Sen Halk Mısın Birader! - Münferit Fikir Platformu

SON

5 Aralık 2019 Perşembe

Sen Halk Mısın Birader!


2008 yılının sıcak bir Temmuz günüydü. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, ''Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği'' iddiasıyla Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde açtığı davanın kararı verilmek üzereydi. Saatler akşam üstü altı civarındaydı. Gençlik kollarında görev yaptığım ilçe teşkilatında çaycı ve benden başka kimse yoktu. İlçe başkanı da dahil olmak üzere yüzlerce kişinin sair zamanlarda dolup taştığı ilçe merkezinde acaba kapatılırsa başımıza bir iş gelir mi korkusuyla kimsenin olmayışını çok da yadırgamamıştım.

Korkuyorlardı, çekiniyorlardı. Ne de olsa bu devlet 80 küsur yıllık tarihinde birçok kez kendine çeki düzen vermesi için halkına karşı gerekli aksiyonları almaktan çekinmemişti. Bu sefer mi çekinecekti. Ülkede tansiyon çok artmıştı. Göründüğü kadarı ile devlet, AK Parti’nin ve onun kurumsal kimliğine entegre olmuş tüm kesimlerin artık çok olduğunu, ifade özgürlüğünü, sistem eleştirisi yapma hürriyetini, başta baş örtüsü olmak üzere yaşam tarzı ile ilgili tüm yasakların kaldırılması konusundaki taleplerini kabul edilemez bulmaktaydı. Kısaca halk iktidara gelmiş ama vatandaş rahatsız olmuştu.  

18.05’te Anayasa Mahkemesi kararı açıkladı. 6’ya karşı 5 oyla Ak Parti kapatılmamış ama Ak Parti laikliğe aykırı fiillerin odağı kabul edilerek hazine yardımının bir kısmından mahrum bırakılmıştı. Çok kısa süre önce %47 ile iktidar olan partinin ilçe merkezine insanlar koşarak gelmeye başlamışlardı. 10 dakika önce korkudan kimsenin uğrayamadığı ilçede şimdi bir bayram havası hakimdi. Sevinçliydiler. Korkularını yargılamadığım gibi sevinçlerini de çifte standartlı bir şekilde küçümsemiyordum. En azından baş örtüsü başta olmak üzere tüm özgürlük mücadelesinin devam edeceğini hissetmişlerdi. Bu hikâye burada bitmemişti. Kodu mu oturtan generaller, öfke saçan ulusalcılar, ayar veren yüksek yargı mensupları, üniversitelerde akademik ve psikolojik terör estiren YÖK başkanları ve rektörler, eski dönem artığı bürokratlar, valiler, kaymakamlar, halkın hep azar işitmeye, örselenmeye, kalbinin kırılmasına, yüreğinin yakılmasına neden olan her kim varsa bu raundu kaybetmişlerdi. Bir umut vardı artık. Özgürce, Müslümanca, insanca, hakça ve korkmadan, bu ülkenin kiracısı gibi değil de ev sahibi gibi yaşama umudu kesilmemişti. 

Halk, yukarıdaki duygularla o dönem Ak Parti’nin şahsına büyük manevi yatırım yapmıştı. En azından benim gibi gençlik kollarında görev alan bazı kişilerin ilkeler, değerler ve özgürlükler temelinde kaygıları ve bu kaygıları izale etmek için çalışma motivasyonları vardı. Özgürlüğün hayalini bile sevmiştik. Günün birinde atanmış devlet memurlarının seçilmiş yöneticilere gerekli tazimi gösterecekleri, demokrasinin hâkim olduğu, halkın seçkinlerden azar işitmediği, itilip kakılmadığı bir ülke hayali kuruyorduk. Devletin halkına hizmet için mütevazı yöneticiler yetiştirmesi gerektiği, bu yöneticilerin halkın ayağına gitmesi gerektiği, “size nasıl yardımcı olabilirim” kabilinden yaklaşımlar sergilemesi gerektiği, “bize bir tenkidiniz var mıdır, neyi daha iyi yapabiliriz” cümlelerini kurmaları gerektiğini düşünüyorduk. Dedim ya gençtik ve olabildiğince de naif. Sanmıştık ki Hz. Ömer gibi adaletli bir sistem gelebilirdi. 

Böyle bir ülkenin hayalini kurmak için içinde bulunduğumuz partinin de çok ümit vaat ettiği söylenemezdi. Parti içi demokrasi yoktu. Herkes herkesin altını oyup üç kuruşluk makamlar için sayısız takla atıyordu. Mahalle müteahhitleri belediyeden ihale almak için namaza başlamışlardı. Ana kademedekiler gençlik kollarını ezmek için elinden geleni yapardı. Eğitim partinin en önemli gündem maddelerinden biri değildi. Kadın kolları genelde evde yaptıkları mutat gün toplantılarını teşkilatta yapardı. Ayda bir yapılan ve “ilçe veya il danışma toplantıları”nda kimsenin kimseye danıştığı bir şey yoktu. Bir iki milletvekili gelir, ülkede her şeye rağmen ne kadar da iyi işler yapıldığını anlatır, başbakanın ne zorluklarla işleri yürüttüğünden dem vurur, tabiri caizse gaz alır ve gaz verir giderdi. Toplantının sonunda ilçenin/ilin sorunlarından hiç birisinin konuşulmadığını anlamak mümkün olmazdı. Bir sürü dedikodu yürür giderdi. Kim kimle ne kulis yapmış, kimin oğlu gelini baldızı bacanağı nerde işe girmiş, yaklaşan kongrede kimler yönetime girecekmiş bunlar daha çok gündemi meşgul ederdi. Fakat hükümetin müesses nizam ile yaptığı cansiperane mücadelede böyle “küçük” ayrıntılar oldukça “tali” meseleler olarak değerlendiriliyordu. (Bu paragrafın yazının anlam bütünlüğü ile çok ilgili olmadığının farkındayım. Sadece o dönemki parti yapısına küçük bir “flash light” olsun istedim. Apayrı bir yazı dizisinin de konusu olabilir. Biraz da bu amaçla yazıya ekledim ki müstakbel yazılara maya olsun.) 

Aradan 11 yılı aşkın zaman geçti. Eskiden derin devletçi-ulusalcı-Kemalist bir müesses nizamla mücadele ettiğimizi sanıyorduk. Şimdi AK Parti müesses nizamın bizatihi kendisiymiş gibi görünüyor. Eskiden son derece seküler elitlerin köpük partilerinde nasıl da eğlendiğini konuşuyorduk. Şimdi baş örtüsüne özgürlük her yerde. Hatta Instagram’da baş örtülü Büşralar bebeklerine tektaşlı, dansözlü partiler düzenliyor. Eskiden İstanbul’un saraylarında TÜSİAD’ın en zenginlerinin fakir halkın gözüne sokarcasına müsrifçe partiler, seremoniler yaptığından şikayetleniyorduk. Şimdi ülkenin en muhafazakâr holdinginin veliahdı, ülkenin en seküler medya patronunun kızı ile Çırağan’da ilahili danslı düğün yapıyor. Eskiden bir muhtıra ile siyasilere tokat üstüne tokat atan kudretli generallerin vesayetine isyan ediyorduk. Şimdi Ak Parti’nin güvenlik bürokrasisi en ufak muhalif söylemleri bile ‘vatana ihanet’ ile eşdeğer tutuyor ve kapınıza polisi gönderiveriyor. Eskiden “411 el kaosa kalktı” diyen Ertuğrul Özkök’lere isyan ediyorduk. Şimdi gazeteci diye etrafa salyalarını akıtarak tehditler savuran Cem Küçük’lere tahammül ediyoruz. Eskiden YÖK başkanı ve rektörlerin baş örtülü öğrencilere hakaretler etmesini, eylem yapan öğrencileri ve dahi akademisyenleri fişlemesini eleştirirdik. Şimdi Yalova Üniversitesi rektörü ironik bir şekilde meslektaşı olan ilahiyatçı bir akademisyeni herkesin içinde azarlayıp kovabiliyor. Eskiden üst düzey yöneticilerin saltanat gibi hayat yaşadıklarını, halka tepeden baktıklarını, paçalarından kibir aktığını görüp böyle bürokrat, vali, müsteşar mı olur diyorduk. Şimdi Valiler herkesin içinde sen ne ayaksın birader minvalinde vatandaş azarlayabiliyor.  

Bu kıyaslamaları daha da uzatabiliriz. Gazete sayfalarını tarasak neler neler çıkar. Ama mevzu anlaşılmıştır zannımca. Artık mevzunun parti, cemaat, sistem, rejim, ideoloji, mezhep falan olmadığını anlamak ve her dönemin mağduru olmak madalyasını aldık. Her yapının başladığı nokta ile evrildiği noktanın arasındaki söylem-eylem uyumsuzluğunu, mazlumluk ile zalimlik arasındaki kimlik değişimini, tevazu-kibir dönüşümünü, ilkeler ve ideallerin muktedirleştikçe mazinin nostaljik unsurları olduğunu öğrenme levelini de atladık. Sırada ne var ey devletim. Göstermediğin ne kaldı bize. Muktedir yöneticilerin bize “Sen Halk Mısın Birader! Derhal Terket O Zaman Bu Ülkeyi!” demeden hangi konuda kendimize çeki düzen vermeliyiz! 

Not: Yakın zamanda yaşanan şu iki olay bu satırları yazmama vesile oldu. Hafızamdaki birçok hatırayı yeniden gözden geçirmemi sağladı. Belki bakmak istersiniz. 


-Subuti 

-------------------------------------------------------------------------------------------- 
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi 
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez. 
-------------------------------------------------------------------------------------------- 

1 yorum:

  1. yazı güzel de yapılan karşılaştırmalarda bazı sakat yerler var: eski TÜSİAD patronları saraylarda göze sokulan partiler mi yapıyordu? neredeymiş o partiler? ben hiç, Vehbi Koç ya da Sakıp Sabancı Çırağan'da şöyle dağıttı böyle dağıttı gibi bir şey hatırlamıorum..velev ki dağıtsınlar..adamlar patron! bu insanlar kapitalist bir sistemin en tepesindeler, ölçülü olmak ya da mütevazı olmak gibi bir vazifeleri mi var? Aksine şöyle düşünüyorum ki: o "eski" Türkiye'nin zenginleri hatta ve hatta zenginliğin dışındaki kudretlileri (asker veya bürokrat olabilir vs.) şimdiki AKP'li oligarklara göre çok çok çok çok daha kültürlü, ölçülü, vasıflı, görgülü idiler. (yere batsın kapitalizm derdim kimseye güzelleme filan yapmak değil sadece biraz daha makul olun kıyaslarken demek istiyorum) AKPli süslüman kızlarımız o konkenci (!) valsçi (!) eski Türkiye hanımefendilerine göre çok çok çok daha pespaye, sakil, buldumcuk, sonrada görme. Ali Koç'un eşine bakımın Koç gelini Demirağ'ın kızı, bu Büşralardan filan milyon kat daha zarif, kültürlü, donanımlı. Ve bu hanımefendi ama şöyle de müslümanım ama böyle de ykullar haline şükretsin yahut dava dava dava diyerek gezmiyor. Üstüne, süslüman kızlarımız ve 30 yaşındaki danışman kocişlerinin malları ile ilgili olarak hep bir belediye rantı dernek rantı şaibesi varken bu patronlar genelikle sanayici idiler (ha devletten haksız kazanç elde eden yeni olmuştur, dediğim gibi kimseyi savunduğum yok)

    YanıtlaSil