İhanet Mi Basiretsizlik Mi? - Münferit Fikir Platformu

SON

11 Mayıs 2019 Cumartesi

İhanet Mi Basiretsizlik Mi?


-->
-->

17-25 Aralık sürecinden sonra Gülen Cemaati’nin attığı her adım daha sonra yapılacak operasyonlar için zemin ve delil oluşturuyordu. Bu bir ihanet miydi, yoksa büyük bir basiretsizlik mi? Eğer ihanetse bu ihanet edenler kimlerdi. Nasıl bu kararları alacak konumlara gelmişlerdi. Eğer basiretsizlikse bu kararları alanlar şu anda ne yapıyorlar. Yolun kaderi mi diyorlar. Yoksa biz ne yaptık! Bu kadar insanın işlerini kaybetmesinde, tutuklanmasında, ülkelerini terk etmek zorunda kalmalarında verdiğimiz kararlardan dolayı bizim de payımız var diyorlar mıdır?

SENDİKA

İlk adım, daha önce Erdoğan hükümeti ile olan zoraki ittifak ve yol arkadaşlığı, zamanında, kendini fesheden sendikanın tekrar kurulması oldu. Aktifsen tekrar kuruldu. Hızlı bir şekilde örgütlendi. Mahrem hizmetler harici kamuda ve özel sektörde çalışan herkesin bu sendikaya üye olması istendi. Toplantı gündemlerinin en üst sırasında sendika üyeliği vardı. Daha da ilerisi bazı yerlerde, idareciler tarafından dershane ve okul öğretmenlerinin e-devlet şifreleri istenerek üye olmayanlar, onlar tarafından üye yapıldı.

Cemaat harici bir arkadaşıma sendikaya üye olmasını teklif ettiğimde söylediklerini aynen aktarıyorum: “Oğlum siz manyak mısınız? Resmen kendi kendinizi fişliyorsunuz. Sendika demek kimlik demek. Siz, ben cemaattenim diye boynunuza kimliğinizi asıp dolaşacak mısınız? Bu adamların sağı solu belli olmaz, yarın sendika üyesiniz diye sizi tutar hapse atar.’’ Şimdi düşünüyorum dışardan bir insanın bir bakışta gördüğü gerçeği biz neden görememiştik. Resmen kendi elimizle kendimiz fişlemişiz. Kamudan ihraç olanların büyük çoğunluğu sendika üyeliğinden ihraç oldu. Haklarında adli işlem yapılan kişiler ile alakalı ilk delil çalışması sendika üyeliğine bakmak oldu. Zaten bu delili biz kendimiz onlara vermiştik. Devletin resmi sistemi aracılıyla kendi kendimizi fişlemiştik.

BYLOCK PROGRAMI

Cemaat üyeleri daha öncede dikkat etmeye çalıştıkları telefon konuşmalarına 17-25 Aralık sonrası daha fazla dikkat etmeye başlamışlardı. Sanki herkes telefonum dinleniyor hassasiyeti ile yaşıyordu. Cemaat önceden beri teknoloji kullanmayı severdi. Bölgelerde istişareler bilgisayarsız ve projektörsüz olmazdı. Hemen Excel listeleri yansıtılır ve tevillerle doldurulan çeteler incelenirdi.

Bilişim birimi adında bir yapıda mevcuttu. Anlaşılan bu birime şifreli bir iletişim programı yazılması için talimat gitmiş. Onlar da Bylock programını yazmışlardı. Önce bu programı mahrem hizmet birimleri kullanmaya başlamış. Daha sonra bütün tabana yayılması için talimat verilmiş. Tabi tabana yayılırken mahrem hizmettekiler başka bir programa geçip Bylock programını kaldırmışlardı.

Bu program akıllı telefonlara yüklenirken itirazlar gelmişti. “Abi bu program ne kadar güvenli. Sonra bir sıkıntı olmasın.’’ “Abi teknolojiye güven olmaz hiçbir şeyi tamamen silemezseniz muhakkak bir kalıntı kalır’’ gibi itirazlar gelmişti “Şakirt yükle sen hiçbir sıkıntı olmaz bana söyletme işte bu program bizim, Server’ı bizim elimizde. Zaten mesajlar şifreli gidiyor.” gibi karşılıklar verilip yükletilmişti. Akıllı arkadaşların kafasına yatmasa da arkadaşlar abilerine itaat ederek bu programı telefonlarına yüklediler. Bu program kullanılırken cemaatin kripto iletişim programı diye basına yansımıştı. Deşifre olan bir program neden kullanılmaya devam edilmişti. Bu nasıl bir özgüvendi, ya da ihanet mi?

