Akıllı Algoritmalar, Yapay Zeka ve Cemaatler - Münferit Fikir Platformu

SON

10 Temmuz 2019 Çarşamba

Akıllı Algoritmalar, Yapay Zeka ve Cemaatler




21.yy'ın en önemli olayı insanların Hack'lenebilmesi olacak. Algoritmalar bizi bizden iyi tanıyabilecek. Algoritmalar isteklerimizi manipüle edebilecek, karar vermemizi ve tercihlerimizi etkileyebilecek. Göz hareketlerinden, hangi resime ve videoya ne kadar baktığımız ya da kullandığımız farenin kullanım biçiminden karakterimiz analiz edilecek. Ailemizden, en yakın arkadaşlarımızdan hatta kendimizden sakladığımız şeyleri, Google'dan saklayamayacağız. Bir markete gittiğimizde niye Pepsi değil de Coca Cola aldığımızı anlayamayacağız bile. Ama bunun sebebini, bize bu kararı aldıran Google çok iyi bilecek. Şeytanın en büyük hilesi, insanlara varlığını inkar ettirmesiymiş. Bu algoritmaların en büyük başarısı da, verdiğimiz kararların kendi özgür iradelerimizle verdiğimizi düşündürmeleri olacak.


Otoriteler, devletler ya da krallıklar değil, algoritmalar olacak. Haberler için Facebook, neyin doğru olduğunu GoogleSearch, bir yere nasıl gideceğimizi GoogleMaps, neyi izleyeceğimizi Netflix, neyi satın alacağımızı da Amazon söyleyecek.

187 like'tan sonra Facebook bizi partnerimizden daha iyi tanıyacak. Tanıştığımız kişinin bize uygun bir eş olup olmadığını anlamak için istiareye yatmamıza gerek kalmayacak. "Evlilik Sitelerinin" algoritmaları bize en uygun eşi, bütün tanıdıklarımızdan daha isabetli bir şekilde bulacak. Birkaç alışveriş ve site ziyaretinden sonra Amazon, noel veya sevgililer gününde ne alacağımızı tahmin edip, depolarını o ürünle dolduracak hazırlıksız yakalanmamak için.

Algoritmalar o kadar iyi olacak ki, kontrol ve rehberlikle yetinmeyip, işimizi de elimizden alacak. Mesela otonom arabalarda kullanılacak algoritmalar, sadece arabayı en optimal şekilde sürmeyecek, yayaları da daha iyi tanıyacak. 8 yaşındaki bir çocuk ve 80 yaşındaki bir ihtiyarin yapacağı trafik hatalarını, analiz ederken çocukluğun ruhsal ve zihinsel  defizitini, yaşlı yayanında vücudunun handikaplarını göz önünde alıp öyle değerlendirme yapacak.

Kızgınlık, öfke ve depresyon durumlarımızın tespitini yapıp, ona göre tedavi imkanları sunacak. Otonom arabayla birçok şoför, tıpla ilgili akıllı çözümleriyle  doktorlar işsiz kalacak. Bankacılık ve muhasebe gibi iş sektörlerinde, algoritmalar çok etkili bir şekilde kullanılmaya başlandı, özellikle bankacılık sektöründe binlerce insan işinden oldu bile. Yeni işler, yepyeni meslekler doğacak.

Tarihte ilk kez kitaplar da bizi okumaya başlayacak. Mesela Amazon'un Kindle okuyucusu, hangi kitabı beğendiğimizi, kitabın hangi bölümünde ne kadar vakit geçirdiğimizi, en beğendiğimiz kısımları şu an tespit edebiliyor. İlerde yüz ifademizi, gülüşümüzü hüznümüzü kayıt altına alarak mükemmel analizimizi yapacak. Böylece bize en uygun ürünü pazarlayabilecek.

Yapay zekanın ilerlemesiyle, kısa süreler aralığında, insanlık tarihinde görülmemiş devrimler olacak. Mesela 2035 yılında, şu an olan mesleklerin yarısından fazlası yok olacak. Yeni bir meslek öğrenmek için kendimizi parçalayacağız. Tam o meslekte uzmanlık kazanırken, 2045 yılında çok daha büyük bir devrim olacak. Aklımıza hayalimize sığmayan bu gelişime ayak uyduralım diye tüm enerjimizi sarf ederken, 2055 yılında ondan da büyük bir değişim olacak. Yaşımız ilerledikçe hem uyum daha zor olacak hem de tutunabilmek için daha fazla enerji sarf edeceğiz.

