Header Ads Widget

test banner

Emir Yıldız’a ve Vahdettin Polat’a hesap soranlar, Hamdullah Öztürk’e ve Süleyman Sargın’a neden sormuyor?


Yazı başlığında isimler verdim, ama burada ilk iki kişiyi suça karıştıktan veya suça şahit olduktan sonra yaşadıklarını anlatan insanların temsilcileri olarak, ikinci iki kişiyi de suç işleyen bir yapıyı yönettikleri halde hala sağır sultanı oynayan insanların temsilcileri olarak görmekte yarar var.

Bu yazıyı okuyacak çoğu kişiye Emir Yıldız’ın ve Vahdettin Polat’ın neler yaşadıklarını detaylandırmama gerek yok. Bilmeyenler MFP bloğunda ve YouTube kanalında arama yaparak detaylı bilgiye ulaşabilirler. Emir ve Vahdettin’e bir kızgınlık var cemaat tarafında. Bunu hem Twitter üzerinden, hem Clubhouse üzerinden sert bir şekilde ifade ediyorlar. Detaylarına girmeyeceğim ama bazı suçlamaları tamamen dezenformasyon ile yayılan bilgiler üzerinden. Bir kısmı da direk kendilerinin söyledikleri ve yazıları üzerinden, bu yazımda o kısma odaklanmak istiyorum.

Emir ve Vahdettin’e cemaat içinden kızanların bir kısmı onların anlattıklarının çoğunun yalan olduğunu düşünüyorlar. Bu gruptaki insanlara hitap etmiyorum bu yazıda; o kişilere yaşadıkları paralel evrende mutluluklar diliyorum. Kızanların bir kısmı Emir ve Vahdettin’in söylediklerinin doğru olduğunu biliyor, ama hala köktenci cemaatçi oldukları için ne kadar saldırırsak cemaatimiz adına o kadar doğru iş yapmış oluruz diye düşünüyorlar. O gruptaki insanlara da hitap etmiyorum bu yazıda; o kişiler dünyada ve ahirette benden uzak olsunlar. Benim asıl hitap etmek istediğim kısım Emir ve Vahdettin’in söylediklerinin çoğunun doğru olduğunu düşündükleri (veya buna ihtimal verdikleri) halde hala onlara kızgın olanlar ve kendi imkanları ölçüsünde hakikatin peşinde olanlar.

Emir ve Vahdettin kısaca “mahrem” hizmetlerde yapılan yanlışlıkları anlattılar. Bunları öncelikle devlete anlattılar, bu şekilde “etkin pişmanlık”tan faydalandılar, veya popüler ifadesi ile “itirafçı” oldular. İtirafçılık çetrefilli bir mesele, Türkiye hukukunda şu andaki uygulanış halini ben de tasvip etmiyorum. Ama Emir ve Vahdettin kanunda onlara verilen hakkı kullanarak tutuksuz olarak ve ceza indiriminden faydanılabilecek bir biçimde yargılandılar. Bence burada cevaplanması gereken asıl soru şu: Suç işleyenler, suça bulaşanlar, suça şahitlik yapanlar, bunları yargı ile paylaşmalı mı, bunu yapmaları doğru mudur? Bence bu sorunun cevabı basit, evet paylaşmalılar ve bu paylaşımları doğru.

Emir ve Vahdettin bildiklerini sadece savcılık ve mahkeme ifadeleriyle devlete anlatmakla kalmadılar, aynı zamanda kalemleri ve sesleriyle bunu kamuoyuyla paylaştılar. Peki bunu yapmaları doğru mu? Bu soruya bir önceki soru kadar kesin bir cevap veremiyorum; çünkü iki yönde de argümanlar görebiliyorum (mesela pragmatik bir bakış açısıyla bu paylaşımlar neye sebep oluyor diye bakılabilir, veya daha etik bir bakış açısıyla gerçek ne olursa olsun ortaya çıksın artık denilebilir), ama benim şahsi görüşüm bunun doğru olduğu yönünde. Neden böyle düşünüyorum? İki sebebim var, birincisi ben etik olarak bakıyorum ve doğru ne olursa olsun ortaya çıksın istiyorum. İkincisi ise (belki bir kısmınız buna katılmayacaktır ama) kısa vadede değil ama orta ve uzun vadede bunların yararlı olacağını düşünüyorum. 

Böyle düşünüyorum çünkü Gülen cemaatinin bence Türkiye halkı nazarındaki asıl problemi ne “paralel devlet yapılanması,” ne 17-25 Aralık, ne 15 Temmuz, ne devletin tüm imkanlarını kullanarak yaptığı kötü propaganda. Asıl problem bunların daha derininde olan “güvenilemezlik,” olan şeyleri kabul etmemeleri, bir nevi “iki yüzlülük.” Emir ve Vahdettinin yaptığı bence bir “delikanlılık” (Ahmet Dönmez’i cemaat cenahındaki tek delikanlı olarak görüyorum bu arada) ve bu delikanlılık orta uzun vadede toplumsal bir barış (veya en azından bir kabulleniş, bir uzlaşı) için bence bir gerek koşul. Geçmişle hesaplaşılmadan uzlaşı sağlanamaz çünkü. 