15 Temmuz sonrası ilk Bylock gözaltıları başladı. Bu sefer de arkadaşlara “merak etmeyin Bylock’tan delil olamaz’’ denmeye başladı. İnternette herkese açık bir programı kullanmak delil olamazdı ama bugün binlerce kişi Bylock’tan hapis cezası aldı. Emre Erciş ilk Bylock yazışmalarını sosyal medya hesabından yayımlamaya başlamıştı. Bilişimci bir abiye bunu gösterdiğimde “hocam mümkün değil mesajlar şifreli gidiyor bir kelimenin çözülmesi bile seneler alır’’ diye karşılık vermişti. Sonra “Mit bir ekip kurmuş Bylock yazışmaları üretiyor ve dosyalara ekliyor” dendi.

Gelinen nokta bazı arkadaşların 1. Cilt 2. Cilt 3. Cilt diye ayırabileceğiniz yüzlerce sayfa yazışmaları var. Kurulan ve dâhil olunan guruplar, her şey çözülmüştü. Hayatları boyunca tedbir yapan insanların kimlik bilgileri bölgelerin izdivaç mesullerinin yazışmalarında çıktı.

Bölgelerde hizmet eden üst kadrolar başkalarının üzerine hatlar alıp kullanıyorlardı. Bu programı hiç kullanmayan kişiler bu program yüzünden gözaltına alındı ve tutuklandı. Komşularının internet şifrelerini alıp kullananlar yüzünden hiç alakası olmayan insanlar tutuklandı.

Bu, soruşturmaları detaylı bir incelemeye tabi tutmadan yürüten savcıların suçu olduğu kadar cemaat bireylerinin de suçuydu.

Bir de Mor Beyin ile hiç alakası olmayan inanların hayatları ile oynandı. Mor Beyin yönlendirmesini kuranlar kadar hiçbir çalışma yapmadan Mit’in gönderdiği listeler üzerinden operasyonlar yapan hükümet savcılarının da bu haksızlıklarda, kararan hayatlarda rolü vardır.

BANK ASYA

Devlet bütün gücüyle Bank Asya’ya el koyma ve batırma çabasına girmişti. Bir devlet kendi finans yapısını tehlikeye sokacak böyle bir adım atabilir miydi? İki tarafta birbirini yok etmek için her şeyi göze alıyordu. Önce Bank Asya ile çalışan THY gibi devlet kurumları ve belediyeler Bank Asya’da olan sermayelerini bir anda çektiler. Daha sonra iş adamlarına önce Bank Asya ile çalışmamaları için telkinlerde bulunuldu, daha sonra bu iş adamları açık kapılı tehdit edildi. Bankanın sermayesi bir anda düşüşe geçti.

Banka cemaat için çok önemliydi özellikle yurt dışında açılan kurumlar teminat mektuplarını Bank Asya’dan alıyorlardı. Banka kesinlikle kaybedilmemesi gereken bir kaleydi. Önce cemaate yakın iş adamları bankaya desteklerini artırdı. Sonra Fethullah Gülen’in bamteli sohbetinde yaptığı çağrı ile herkes bir cihat şuuru ile bankaya desteğe koştu. İnsanlar evlerini arabalarını satıp bankaya yatırdılar. Düğünlerde takılan altınlarını bile bozdurup yatıran arkadaşlar vardı.

Sonra birikimi olmayan arkadaşlar için farklı bankalardan ihtiyaç kredisi çekip bankaya yatırma talimatı geldi. Evet, faizle para çekip banka kurtarılmaya çalışılıyordu. Dini referans alan bir cemaat, faiz ile para çekmek için ruhsat vermişti.