Bu radikal değişimlere ayak uydurabilmemiz için evvela, sağlam bir psikoloji sahip olmamız lazım. Hayatta kalacak olanlar "duygusal zekası" yüksek olanlar olacak. Çok iyi matematik, çok iyi tarih ya da çok iyi el becerisi sahibi olmanız yetmeyecek. Duygusal Zeka, hızlı değişimlere uyum, flexible olma ve sağlam psikoloji. Bu özelliklere sahip olmayanlar köle olmaktan kurtulamayacaklar.

Duygusal Zeka demek, birey olmak demek, kendi ayakları üzerinde durabilmek, sorgulamak, yaratıcı olmak, cins kafa olmak, takım çalışmasına yatkın, problem çözmeyi becerebilmek, iyi bir proje yöneticisi olmak demek. Topluluk önünde konuşmayı (Storyteller) becerebilmek gerek. Çünkü her proje bir hikayedir (Story). Muhataplarınızı ikna etmek için iyi bir hikaye anlatıcısı (Storyteller) olmanız gerekecek.

Dikkat edilirse yukarıda sayılan özellikler müslüman ülkelerde çok hoş karşılanmayan hasletler. Bizde uyum aranır, itaat istenir, lidere itaat farz denilir. Farklı düşünme teşvik edilmeyi bırak, hor görülür. Felsefenin canına çoktan okunmuştur bile. Dünyanın her yerinde parklara, kütüphanelerin önüne konulan "Düşünen Adam" heykeli bizde tımarhanenin bahçesine konulur. Mesajı sublimal bir şekilde verme ihtiyacı bile hissetmez bizimkiler. Çok düşünme yoksa buraya gelirsin derler. Hayat kalite çıtasını yukarı taşıyacak güzel sanatlar, müzik, gereksiz birer uğraş, şımarık zenginlerin eğlencesi gibi algılanır.  Müslüman devletlerin günahı çok bu işte. Onları değiştirmeye gücümüz yetmez. Fakat en az onlar kadar vebali olan birileri daha var. O da cemaatler.

Yazının bundan sonraki kısmında, cemaatlerin  neden eninde sonunda tarihin çöplüğüne gideceklerini anlatmaya çalışacağım.

Uygar ülkelerin hepsinde, entelektüel özgürlük, demokrasi ve sivil toplum kuruluşları çok gelişmiştir. "Cemaatçilik" fikriyle bunları hayata geçirmeniz mümkün değildir. Türkiye'deki orta ve büyük ölçekli 28 cemaatin tamamı karizmatik kişilikler etrafında toplanmıştır. Bu ister "AK Parti Cemaati" olsun, ister "Atatürkçüler Cemaati" ister "Siyasal Kürt Cemaati" isterse de son dönemde vitrinden inmeyen dini cemaatler olsun. Bu karizmatik kişiler mutlak otorite sahibidir. Kesinlikle eleştirilemezler . İster Erdoğan'ı, ister Gülen'i ister Atatürk'ü isterseniz de Öcalan'ı eleştirdiğiniz anda, sizi kapının önüne koyarlar. Bu cemaatlerin birinde göreviniz varsa, rızkınızı bunlardan kazanıyorsanız yani ekonomik bağımlılığınız da varsa, eleştirmeniz nerdeyse imkansız hale gelir. Eleştirinin, sorgulamanın, hesap vermenin olmadığı yerde de demokrasi olmaz.

Demokrasinin olmadığı yerde de özgürlük olmaz. Varmış gibi yapılır. Görünmeyen fakat herkesin sezdiği sınırlar vardır. Görmezsiniz ama hissedersiniz. Cemaatin devasa bir medyası, yayın organları, üniversiteleri vardı. Hocaefendiyle ilgili bir tek eleştiri yapılmadı. Yapanlar da kapı dışına atıldı. Mesela akademisyenlerine şu denildi. "Hocaefendinin dünya barışına yaptığı katkılar ile ilgili bir kitap yazılsa"… Senin içinde dolaşacağın çerçeve çizilmiş. Daha öteye geçemezsin. Şunu demiyor. "Sevabıyla günahıyla bir Hocaefendi biyografisi yazsanız." Ya da Atatürkçü Cemaati, "Askeri bir dahi ve fevkalade bir devlet adamı olan Atatürk" ile ilgili bir doktora çalışması yapalım. Ya da AK Parti Cemaati der ki, "Ak Partinin 17 yılda Türkiyeyi şaha kaldırması ile ilgili  yayınlar yapalım." Bu istekten sonra istersen, 450 milyar dolar borcumuz, tarihinin en yüksek işsizlik oranımız, 17 yılda toplanan trilyon dolar verginin nereye gittiği ya da beton yerine anahtar teknolojilere niye yatırım yapmadığımızı sorgula. Anında bütün ekonomik avantajlarını kaybedersin. Mesela "Faizi indirse enflasyon da iner" ucube tezini dinlemeyen Merkez Bankası başkanını (normalde bağımsız bir kuruluş) bir günde kapının önüne koydular.

Bir ülkede sivil toplumun başarı olabilmesi için, farklı grupların birbiriyle ilişki kurabilmesi lazım. Mesela Milli Görüşçülerle Süleymancılar, Atatürkçülerle Siyasal Kürtçüler... Bu kaynaşmayı, bir ülkeye ait olma duygusunun yanında, sivil toplumu da güçlendirecektir. Ben hayatım boyunca iki dini cemaatin Allah rızası için bir projede iş birliği yaptığını ne gördüm, ne duydum. Olabilme ihtimali de şu an için mümkün görünmemekte.

Bunların tamamından çok daha felaketi, "Mücceddidlik" kurumudur. Peygamberimizden sonra, 100 yılda bir geleceğine inanılan bir kişi. Geldiği dönemde, İslami o dönemin ruhuna uygun yeniden yorumlayacak, yenileyecek. Bir nevi müslümanların papası, halifesi. Türkiye'deki istisnasız bütün cemaatler, liderlerinin müceddid olduğuna inanıyor. Müceddid yüzyılda bir kişi olacağına göre, en iyi ihtimalle 27 cemaat ve lider yalan söylüyor demektir. Bu işin bir tarafı. Diğer yönü ise, müceddid olduğuna inanılan bu kişiler, bu ünvanlarıyla iradeleri felç ederler. Çünkü Allahın özel seçilmiş kullarıdır. Konumları, fikirleri tartışmaya kapalıdır. En iyi en doğruyu onlar bilecekleri için, kimse sorumluluk alıp fikir ve alternatif üretmez. Zaten kabul edilmeyecektir. Bu gayreti de hoş karşılanmayacaktır. Mutlak itaat isteyen bu karizmatik cemaat liderleri, neredeyse sonsuz bir yetki ve sıfıra yakın bir hesap verme keyfini yaşarlar. Allah tarafından vazifelendirildikleri için de görevleri ölünceye kadar sürer. Cemaatlerde iktidar değişimi sadece ve sadece "Azrail" yapar. Yürüyemez, bütün aklı melekelerini kaybetse de o koltuğu bırakmazlar. Sabah akşam politikacıların nasıl koltuk sevdalısı olduğunu anlatırlar. Ama aynısı kendilerinin de yaptığının farkında bile değiller. Çünkü o büyük zatlar bizim için bu fedakarlığa katlanırlar. Onlara kalsa çoktan inzivaya çekilip Rableriyle baş başa kalacaklardır.  Bunların içinde fakir yoktur. "En pahalı arabaya binmeniz uygun mu" diye sorduğunuzda "sahabe efendilerimiz en iyi deveye biniyorlardı" derler. Bize gelince "Efendimiz hasırda yatıyor, bir hurma ile karnını doyuruyordu, borç içinde vefat etti." Onlara gelince sahabeler en güzel deveye biniyordu. Tabi sahabelerin çoğunun tüccar olduğunu, en azından kendi rızıklarını emekleriyle kazandıklarını bilmiyor olamazlar.

Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanifenin, verdiği fetvalarının yarısından fazlasını, yanlışlığını kabul ederek geri almıştır. O bir fetva verdiğinde, iki parlak talebesi olan İmam Muhammed ve Ebu Yusuf itiraz ederlerdi, "Üstadım yanlışınız var" diye. İmamı Azam Ebu Hanife kızmazdı hiç. Söylediği tek şey şuydu: "Evladım deliliniz ne?" Onlar da delillerini dile getirirdi. Ebu Hanife de çok centilmence kabul ederdi. Çünkü amaç sadece ve sadece Allah rızası idi ve gerçeğe ulaşma isteği diğer tüm arzuların önündeydi.

Bugünkü cemaat liderleri Ebu Hanife'den daha mı büyükler?  Onlarca defa hata yaptığını kabul eden Ebu Hanife mi yoksa "içtihad ettik, doğruysa 2 sevap yanlışsa 1 sevap alırız" deyip her halükarda, zeytinyağı gibi üste çıkan bugünkü cemaat liderleri mi saygıyı hak ediyor?

-Nuri Turan

P.S. Bu yazıyı hazırlarken, Noah Hararı, Richard David Precht, Eric Schmidt ve Ahmet Kuru‘nun makaleleri, kitapları ve konferanslarından istifade ettim.

2 yorum: