir ontoloji altında görebilmektir. Belki de bunun için yalnızca “bir yerden” bakmak gerekir. Tıpkı gün ağardığında, gecenin karanlığından sıyrılan ilk aydınlığa bakmak gibi… Sınırın bilincinde, bilincin sınırında bir yerden. — Katre “Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek doğrudan doğruya mübaşeret ediyor.” — Risale-i Nur

0 Yorumlar