Yazımdaki diğer argümanlarıma geçmeden şunu da eklemem gerekiyor, ben burada Emir’in ve Vahdettin’in avukatlığını yapmaya veya onların her söylediklerinin %100 doğru olduğunu ifade etmeye çalışmıyorum, savunduğum şey sadece onların da konuşma haklarının olduğu. Herkesin konuşmaya hakkı var.

Bence bu durumla alakalı en önemli meselelerden birisi şu: her ne kadar köktenci bir cemaatçi kabul etmese bile bu cemaatin bir kısmı tarafından cemaat mensuplarının bir kısmına (ama çok ama çok az bir kısmına ve gizlice, başka cemaat mensuplarına bile hissettirmeden; bunu önemle eklemek istiyorum) “sistematik bir şekilde” sorular verilmiş; yine bu cemaatin bir kısmı tarafından şok mangaları ile kendilerine düşman belledikleri askeri öğrencilere işkenceler yapılmış; yine bu cemaatin bir kısmı tarafından Tahşiye, Selam-Tevhid, Casusluk, Ergenekon, Balyoz vb davalarda usulsüzlükler ve hukuksuzluklar yapılmış; yine cemaatin bir kısmı tarafından tüm Emniyet personeli (Garson usb’siyle) ve Askeri personel (matrix programıyla) fişlenmiş… Daha bu listeyi uzatabilirim. 

Allah aşkına, Türkiye halkının bütün bu olanlardan hesap sorma hakkı yok mu? Bu rezilliklere dair bilenlerin bildiklerini anlatmaları doğru olmaz mı? Allah aşkına, Mahrem dizisiyle yaşadıklarını öğrendiğimiz Hamza Kaya’nın, Ümit Faruk Yenici’nin, dahası Aydın Çopur’un, Ali Tatar’ın ve daha ismini bildiğimiz bilemediğimiz nicelerinin başlarına gelenlerin hesabı sorulmasın mı? Tabii ki bunların hesabı şu an iktidarın zalimce yaptığı gibi hamile kadınlardan, kendi işinde gücünde öğretmenlerden, esnaflardan; yani kısacası cemaatin sivil tabanından sorulmamalı; ama birilerinden sorulmalı.

Yazımın başlığına dönecek olursam, bu sorulara Emir ve Vahdettin bence delikanlıca cevap veriyorlar, ama Vahdettin’in defalarca anlattığı ve başındaki abileri olduğunu söylediği Hamdullah Öztürk ve Süleyman Sargın cevap vermiyorlar. Bırakın cevap vermeyi muhatap bile almıyorlar. Emir ve Vahdettin bulundukları konumlar itibariyle nispeten daha ufak çapta suçlara karışmışlar, bunları itiraf ediyorlar, bunlardan pişman olduklarını söylüyorlar. Hamdullah ve Süleyman ise tasarladıkları ve uyguladıkları suçları kabul etmiyorlar (dolayısıyla pişman olmadıklarını varsayıyorum,) ve bulundukları konum itibariyle planlayıp uygulattıkları suçlar nispeten çok daha büyük; çünkü altlarındaki insanlara bu suçları bir görev tanımı olarak dayatıyorlar ve dini saiklerle, kültvari bir ortamdaki psikolojik ortamla, bunların yapılmasını sağlıyorlar.

Tabii burada sadece bu iki kişi (Hamdullah ve Süleyman) değil bahsettiğim. Bu mahrem hizmetleri tasarlayan, yıllarca yöneten, bütün günahlarına fetvalar veren, altlarındaki insanlara bu günahları uygulattıran, ama çoğunun isimlerini bile bilmediğimiz sözde “büyük abiler”in hepsinden bahsediyorum. Mesela 15 Temmuz’dan kısa zaman öncesine kadar içlerinden birisinin dönüşümlü olarak Pennsylvania’da Gülen’in kampında kaldığı TSK’nın 4 kuvvet imamından bahsediyorum, mesela ilk zamanlarda TSK personeline abilik yapmış olan İsmail Büyükçelebi’den bahsediyorum, mesela Gülen’den bahsediyorum. Bu kişiler sessiz, bu kişiler sağır sultan, bu kişilerin çoğu ya önceden beri ya da sonradan yurt dışına çıkmış ve rahat hayatlarını yaşıyorlar, bu kişiler hala aynı mavalı okuyorlar. Bu kişiler de benden dünyada ve ahirette uzak olsunlar. Beni asıl üzen taraf şu: bu kişilere “iyilik hareketi” olarak yola çıktık diyen cemaatin mensupları hesap sormuyorlar. Evet, Emir ve Vahdettin’e hesap sorabilirler, sorsunlar, ama abilerinden ve hocalarından da hesap sormadıkları sürece ben onları hiç de samimi bulmuyorum. 

-İsa Hafalır


author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar