Header Ads Widget

test banner

Hüzn ü Aşk


Hep bildiğimi tüketti hicrân
Bîmâr olan eylemez mi hezyân

Ey hâlime rahmı olmayan yâr
Fikr eyle ki rûz-ı âhiret var*

(Şeyh Galib- Hüsn ü Aşk)

Hüsn’e ve aşka ait ne varsa, yok ettiniz bu topraklarda. Yeşilin bin bir tonunu, mavinin türlü halini soldurdunuz. Pembe rüyalara dalmayı vadeden masallar anlatarak, simsiyah kâbuslara saldınız, sesinize kulak verenleri. Kırılan mızrabınızın intikamını, yüzbinlerin vokallik ettiği ağıtlarla aldınız. Kaderin yoluna su serptiğini söylediklerinizi, buz gibi sularda kedere boğdurdunuz.

Şimdi herkes; sesinizin büyüsüne kapılan herkes, uçsuz bucaksız çöllerde, bir damla suya hasret gibi, bir yudum adalet arıyor; azıcık nefes almak için, boğulmamak için, hayatta kalmak için…

Sizler ise, bu durumda bile küçücük bir umuda muhtaç insanların hayalleriyle, umutlarıyla, inançlarıyla hiç çekinmeden oynayabiliyorsunuz. Görüntüsü alabildiğine güzel ve fakat kendisi hayal olan vahalar gibi, yalancı baharlar resmediyor, dünya tarihinin ve tanrı kanunlarının, geride bıraktıklarınız için bir anda değişeceğini anlatıp duruyorsunuz.

Yapmamanız gerektiği halde, yaptıklarınız ve yapmanız gerektiği halde yapmadıklarınızdan dolayı, hayatını cehenneme döndürdüğünüz insanların en küçük bir sitemine, isyanına, serzenişine bile tahammül göstermiyorsunuz.

Bütün bir ömrünü, sizin öğretileriniz üzerine inşa etmiş, bayramlarda ve tatillerde, cenazelerde ve düğünlerde anne-babasının yanında olmak yerine, sizin verdiğiniz görevleri yerine getirmek için ailesini ve sevdiklerini (onları kaybetmek pahasına) ötelemiş insanları ve onların 25-30 senelerini, sitemlerinden dolayı bir kalemde siliyor, hain ilan ediyorsunuz.

Onlara reva gördüğünüz cümlelerin merkezinde ihanet var, kalleşlik var, çile var, hasret var, ölüm var…

Sonu yokluğa çıkan tüm bu ‘var’lar içinde sizin durumunuz ise kelimenin her anlamıyla, ibretlik. Sesi göklere ulaşmış çığlıklar karşısında, öldüren bir sessizlik içindesiniz yıllardır. Sorulan hiçbir soruya, edilen hiçbir siteme karşılık verme tenezzülünde bulunmuyorsunuz. Kendi mamulünüz olan cennetinizde, kendinize ait önceliklerle yaşıyorsunuz.

Düşmanlarınızı tanımlarken her zaman kullandığınız Titanic örneği, o kadar uyuyor ki mevcut durumunuza. Sizler, lüks kamaralarınızda çaylarınızı yudumlarken, güvertede, filikalarda ve bizatihi dalgaların üzerinde can pazarları yaşanıyor.

Büyük günahlar işleyen, işlediği günahı kabullenmeyen ve bu yüzden lanetlenen mitolojik yaratıklar gibisiniz her biriniz. Devasa propaganda araçlarınız, zenginliğiniz ve her sözünüzü tanrısal buyruklar kabul eden takipçileriniz var belki ama bu yine de güçlü yapmıyor sizi, değerli kılmıyor söylediklerinizi.

Siz de tıpkı düşmanlarınız, düşman gördükleriniz gibi, gücün esirisiniz. Elinizde taşıdığınız bir sihirli değnek değil güç; sizi kendisine zebun eden kaba bir sopa adeta. Onunla karşınızdakini dövmek için her yukarı kaldırışınızda, kendi başınıza vuruyorsunuz ilk darbeyi. O yüzden de yavaş yavaş küçülüyorsunuz bakmayı bilen gözlerde.

Sadece insanları kandırmış ve bu defteri öylece kapatmış olsaydınız, bu kadar önemsenmeyecektiniz belki de. Aldatılmaya alışmış diğer Mezopotamya halkları gibi, sineye çekecek ve unutup gidecekti kitleler yaptığınız ya da sebebi olduğunuz her şeyi.

Hâlbuki sizler, bambaşka bir yol tuttunuz. Birer canlı cenazeye döndürdüğünüz insanlardan geriye kalan ne varsa, onlardan da faydalanmaya çalıştınız. Kendinize yönelen ve yönelmesini beklediğiniz tüm oklara siper ettiniz hayatları. Onların, müstahkem mevkilerinizin altına konulan dolgulardan başka bir şey olmadıklarını, dergi kapaklarınızdan, sosyal medya hesaplarınızdan ifşa ettiniz açıkça. İnsanlardan da, kendilerine reva gördüğünüz bu zilleti şeref addedip, kabullenmelerini beklediniz.

Nasıl bir hayal dünyasının içerisindesiniz, bilmiyorum. Fakat görmeye gözlerinizin, işitmeye kulaklarınızın olmadığını anlıyorum artık. Söylenen her sözün, yazılan her satırın, atılan her çığlığın ve akıtılan her damla gözyaşının, yarattığınız ve beslediğiniz nisyan semasının karanlıklarında yok olup gideceğini biliyorum. Su üstüne yazı yazmak da olsa, bir şeylerin anlatılması gerektiğine inanıyorum.

Çok gizemli ve önemli bilgilere vakıf ‘bir seçkin değilim ve acz tutmuyor adımın ilk harfleri’. Yine de yaşadığım, şahit olduğum, işittiğim kırıklıkları, kırgınlıkları yazmayı görev addediyorum kendime. Zaman bazı şeylerin üzerini tozlarla kapladıktan sonra, ‘ötekilere’ ait anekdotlar da bulunsun bir yerlerde diye.

Gönül isterdi ki, Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk mesnevisinden ve ona dair güzelliklerden söz edeyim bu yazıda. Ne yazık ki etrafımızda yaşanan bu kadar acı varken, hüzne dönen ‘hüsn’lerden ve istismar edilen ‘aşk’lardan başka yazacak pek bir şey kalmadı bana.

Yalnızca iki beyit. Anlamak isteyene…

Hep bildiğimi tüketti hicrân
Bîmâr olan eylemez mi hezyân

Ey hâlime rahmı olmayan yâr
Fikr eyle ki rûz-ı âhiret var*

* bimâr: Hasta, hezyân (Hezeyan): inleme, sızlanma

Esenlikler dilerim.

S. Yücel Derekök
Twitter: @konusankus

Not:
Bu yazı ilk olarak https://konusankus.wordpress.com/ adresinde yayınlanmıştır.
author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

2 Yorumlar

  1. Edebi olduğu kadar hakikatli bir yazı olmuş.. Dertli sinelerde, nicedir fokurdayıp duran, kazanlar dolusu katrandan, bir kaç damla misali... Yüreğinize sağlık...

    YanıtlayınSil
  2. Çok güzel, hoş, edebi ve bir o kadar da gerçekleri incitmeden tüm çıplaklığı ile göz önüne seren bir yazı olmuş...

    YanıtlayınSil