Goethe ve Spinozizm




Düşünce tarihinde genelde Kant, Schiller ile Goethe ise Spinoza ile ilişkilendirilir. Bunun tersini iddia eden bir düşünür olan Ernst Cassirer ise Rousseau, Kant ve Goethe’yi bir çizgiye koyar; özellikle Goethe’nin Bitkilerin Metamorfozu teorisini baz alır ve bu teoriyi Kant ile ilişkilendirir. Goethe de birkaç arkadaşının dikkatleri bu yana çekmesinden sonra kendi fikirleriyle Kant fikirleri arasında benzerlikler görür. Bu yazıda spesifik olarak Goethe’nin Spinoza ile olan ilişkisini ve daha çok meselenin dini yönünü ele alacağımız için diğer ihtimalleri şimdilik göz ardı edebiliriz.

Spinozizm daha çok Goethe’nin din anlayışını özel bir şekilde şekillendiren ve özellikle Avrupa ve bilhassa Almanya’daki entelektüellerin dindarlığını etkileyen bir felsefe olarak anlaşılmalıdır. Özellikle Panteizm entelijansiyada ciddi bir kabul görmüştür. Jakobi ve Mendelssohn arasındaki Lessing’in Spinoza ile ilişkisi konusundaki meşhur tartışma da halkın dikkatini Hollandalı düşünüre çeker ve Spinoza’nın fikirleri daha büyük bir hevesle takip edilir. Doğasında ve düşüncesinde Spinozist görüşlere benzeyen birçok element olan Goethe’nin üniversite döneminden kalan Spinoza ilgisini tekrar canlandırır.

Genç yaşta Goethe için bir rol model ve fikir önderi olan Gottfried Herder, Spinoza’ya olan merakını da uyandırır. Goethe’nin teolojisi adlı eserin yazarı Peter Hofmann, Herder’in dinamik Spinozizmini “boş bir kâse” olarak tanımlar. Bu soyutlaştırılmış Spinozist fikirler kasesini Goethe kendine özgü yorumlarıyla doldurur. Goethe’nin Spinoza’dan etkilendiği her halde tartışılamaz.

Rönesans’tan Aydınlanma dönemine kadar Panteizm etkisi sürmüştür. Panteizm’in Hristiyan alemindeki fikir babası aslına bakarsak Giardano Bruno’dur. Bruno, tanrının her şeye içkin olduğu tezini savunan ve bu yüzden Roma Kilisesinin engizisyonuna kurban giden ilk düşünürdür. Bu anlamda Gottfried Wilhelm Leibniz ve Baruch de Spinoza’nın düşünceleri Bruno’ya kadar uzanır.

Heinrich Heine için Goethe’nin Panteizm’i paganlıktan çok farklıdır. Heine, “Goethe şiirin Spinoza’sıydı, böylece bu ruh tüm şiirlerine nüfuz etti,” der. Goethe de bu tutumu şu sözle teyit eder:


“Madem öyle ben ‘ateist’ Spinoza’nın Tanrı aşkına daha sıkı sarılıyorum ve din diye inandığınız her şeyi size bırakıyorum.”


Spinoza’dan o zamanlar ateist olarak bahsedilmesi ayriyeten incelemeye değer. Spinoza, Tanrı ve âlemi birbirinden ayırmamasından, her ikisini özdeş kabul etmesinden ve tanrıyı her şeyin içkin nedeni olarak görmesinden dolayı panteist ve ateist olarak anılmıştır. Kategorize edilemeyişinden dolayı da bu kolaylığa kaçılmış olabilir. Zira Spinoza panteizmi sufizmi içeren mistik bir sistem ya da dindar bir panteizm olarak da görülebilir.

Spinoza’nın sisteminde ebedi ile geçici olan arasında ve zorunlu ile mümkün arasında kesin ve açık seçik bir ayrım vardır. Böylece Spinoza, Goethe’ye sanatsal içgüdüsünün talep ettiğinden daha fazlasını, yani soyut ve somut düşüncenin sentezini sunabildi. Goethe bu durumu şu şekilde ifade eder:


“Bu arada en içten bağlantıların aslında sadece karşı kutuplardan oluştuğu unutulmamalıdır. Spinoza’nın tüm dengeleyici dinginliği benim her şeyi yerinden oynatan çabalarıma tezat teşkil eder. Onun matematiksel yöntemi benim şiirsel düşünme ve ifade yöntemim ile çelişkiliydi ve tam da bu ahlaki konuları bu denli sistematik ele alışı insana ne kadar ters gelse de bu tür bir muamele, beni en büyük bir hayranı ve en tutkulu öğrencisi yaptı.”