Bu yapılanların hiçbiri bankayı kurtarmadı. TMSF bankanın yönetimini devraldı. 15 Temmuz’dan sonra kendi dosyalarımıza kendi elimizle bir delil daha koymuştuk. İhraç olan arkadaşların bir kısmı Bank Asya hesaplarındaki ani artışlar yüzünden ihraç olmuştu. Özellikle Fethullah Gülen’in vermiş olduğu talimattan sonra bankaya para yatıranlar Ohal komisyonundan ret aldılar. Birçok yerde yalnızca bankaya para yatırdıkları için gözaltına alınıp tutuklananlar oldu. Bir kişi bankaya para yatırdığı için suçlu olabilir mi? Tabi ki hayır. Ama ülkemizde yargının hiçbir zaman siyasetten bağımsız hareket etmediği ortadayken böyle bir girişime gerek var mıydı? İnsanların çok zor şartlarda biriktirmiş olduğu sermayeler bankada kaldı. Birçok kişi bu sermayelerini bankadan çekemediler.

İnsanlarımız faize bulaştırıldı, adli dosyalarına delil oluşturuldu, ihraç olmalarına neden olundu.

Ne sendika üyeliği ne bir iletişim programını kullanma ne de devletin faaliyetlerine izin verdiği bir bankaya para yatırma normal bir hukuk sisteminin işlediği bir ülkede suç olamaz. Bunun için olağan dışı bir hadiseye ihtiyaç vardı. Kimse siz ne yapıyorsunuz bu yaptığınız hukuksuzluktur diyemeyecekti.

O da menfur 15 Temmuz hadisesi ile gerçekleşti. Birileri çok güzel bir senaryo yazmıştı. Cemaatin TSK imamları da bilerek ya da bilmeyerek bu senaryoda yerlerini almışlardı. Cemaatin karar mercileri aldıkları kararlar ile cemaati 15 Temmuz kumpasının içine düşürdü. Devlet de planladığı tasfiyeyi istediği gibi gerçekleştirdi. Hiç kimse siz ne yapıyorsunuz diyemedi.

Bu yaşananlar yolun kaderi miydi? Biz ne yaparsak yapalım, bunların başımıza gelmesine engel olamayacak mıydık? Yoksa bir güç mücadelesine girilip yukardaki kararlar gibi yüzlerce yanlış karar alınmasaydı, bunlar yaşanır mıydı? Binlerce insanın hayatı kararır mıydı? İnsanlar çektikleri sıkıntılara dayanamayıp tedavisi mümkün olmayan hastalıklara yakalanır mıydı? Meriç’te ya da Ege’nin soğuk sularında insanlar, yeni doğmuş çocuklar hayatlarını kaybeder miydi? Arkadaşlarımız devlet tarafından kaçırılıp aylarca işkenceye maruz kalırlar mıydı? Hala akıbetleri belli olmayan onlarca kişinin aileleri bu duruma düşer miydi? Çocuklar cezaevlerinde büyümek zorunda kalır mıydı, ya da annelerinden babalarından ayrı büyümek zorunda kalır mıydı? İnsanlar farklı ülkelerden sığınma talep etmek zorunda kalır mıydı? Aileler dağılır mıydı? Aralarında kan bağı olan insanlar bile birbirlerine düşman gibi bakar mıydı?

Bu yaşananların, yapılan zulümlerin tek sorumlusu ne Erdoğan hükümeti ne de Fethullah Gülen ve cemaatin karar merkezidir. Benim gözümde iki taraf da yaşanan bu zulümde pay sahibidir.

-Ali Ayva


2 yorum:

  1. El hak sonuna kadar dogru.
    Gercekten guzel ozetlemissiniz.
    Cemaatin kendinin fertlerin kaderini tayin etme luksunde gormesi, bu kibir en buyuk ahlaksizligidir.
    universite sinavinda surayi yaz, sununla evlen, sunu yap bunu yap. hep milletin serbest iradesini ele gecirip kendi menfaatinin ziddina olan bir seyi, islam icin fedakarlik yapiyorsun diyerek sattilar aldattilar.
    Yalan soylediler.

    Bylock tan delil olur mu? ya sen milletin kaderini mahvetmek icin ergenokonda sahte delil uretip bir cok masumu kahretmedin mi? tabi ki bylocktan delil olur.

    Aklimiz basimiza geldi ama gec geldi. Gelmeyen daha 1000lerce insan var.

    YanıtlaSil
  2. Guzel yazmissiniz ellerinize saglik. 17-25 sonrasi kimse yokmu abisi gelip, tum arkadaslar uye olsunlar cemaatimizin gucunu gorsunler diye yurt disinda ricada bulununca, ben bu adamlar gercekten akilsiz, tum cemaati fisleticekler diye dusunmustum.

    YanıtlaSil