Header Ads Widget

test banner

Taşın Kalbi



Dünya bazen çok büyüktür. Bir çocuk ise o büyüklüğe sığamayacak kadar küçük.

Küçük Alân için o gün, oyunların bittiği ve uykunun yerçekimine galip geldiği eşsiz bir andı. Etrafındaki dünya çatlayan duvarlar, tozlu yollar ve sonu gelmeyen bir koşturmacadan ibaretti. Yorulmuştu. Yorulan yalnızca bacakları değil, dinlenmek isteyen asıl ruhuydu.

Yanı başında, kimsenin yüzüne bakmadığı sert ve köşeli bir taş parçası duruyordu. Kollarını kendine sardı. Gözlerini kapattı.

“Hayallerin ağır değil,” dedi taş, “seni taşırım.”

Başını taşa yasladığında, taşın serinliği şakağındaki ateşi aldı; sertliği ise sıcacık bir güven verdi. O an zaman durdu.

Alân, o sert taşın üzerinde; içinde meleklerin gezdiği, çiçekli bahçelerde koştuğu renkli bir rüyaya daldı.

BİLGİNİN RENGİ

“Gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir.”   

— Bediüzzaman

Alân’ın taşın üzerindeki uykusu, yalnızca bir çocuğun yorgunluğu değil; insanın dünyayı nasıl gördüğüne dair eskimeyen bir tartışmanın sessiz bir sahnesidir.

Newton’un fiziksel dünyasında renk nesneldir ve bizimle doğrudan bir bağı yoktur. O, prizmadan geçen ışığın dalga boyudur; rakamdır, maddedir, ölçülebilir bir veridir. Bize eşyanın hangi dalga boyunu yansıttığını söyler; fakat bilginin kendisi renksizdir. Bilgiye renk veren insandır. Prizma ışığı kırar, ama ruh dünyayı boyar.

Goethe için ise renk, sadece ışığın bir oyunu değil; karanlıkla ışığın kavuştuğu yerde doğan bir duygudur. Renk, insanın ruhunda bir yankı uyandırır ve bakanın bilincinde oluşur. Bu anlamda yorgunluk, sertlik ya da sığınma hissi taşta değil; insanın ona bakışındadır. Ve çoğu zaman en doğru bakışlar bir çocuğa aittir.

BİLMEMENİN CENNETİ

Bilinci olmayan bir varlık —dev bir dağ bile olsa— yetim ve yalnızdır. Dağ durur ama durduğunu bilmez; yıkıldığında acı duymaz. Oysa insan yıkıldığında, yıkıldığını bilir. Trajedi de buradadır; sevinç de.

İnsanın aksine bir ağaç, kışın dalları donarken “Neden ben?” diye sormaz. Acıyı bir kimlik hâline getirmez; onu yalnızca mevsimsel bir süreç olarak yaşar. Bahar geldiğinde, geçen kışın yasını tutup çiçek açmaktan vazgeçmez. Bir serçe, üç beş çalı çırpı ile yuvasını yapar ve gökyüzünün sahiplerinden biri olur. Asfalttaki yağmur suyu onun okyanusudur. Ne borçları vardır ne de kristal bardakları.

Doğanın dili sessizdir; sorusuzdur, itirazsızdır. Sadece rızası vardır.

Onun mutluluğu, hafızasında taşıdığı yüklerin azlığındandır.

Alân o gün taşın üzerinde uyurken, taşın sertliğinin ya da yerin kirinin farkında değildi; zihni ihtimallerle değil, anın ihtiyacıyla doluydu. Bir taşa ya da kadere baş koymayı “zayıflık” sanmıyordu. Yunus Peygamber’in bir balığın karnında hatırladığını, o henüz unutmamıştı.

İnsan büyüdükçe, eşyanın anlamı değişir. Çocuk yalnızca “dinlenmeyi”, bitki yalnızca “teslimiyeti” bilirken; yetişkin insan “bilmeme” cennetinden kovulur. Bilmek, insanın gücüdür; fakat bilgi kibirle birleştiğinde, onu hem kendisinden hem de doğadan uzaklaştırır.

TESLİMİYET

Damiel ve Cassiel, Wim Wenders’in filminde yalnızca diğer meleklerin ve çocukların görebildiği iki melektir; bir şehrin sessiz tanıklarıdır. Damiel, II. Dünya Savaşı’nın izlerini taşıyan Berlin’i gökyüzünden izlerken dünyayı hep siyah-beyaz ve mesafeli görür. Ancak bir gün geri dönüşü olmayan bir karar alır ve her şeyi bildiği, hissiz bir sonsuzluk yerine, acının mümkün olduğu bir hayatı diler. Kanayan bir dizin, sıcak bir kahvenin ve koklamanın mümkün olduğu “ölümlü” hayatı seçer.

İnsan, Damiel gibi yaşamın içine kendi tercihiyle, tepeden bir kararla düşmez. Ailesini, nerede doğacağını, dış görünüşünün nasıl olacağını ya da hangi rüzgârın önüne çıkacağını bilemez. Başlangıç insanın elinde değildir; yol aldıkça anlarız: çoğu zaman devamı da öyle.

Eğer acı, insan olmanın kaçınılmaz bedeliyse; mutluluk da onun beklenmedik armağanıdır. Beyaz ışık, aslında renksiz gün ışığından başka bir şey değildir. Bilinçli olmak, insanı yalnızca “olanla” değil, “olanın kendisine ne yaptığıyla” da yüzleştirir. Hayatın gittiği yönü her zaman biz belirleyemeyebiliriz; ama nereye demir atacağımızı seçebiliriz.

Alân’ın taşında uyumak, Damiel’in renklere kavuşması ve bir serçenin rızasıyla yaşamak… Belki de insan olmanın en sade ve en sahici özeti budur.

Belki de teslimiyet dedikleri asıl güç budur: Taşın sertliğinin farkında olmak, yükün ağırlığını inkâr etmemek ve kırılabilir olmayı baştan kabul etmektir. İçi boş bir iyimserlik değil; kendi zayıflığını bir bayrak gibi, saklamadan taşıyabilmektir. İnsan, ne zaman ki her şeyi yönetemeyeceğini anlar ve o masum çocuk gibi hayata yaslanmayı seçer… İşte o zaman taş, gerçekten bir yastığa dönüşür.

“Taşlardan öylesi vardır ki, içinden nehirler kaynar; öylesi vardır ki, 

çatlar da bağrından sular fışkırır…”  

(Bakara, 74)


—Katre


Not: Bu metnin yazım sürecinde yapay zekâ (Al) desteği alınmıştır. Metnin çerçevesi ve nihai ifadeleri yazara aittir.

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar