Header Ads Widget

test banner

“Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan” ya da Aldatılmayı Satın Almak


AK Parti hükümeti döneminde çözüm süreci başlatıldığında insanlar “bu soruna bir çözüm bulunmalıydı zaten, öldür öldür nereye kadar, güvenlikçi çözümlerin sonu olmaz” derlerdi. Öcalan’ın hapishane fotoğraflarının rahatlıkla ulusal gazetelerde çıkması, vekillerin Kandil’e görüşmeye gitmesi insanları sokağa çıkartmıyordu. Çözüm süreci bittikten sonra ise aynı insanlar “HDP=PKK” denklemini rahatlıkla kabul ettiler, ediyorlar. Aynı durum AK Parti özelinde başka birçok olaya uyarlanabilir. Bazı kesimler bu durum karşısında resmen çıldırıyordu. Tarık Akan’ın Erdoğan özelinde söylediği “Sabah kalkıyorum, gazeteye bakıyorum; 'eyvah diyorum, bu lafı nasıl söyler.' Öğlen diğer gazetelere bakıyorum bir facia. İnternet'e giriyorum, 'Allah'ım diyorum bu nasıl olabilir.' Akşamları birkaç kadeh atıyorum da rahatlıyorum. Sonra televizyonu açıyorum, çıldıracağım. Huzur diye bir şey kalmadı ülkemde. Eleştirebilirsin ama bir ara ver. Bir hafta, 10 gün sus be adam." sözlerini bu bağlamda değerlendirmek mümkün.

Aslında bu sadece AK Parti seçmenleriyle sınırlı değil. Tarafgirlik, şovenist bir aidiyetle herhangi bir partiye, cemaate, derneğe, kişiye ilişki içinde olan herkes benzer nitelikler taşımaktadır.

Bugün özellikle sosyal medyada cemaat ile ilişkili olan birçok kişi “dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan”, “dik duruşumuz sizi çıldırtıyor”, “mümin münafıktan özür dilemez”, “Erdoğan demokrat iken destekledik, demokrasiden döndüğünde ise yol arkadaşlığını bıraktık” sözleriyle AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan ile olan çatışma hususunu anlamlandırmaktadır.

Ben hususun hiç de böyle olmadığını düşünüyorum. Bunu naçizane açıklamaya çalışacağım.
Bugün hükümet ile açıktan bir kavgaya girişmekten çekinmeyen bir yapı, çok değil yirmi yıl önce neden asker karşısında “dik duruşuyla insanları çıldırtmadı”? “Devletimiz, zaten kendisinin olan bu okulları dilediği zaman devralabilir.” demesi cesaret örneği miydi?

“Mümin münafıktan özür dilemez” denilirken Gülen’in kendisine sorulan “kendinizi partiler üstü görüyor musunuz” sorusuna “Ben üstü değilim; altı olabilirim” diye cevap vermesi neyle bağdaştırılır?

Bir askere “Sayın Komutanım, son günlerde medyamızda yeniden gündeme gelen ve yanlışlıkla ismimle birlikte anılan okullarla ilgili olarak, şu birkaç satırla huzurlarınızı işgal edeceğim için yüksek af ve hoşgörünüze sığınıyorum.” diye başlayıp “Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû-i edebinde bulunduğum için tekrar özür diler, yeni yılda sıhhat ve afiyet dileklerimle birlikte, en derin saygılarımın kabûlünü arzederim efendim” sözleriyle biten bir mektup yazdığında dik duruş ve Müslüman vakarı neredeydi?

Gülen Kendisine Yediremedi!

Gülen’in Erdoğan ile olan mücadelesini sürdürmesinin sebebi pes etmeyi, yenilgiyi kendisine yedirememesi ve kazanacağına olan inancıydı.

a) Yenilgiyi Yedirememek: Gülen neden yenilgiyi kendisine yediremedi? Bir köyde, köyağasının ya da en zengin ailesinin çocuğu tıp eğitimini kazandığında çok göze gelmez, ama köydeki fakir bir ailenin çocuğunun tıbbı kazanması dilden dile dolaşır. Ya da herhangi bir anadolu takımı Galatasaray’a yenilmesini doğal karşılayabilir ama kendi seviyesinde bir takımın kendisini yenmesi hırslandırır.

Gülen, askerin ve seküler-Atatürkçü kesimin gücünü en baştan itibaren kabul ettiği için önünde eğilmeyi çok da sorun etmedi. Ama kendi mahallesinden çıkan RTE ve ekibine yenilmeyi kabullenemedi. Hatta denilebilir ki RTE ve AK Parti’yi kendilerinin güçlendirdiğine dair bir inancı da kanaatimce olmuştur.

b) Kazanacağına olan İnanç: Gülen rahatlıkla Erdoğan ve ekibinin üstesinden geleceğine inandı. Çünkü bu ülkede bir parti başkanını bir kadınla olan görüntüsü koltuğundan ediyordu; eğer Erdoğan’ın oğlu ile olan para konuşması ortaya çıkarsa, insanların Erdoğan’ın peşinden gitmeyi bırakacağını düşündü. Ama beklendiği gibi olmadı, bu da bir sonraki hamleyi getirdi. Gülen boşa çıkan her hamlesinden sonra daha tehlikeli hamlelere girişti, çünkü “heybede çeşitli büyüklüklerde turplar” vardı, bu turplar teker teker çıkarıldı; ama hiçbiri fayda vermedi.


Görüldüğü gibi, aslında Gülen’in ya da cemaatin geçmişinde öyle “dik duruş”, “münafıktan özür dilememek”, “dönmezem yolumdan” gibi tutumlar köklü-ezeli bir durum değil. Tamamen konjonktürel bir gelişim seyri izlemiş. Ben açıkçası bu tutumu, yani güçlü karşısında ihtiyatlı olmayı vs çok sorunsallaştırmıyorum. İnsan doğası buna müsaittir. Eğer karşı tarafı yenebileceğinize inancınız varsa, hamasi ve çatışmacı; eğer böyle bir inancınız yoksa, karşınızda devasa bir tehdit varsa daha uzlaşmacı bir tavır takınırsınız. Asıl sorun şu: cemaat kesiminin bunu bir genel kaide, kendileriyle özdeşleşen, ezeli ve ebedi olarak uyguladıkları bir ilke olarak lanse etmesidir, hastalıklı olan budur.

Aslında bu tezat halini birçok örnekte görmek mümkün. Örneğin cemaat üniversite üstüne üniversite, holding üstüne holding kurarken “dünyadaki zenginlik de” önemliydi; ama insanlar işlerini, mallarını kaybettiğinde ise “önemli olan ahiret” denilmeye başlandı; ya da hapishaneye düştüğünde “Yusuf”; ülke dışına çıktığında ise “muhacir”. Maalesef siyah-beyaz netliğindeki bu zıt durumların her şartlar altında bir alıcısı çıkmakta. Yani eğilirken de bir gerekçe uyduruluyor, dik durulurken de. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Şovenist aidiyet ile bağlı olan bu kişiler bunları dile getirirken siz onlar için acınacak haldesiniz, “ah keşke bilseydi” yaftasına maruz kalıyorsunuz.



-Cihat Mirzaoğlu


author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

2 Yorumlar

  1. Taban aslında Gülen'in tavrından,inatla bu kavga zannettiği savaşın sürdürülmesinden çok rahatsızdı.Sesler de hergün yükseliyordu.Darbeden 4 ay kadar önceki Bam Tellerinden birinde bunu "Biz 28 Şubatta geri adım attık.Kavga etmedik hocam.Şimdi neden inatla kavga ediyoruz?" diyerek sordular Gülen'e. Gülen'in cevabı çok manidardır ve bence darbenin ilk somut işaretlerinden biride bu ifadedir "28 Şubat'ta civcivler yumurtada idi.Artık yumurtdan çıktılar." Buna benzer bir ifadeyi kavga başlamadan anayasa referandumu öncesinde: "Neden iktidara bu kadar yanaşıyorsunuz.Onlar giderse sizi diğerlerinin elinden alamazlar" sorusuna gazetenin devletlü kocaman abilerinden biri şöyle cevap verdiğini anlatmıştı "Biz 28 Şubatta bir güç değildik.Sikletimiz sıfıra yakındı.Bir taraf tutmanın anlamıda yoktu.Şu anda sikletimiz var, nereyi ehvenüş Şer görüyorsak oraya ağırlığımızı koyuyoruz.Bu anda da siyasette en hayırlı grup AKPdir.Diğerleri aynı çizgiye gelsin onlarıda destekleyelim." Cemaatin üst tarafının yanılgısı kendi tabanı hariç AKP'ye destek verdiğinden dolayı AKP'nin yanında olduğundan cemaatede sempati duyan % 28' lik kesimi kendisinin sanmasıydı. Aynı yanılğı AKP'nin cemaati yavaş yavaş düşman kategorisine çekmeye başlamasında da etkiliydi. Cemaat anketlerde % 28 destek görünce kendini bişey sandı , AKP' de o anketi görünce bu bize rakip yapılacak batıyla barışık dindar grup ve önünü almalıyız dedi. Aslında ikiside yanılıyordu ama kendini olduğundan büyük gören cemaat bunun bedelini çok fena ödedi. Başındaki hastalıklı kişide kaybettikçe, kendi rahatına dokunulmadığı için birazda, herşeyi kazanma hırsıyla tek tek feda etti,mahvetti. Gülen Erdoğan'a diktatör desede diktatörlükte Erdoğan'a tur bindirir. Ancak ve ancak milletini veya tabanını diktatörler güçlerini kaybetme korkusuyla ateşe sürerler. Tarihe bu asrın alimi olarak geçecekken, hırs bu aslın zalim şizofreni olarak da geçirir insanı. Bu süreçte şunu öğrendim.İki dindar grup kavgaya başladıysa haklı haksız göz etmeden tabanlarının ikisininde üst tarafını dinlememesi terk etmesi lazım.Sanırım bunla ilgili bir hadiste mevcut.
    Saygılar,

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. civciv olayıyla ilgili hangi bamtelinde diyor?

      Sil