Heine’nin tabiriyle Goethe “Büyük pagan” olarak biliniyordu. Goethe, Fichte kadar gibi bir deist değildi; zira o bir “pantheist” idi, der Heine. Ama Goethe, panteizmin kuşbakışı ve kendi keskin gözleri ile Fichte felsefesinin iç yüzünü hemen anlamıştı […]

Spinoza’nın bir maddeyle ilgili pantheist doktrinde doğal olarak tek bir insanın kendisi için var olan bir bütün olarak yer yoktur. Spinoza her ne kadar kendine özgü olan yaratıkların değişmez çeşitliliğini vurgulasa da koruma görevini verdiği Spinoza’da sözlükteki çeşitliliğin can alıcı noktası kaybolur ve tasavvuftaki gibi bir vahdet-i vücud düşüncesindeki gibi sadece vahdet kalır.

Bireysellik her zaman sadece kendi karakterine sahiptir, böylece her zaman daha yükseğe doğru gelişir ve aynı zamanda kendi üzerinde yükselir.

Panteizme ek olarak, Spinoza’nın felsefesinde Goethe’nin doğasına ve eğilimlerine uygun gelen başka önemli noktalar da vardı. Spinoza’nın felsefesi düşünceli ve samimi zihinlere daima büyük cazibe vermiştir.

Spinoza’nın mistik ve insanın iç dünyasının tefekkürü scientia intuitiva” doktrini ve “amor intellectualis dei” doktrini, yani entelektüel Tanrı aşkı, Goethe’ye sezgisel olarak hedeflediği tümel bir düşünce sunabilmiştir.

Helmut Thielecke için, Goethe’nin panteizmi monist değildir, yani her şeyin bir tek zorunluluğun, ilkenin, madde veya enerjiden olduğunu iddia eden veya tek bir tözden kaynaklandığını savunmaz; Goethe’de tüm varlık insanın kendisi gibi gelişir. Dünya Spinoza için Tanrı’ya açılırken, Goethe’deki Tanrı bir güneş gibi dünyada doğar.

Özellikle Goethe insanları yüce varlıklar olarak algılar. Sadece bir örnek vermek gerekirse: “İnsanın varlığı ve tanrının oluşu iki çok farklı şeydir”. Kendisini zaman zaman kozmosta erimemiz gerektiğini ifade etse bile, insanın panteizmdekinin aksine bireyselliğini sürekli vurgulamıştır.

 Eğer bir birey sadece kendine özgü özelliklerini koruyorsa, daima gelişir, kendini aşar ve “kendiliğinden bir dünya olur”. Yani insan olmaktaki zirveye ulaşabilir. Bu nedenle Goethe, insanın Tanrı ve dünya ve diğer insanlarla olan ilişkileri, bireysellik ve bireysel olumsuzluk açısından Spinoza’dan tamamen sapar. Goethe bu şekilde Spinoza’nın katı determinizminden de ayrılır. İnsan tutkularının verdiği kıvılcımı kullanıp bunu her şeyi kuşatan büyük bir aleve dönüştürmeye meyilli olmalıydı.

Bununla birlikte, Spinozizm Goethe’nin tüm manevi ve dini düşüncesinin temeli olarak tanımlanamaz. Goethe’yi dini ve felsefi görüşleriyle belirli bir kategoriye koymak çok zordur, çünkü Goethe kendisinin de itiraf ettiği gibi sistematik bir düşünür değildir. Ayriyeten felsefe ve soyut düşünce için de yeterince yetenekli olmadığını iddia eder. Felsefi konuları Hegel, Schopenhauer gibi düşünürlerle tartışan, Kant ve Leibniz ile hemdem olduğu için böyle düşünmesi doğaldır.

Cassirer’in düşüncelerine benzer şekilde, Spinoza’nın Tanrı veya tabiatı cisimsel tabiatla özdeşleştirmeye çalışmadığını belirtir. Genel olarak Goethe’nin Tanrı hakkındaki yorumları Tanrı ve âlem özdeşliğini savunan panteizminkinden farklıdır. Goethe doğa bilimci yanıyla Tanrı’yı tabiatta görmeye daha meyillidir, lakin sırf dini inanç açısından bakarsak monoteisttir. Spinoza dahil Goethe’nin de en azından salt panteist olmadıklarını söyleyebiliriz. Goethe’nin spinozacılığı daha çok doğa bilimci yönüne yansımış ve Şiir ve Hakikat’te de belirttiği gibi Spinoza’nın devasa kişiliği ve örnek karakteri Goethe’yi daha çok etkilemiştir.

Spinoza ile meşgul olmuş herkes gibi Goethe’nin de Spinoza’yı ne kadar anladığını bilemiyoruz. Her hâlükârda Goethe’nin Spinoziziminde öne çıkan durumun Spinozist felsefeyi Goethe’nin kendi dünya görüşüne yakın bulması ve dini düşüncesine adapte etmesi olduğu söylenebilir.

-Halil Topcuk                                                     Twitter: @haliltopcuk
Not: Bu yazı ilk olarak 31 Mayıs 2020’de  https://gorus21.com adresinde yayınlanmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez. 
--------------------------------------------------------------------------------------------

Yorum Gönderme

0 Yorumlar