Header Ads Widget

test banner

Kendimiz Olmak



Münferit Fikir Platformu bugüne kadar oldukça ses getirdi. Özellikle cemaatin ‘sırlı, derin’ konularında birinci ağızdan yazılan yazılar ve yapılan söyleşiler platforma destek verenlerin hain, ajan, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) çalışanı olarak suçlanmasıyla sonuçlandı. Yazarlarının çoğunun ‘takıntılı’ bir şekilde cemaat hakkında çıkan yazıları birçok kişinin platformu cemaat düşmanlığı yapmakla suçlanmasına sebep oldu. Yeri geldi platformun editöryal ekibi acemilikle suçlandı, yeri geldi platform destekçilerinin cemaat eleştirilerini cemaat mensuplarının dikkate alacağı dilde yapmadığı tepkisi dile getirildi. Öyle veya böyle, hemen hepsi bir şekilde cemaatin içinde kalmış platform destekçi veya yazarları cemaat eksenli tartışmalarda çoğunlukla ötekileştirilen veya görmezden gelinen taraf oldu. Açık (veya yarı açık) cemaat destekçilerinden hemen hemen hiç kimse platformla yan yana görüntü vermemeye çalıştı. Bununla birlikte, açıktan cemaat tezlerini savunan akademisyen, gazeteci veya cemaat önde gelenlerinde hemen hemen hiçbiri platformu ‘ciddiye’ alarak tezlerini kendi mesleklerinin gerektirdiği şekilde cevaplamadı. Bir kısmı platforma yapılacak en güzel şeyin onları görmezden gelmek olduğunu söyledi.


Platforma yönelik kişisel tutumum uzun süre yukarıda bahsettiklerimle paralel şekillendi diyebilirim. Münferit Fikir Platformu’nun bazıları tarafında İsa Hafalır’a kurdurulmuş veya kurması tavsiye edilmiş olabileceği tezini çok güçlü buldum. Çok temel bir farkla ki, platformu kurduran iradenin yukarıda bahsedilenlerden çok farklı olduğunu düşünüyordum. Bana göre platform FG’nin önerisi belki de doğrudan İsa Hafalır’a teşvikiyle ortaya çıkmış olabilirdi. Bu teze göre MFP cemaat yapılanmasını FG’nin vizyonu doğrultusunda şekillendirmeye yönelik bir hareketti. Her ne kadar o dönemlerde cemaate kızgınlığımdan dolayı MFP’nin muhtemel-gizli cemaatten gelen teşvikini veya desteğini onaylamamış olsam da içten içe biraz da geleceğe dair ümitlenmeme vesile olduğunu itiraf etmeliyim. Siz bu tezin ne kadar yersiz olduğu düşüncesini zihninizde sağlamlaştırmadan önce müsaade edin kendi tezimi izah edeyim. Öncelikle FG’nin Nevval Sevindi’ye 1997 yılında verdiği bir röportajdan bir bölüm paylaşayım (link):


Bu husus [sığınma], insanın kolay kolay kurtulamayacağı bir kalıtım meselesi değil ise, bence bunu yıkmak lazım. Yani daha serbest, daha rahat düşünme, ferdi kimlik kazanma, bunlar çok önemli. Cihan harplerini müteakip milletlerin şunun bunun macerasına, toplu ölümlere sürüldüğü evrensel kriz dönemlerinde varoluş felsefesinin temelde esas çıkış noktasını da herhalde bu husus teşkil ediyordu. Birey her şeyiyle yok olup gidiyordu, sarsılıp gidiyordu. [...] Ferdin fert olarak, aynı zamanda başka fertlerle motivasyonundan, fert olarak inkişafından çok korkmamak lazım, endişe etmemek lazım. Çünkü, İslam da Kur'an da ferde adeta bir nev olarak bakar; her fert, başka türlere göre bir nev, yani bir türdür. [...] Ferdi hak ve hürriyetlerini başkalarına zarar vermeyecek, hattâ, başkalarını kendine tercih şuuru içinde kullanan, bu çerçevede eğitim alan bir ferde fevkalade inkişaf etme imkanı verilmelidir. Yoksa değişik platformlarda hep sürekli bir hâkimiyet ve mahkûmiyet yaşanır, bir zalimiyet ve mazlumiyet yaşanır, bir gaddariyet ve mağduriyet yaşanır. Türkiye'deki acı tablonun bir boyutu da budur. Yeniliğe açık, yeni insan tipini inşa etmeye açık müesseselerde eğitim gören insanların ferdi inkişafları ve kültürel açılmayı nasıl gerçekleştirebilecekleri sorusunu Ali Bayramoğlu Bey soruyordu; Ahmet İnsel'in aynı konuda benzer bir mülahazası vardı zannediyorum. Yeri gelmişken, o hususa da temas etmek istiyorum. Bir yanıyla, bu müesseselerde görev yapan öğretmenlerde de, rehberlerde de Türkiye'deki genel ahlak, genel teamül ve genel düşüncenin –belli ölçülerde– devam ettiği söylenebilir. O düşünceden, o anlayıştan, o yerleşmiş mentaliteden birdenbire sıyrılmak, takdir edersiniz ki, kolay olmayacaktır. 

Şimdi de müsaadenizle MFP’nin kendi internet sayfasında ilan ettiği amaçlarını paylaşayım (link) :
1. Grupların ve cemaatlerin fikirlerinden ziyade; ferdi, bireysel, münferit olan fikir ve görüşlerin sesi olmak 
2. Mağdur ve mazlumların, duygularını ve dertlerini anlatabileceği bir yer olmak (Şu anki durum içinde özellikle KHK’lılar) 
3. Aykırı ve azınlık fikirlerin sesi olmak 
4. Yazmayı, düşünmeyi ve ÖZGÜRCE fikir beyan edip tartışmayı teşvik etmek 
5. İnsanları farklı fikirler ve değişik bakış açıları kazanmaya teşvik etmek 
6. İnsanların fikirlerine, nasıl düşüneceğine ipotek koymuş kişi ve gruplardan bağımsız düşünmelerine katkıda bulunmak 
7. Toplumda adalet duygusunun oluşmasına ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmak 
Her ne kadar bu amaçlar listesi sitenin ilk kuruluşunda ilan edilmemiş olsa da MFP’nin en başından beri vizyonunun bir göstergesi olduğunu ifade edebiliriz. Bu vizyonun (bu noktada belki de misyon demek daha doğru) FG’nin yukarıda paylaştığım fikirleriyle ne kadar örtüştüğünün analizine girmek gerekmediğini düşünüyorum. Yine de o dönemde MFP hakkındaki kanaatimi şekillendiren düşünce sistematiğimin daha da aydınlanması için biraz daha arka plan paylaşmak faydalı görünüyor.

Üniversite yıllarım süresince gözlemlediklerimden sonra uzun yıllar cemaate mesafeli oldum Türkiye’de. Çoğunlukla kişisel sebeplerden. İnsanları sayı olarak görülmesi, zor dönemlerinde yalnız bırakılması, cemaatin çıkarının her şeyin üstünde tutulması gibi sebeplerden hareketin bana uygun olmadığına karar vermiştim. Kişisel hayatıma ve değerlerime zararının yararından fazla olduğunu düşünüyordum. Öte yandan cemaatin merkezinde yer aldığı görünen insanlarla ilgilenme gibi önemli aksiyoner fikirleri beni bir şekilde cemaat faaliyetleri içinde yer almaya yönlendiriyordu. Bu motivasyonda sosyal çevremin büyük çoğunluğunun cemaat arka planlı arkadaşlarımdan oluşması da şüphesiz çok etkili.

Cemaatin içinde başka işler olduğu hakkında kanaatim 2011 seçimleri ve takip eden süreçte kesinleşti. AK Parti’ye artık açıktan oy istenmesi, sendikalaşma ve benzeri hamleler cemaatin siyasete girdiğini ve bu şekilde siyasetten uzak durma gibi en temel prensipleriyle çeliştiğini gösteriyordu. Bana göre bu bazı işgüzarların kararları sonucu olan işlerdi. Darbe sonrası benzeri düşüncelerim Bank Asya’ya para yatırma, soru çalma veya ByLock’un geniş kitlelere yayılması gibi süreçlerde de oluşacaktı. Özellikle soru çalma konusunda çok yakın arkadaşlarımla tartıştığımı ve eğer böyle bir şey gerçekse AK Parti’nin bunu sonuna kadar kullanacağını ve delilleri açıktan ifşa edeceğini savunuyordum.

Türkiye’de olduğum dönemde siyasete girmeyle ilgili işlerin birilerinin insiyatifi olduğu kanaatimle bir ilin memur sorumlusu tanıdığıma sorduğumda bana verdiği cevap o dönemlerde içimde canlanan Amerika’ya gitme motivasyonumu güçlendirdi. Bana söylenene göre siyasete girmek olarak yorumladığım işlerin tamamının direktifi doğrudan FG’den geliyordu.

Bu aldığım cevap cemaatin siyasete girmesi olarak yorumladığım bazı işlerinin birililerinin işgüzarlığı olduğu kanaatimi güçlendirdi. Bana göre bu FG’den geliyor olamazdı. Bütün kitaplarında (hemen hemen hepsini okumuştum o döneme kadar), dinlediğim bütün vaazları (eski-yeni bütün hepsini dinlemiş/izlemiştim o döneme kadar) vurguladığı, tekrar tekrar anlattığı prensiplereler çelişiyordu. Daha da ötesinde, bir kısmını bildiğim kadarıyla kendisinin inşa ettiği prensipleriyle çelişemezdi.

Böyle bir teselli ve hareketin Amerika’da daha özüne yakın bir şekilde hareket ettiğini farklı birkaç kanaldan duyduktan sonra eğitimime burada devam etmeye karar verdim. İlk zamanlar güzeldi diyebilirim, ya da benim gözlemleme şansım çok fazla yoktu. Doğruyu söylemek gerekirse ne farklıydı derseniz açıkça bunu ifade edemeyebilirim ama bahsedilmesi gereken önemli bir nokta burada beraber olduğum kişilerin önemli bir kısmının (sanırım hepsi ama tam emin olmadığım için tedbirli yazayım) benimle benzer tecrübe ve motivasyonlarla Amerika’ya geldiğiydi. Sanırım bu sebeplerden daha samimi ve siyaset ötesiydi yapmaya çalıştıklarımız. Darbeden sonra bile, sanırım bu kolektif farkındalık sayesinde cemaatin oligarklarına karşı da mesafeli olduk, netameli yardım toplama meselelerine karşı da. Çok şükür başka birçok yerde de benzeri farkındalıkların olduğunu gördüm veya duydum, hatta bazılarında bu farkındalıkların daha sistematik oluşumlara vesile olduğunu da anlattı arkadaşlarım.

Darbe sonrası artık herkesin kafalarının karıştığı (ben buna özgürleşmeye başladığı demek istiyorum,) ya da karışmaya başladığı bir dönem oldu. Ahmet Kuru ve başka birkaç kişi açıktan, belki de yüksek dozajlı da, cemaat yönetimine karşı cesur yazılar kaleme almaya başlamıştı. Özeleştiri yapılması gerektiği açıktan birçok kişi tarafından Twitter ’da konuşuluyor ve ses getiriyordu. O dönemlerde özeleştiri fikri bana da mantıklı gelmekle birlikte bu konuların daha sistematik ele alınması gerektiğini düşünüyor ve açıktan eleştiri yerine daha özelde ve planlı değerlendirmelerin yararlı olacağına inanıyordum. O dönemlerde Çağlayan’da çıkan birkaç başyazı bana özeleştiri çağrılarının çok yerinde olup olmadığı ve bunlara açıktan devam edilip edilmemesi gerektiği gibi konularda kanaatimi tamamen şekillendirmeme yardım etti.

Çağlayan’da arka arkaya o kadar çok kendini muhasebe yazıları çıktı ki, FG’nin artık ‘neden anlamıyorsunuz, neden şöyle oturup bir kendi muhasebenizi yapmıyorsunuz, her şeyi açıktan mı söyleyelim’ diye kızdığını düşünmedim dersem yalan olur. Örneğin, İstikamet Abideleri başlıklı yazının daha ikinci paragrafında şu ifadeler yer alıyordu (link):
Bu engin mülahazayla, böyleler[İstikamet Abideleri]i hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek için çırpınır. Sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. Kendileriyle yüzleşir.. Mülâhaza kirlenmelerine karşı uyanık davranır.
Yazı şu şekilde son buluyordu:
O Kamer-i Münîr’in tazarru, niyaz ve yakarışları adına deryadan damla bu kadarıyla mevzuya bir noktalı virgül koyarak, “Konu bitmedi, sırada o Mâh-i Tâbân’ın hâlesi sayılan ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ var.” diyor ve yanlışlarımdan ötürü Allah’tan afv u mağfiret diliyorum…
Bu yazıların bir kısmını (*) bazı arkadaş ortamlarında ya önerdim ya da bazı parçalarını doğrudan okudum. Üzülerek gördüm ki insanlar Çağlayan başyazısında anlatılanı değil Twitter’da etkin hesapların propagandasını tercih ediyorlardı. Ne yalan söyleyeyim FG’nin cemaatinin bu durumunu bildiğini ve yeni bir yapılanma için bu dönemi fırsat gördüğünü bile düşündüm.

Bu ve benzeri düşünce süreçlerinden geçerken MFP karşıma çıktı. Kafamın karışık, cemaatin Türkiye’de ne tür işlere karıştığını bilemediğim, buna dayanarak Amerika ve başka bazı yerlerde de neler yapmış olduğunu kestiremeyeceğim yapısına karşı mesafeli durmak istiyordum. Ama, özüne ve başta FG olmak üzere çok yakın bazı arkadaşlarına olan inancıma dayanarak gönül bağımı sürdürüyor, cemaatin geleceğinden ümitli olmak istiyordum. Şu da var ki, FG’nin bir şekilde hamle yapmasını bekliyordum. Ahmet Kuru ve bazılarıyla birlikte MFP gelince arkadan, FG’nin hamlesini açıktan yapamayacağını ama bu şekilde yukarıda alıntı yaptığım röportajında bahsettiği gibi daha hür düşünen, bireyin yeşereceği bir ortama zemin hazırlamaya çalıştığı inancıyla içten içe de ümitlendim.

Zaman içinde MFP’yi daha çok takip etmeye başladım. Aynı süreçte cemaatin darbedeki rolü, soru çalma, ByLock, sendika olarak sıralayabileceğim bazı olaylar hakkında birinci ya da ikinci ağızdan bilgiler aldım. Arkadaşlarımla çok konuştuk, tartıştık. Hepimizin fikirleri evrimleşti ve cemaat hakkında kanaatimiz yavaş yavaş değişti. Cemaat kurumlarında çalışan arkadaşlarım hariç cemaati iyi bilen neredeyse diğer bütün tanıdıklarım harekete karşı açıktan konuşmasalar bile mesafe koydu. Çok kişi gibi ben de bu süreçte cemaate, cemaatin somut adımlarla bir şeylerin düzelmesine gayret edeceğine olan inancımı yitirdim.

Bu arada MFP’de yazar arkadaşlarım olduğunu öğrendim. Biraz arka plan bilgisi aldım. Yazılarını nasıl ulaştırdıklarını, değerlendirme sisteminin nasıl olduğunu ve daha da önemlisi sansürün ne düzeyde olduğunu sordum. MFP’yle yakın görünen Twitter hesaplarını uzun sure takip ettim, insanlarla nasıl iletişime geçtiklerini gözlemledim. Cemaat arka planlarını da hesaba katarak anlattıkları hikayelerini kendime ölçtüm, tarttım. Bir noktadan sonra artık bir parçam haline gelen nitel araştırmacı kimliğimle olaylara kendimce bütüncül bakmaya çalıştım. Bütün bunlara rağmen kimseyle Twitter’dan kimseyle etkileşimim olmadı.

Aradan zaman geçti, ben de MFP için bir yazı kaleme aldım. MFP yazarlarıyla ve başka bir yazımda anlatacağım gibi editoryal ekibiyle de yakın ilişkilerim oldu. Twitter’da etkileşimlere katıldım. Çok az paylaşım yaptığım halde hain, ajan, MİT’çi ilan edildim. Bazı cemaat hesapları beni blokladı, bazıları hakaret etti. O zamanlardan bugüne kadar gelen süreçte resmi cemaat kanadından hiç kimse MFP’ye konuşmaya tenezzül etmedi. Kimileri meşgul olduğunu söyledi; kimileri bazı MFP yazarlarını önce düelloya davet etti sonra cevap vermedi; kimileri de neredeyse MFP’yle aynı tezleri savunmasına rağmen platformu beğenmedi. Hatta Bülent Keneş bir ara, ilginç bir şekilde Vahdettin Polat’ın Hamdullah Öztürk yazısını yayınladığı günlerde ve ilgili tartışmaların alevlenmesi arifesinde, durduk yere MFP editoryal ekibinin rezil iş yaptığını iddia eden bir paylaşım yaptı. MFP benim için cemaati daha iyi tanıma adına bir turnusol kâğıdı oldu.

Daha da güzeli, MFP (eski) cemaat mensuplarının her konuda düşüncelerini özgürce paylaştığı, hikayelerini anlattığı (ve böylelikle biraz rahatlamalarına vesile de olmuştur umarım), aykırı sorular sorduğu, provokatif olmaktan çekinmediği bir platform oldu. MFP’nin internet sayfasında göründüğü kadarıyla, bugüne kadar 80’e yakın farklı yazar toplamda 400’e yakın yazı kaleme aldı. Çoğunun bir şekilde cemaatle değişik seviyelerde ilişkisinin olduğunu düşündüğüm bu yazarlar, cemaat içinde beklenenin aksine, entelektüel düzeyde üretim yapmaya başladı. Fikri herhangi bir şablona uyma zorunluluğu olmadan, cemaatten bir abinin Excel tablosunda yapılmış bir görev olarak işaretlenmeyi beklemeden; kısacası yapılmış olsun diye yapma gereksinimi duymadan ya da öyle bir direktif almadan, onlarca kişi fikirlerini kaleme almak için emek sarf etti. Böylelikle bizler de aramızda aslında ne cevherlerin olduğunu, nasıl hayatlar yaşadıklarını, daha da önemlisi bizlere neler katabileceklerini görmüş olduk. Her yazar, yazının formatına bakmaksızın, bize kendi tecrübesine dair başka şekilde öğrenmemizin mümkün olmadığı bilgiler paylaşarak kendi iç dünyamıza inmemize, çevremizi ve dünyamızı okumamıza yardımcı oldu.

MFP’nin ne kadar uzun süreli bir proje olabileceğini bugünden kestirmek imkânsız. Kendilerini hala cemaat mensubu olarak tanımlayan kişilerin bağımsız herhangi bir fikir veya aksiyon kuruluşu oluşturduğunu ve bu düzeyde çeşitli bir yazar/aktif katılımcı sayısına ulaştıklarına şahit olmadım. Buradan hareketle eski (ve belki hala) cemaat mensuplarına MFP’nin önemli bir fikri dinamizm kattığını söylemek yerinde olur. Umarım gerek bireysel gerek başka kolektif platformlar da oluşur takip eden süreçte. Bence en büyük ihtiyacımız kendimiz olacağımız, kendimizi istediğimiz gibi ifade edebileceğimiz platformları hayata geçirmek. Gereksinimini artık her zamankinden çok hissettiğimiz bir aydınlanma çağının kapısını ancak böyle yollarla çalabileceğimizi düşünüyorum. O kapıyı açmak ve aydınlanma döneminin Türkiye’sini, belki dünyasını, inşa etmek için yine bir araya gelmek zorundayız.

-Selim İzleyici                                                   Twitter: @SelimIzler

(*) Sanırım o dönemde neredeyse arka arkaya 10’dan fazla bu minvalde başyazı çıktı Çağlayan’da. Burada paylaştığım alıntıdan çok daha açık bir şekilde özeleştiri ifadeleri diğer yazılarda bulunabilir.

-------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez.
--------------------------------------------------------------------------------------------

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

3 Yorumlar

  1. Çağlayan yazılarını sürekli gündeme sokan "gerçek Gülen bu değil" tarzı paylaşımlar yapan, Gülen iyi etrafı kötü tarzı paylaşım yapan bir kesim var.

    O kesimin hayalindeki Gülen portresi neyse MFP'nin tarzı ve amaçlarıyla aynı.

    Aynı sizin gibi düşünmeleri lazım hatta.

    Ama ilginç bir şekilde karşı çıkıyorlar, desteklemeyip bir de rahatsızlıklarını(eleştiri değil) belirtiyorlar.

    Şöyle yorumluyorum: Hayallerinde bir ideal insan Gülen portesi var onu hedef olarak koymuşlar ama kendileri daha o kıvama ulaşamamış.

    Bana göre siyasi iki yüzlülük Gülen'in tavrı, AKP'nin kuruluş tüzüğü=Çağlayan yazıları. Ama yok onlar gerçek Gülen bu diye bir hayalleri var, hatta çoğu cemaat trolünü eleştiriyorlar gerçek Gülen'i anlayamadıkları için, ama onlar da hiç anlayamamış anlasa sizin gibi düşünürler.

    -ahmet @a_wolfenstein

    YanıtlayınSil
  2. Gulen iyi etrafi kotu.

    Cemaat ha bugun ha yarin ayaga kalkacak beklentisi..

    Eski gunlere donme arzusu ama okuduklarimizla sahit olduklarimizla,eski tecrubelerimizle bunun imkansizligi ve yeni kafa yapimiz.

    Beklenenin aksine vizyonsuz ve moderniteyle uyusmayan cemaat yonetimi..

    Yeni yol cizmeye calisan bir suru dinamik,genc,aktif,iyi niyetli insan..
    Eskiye donemeyiz,yeni yol cizmek
    farz!
    Bunu yaparkende MFP bize,bizim gibi insanlara bir nebze olsun yardimci olabilir.Medenice,fikir alis verisinde bulunmak kimseye zarar vermez,ama fikir dunyamizi farklilasririp,bizleri donusturebilir.Dunyada degismeyen tek sey degisimin kendisidir...Biraz degismekten korkmamak lazim...


    YanıtlayınSil