Header Ads Widget

test banner

Fıtrat ve İnsanlık Bekçileri Nerede? (3)

Yazı serimizin daha önceki bölümlerinde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ile ilgili yargılamalarda tanık ve sanık ifadelerinden yola çıkarak ve de bizzat şahit olunmuşluklar muvacehesinde bir sınıflandırma yapmıştık. Bu sınıflandırmamızı yaparken o gece öncesi ve sonrası yaşanan ve bir türlü izah edilemeyen eylemlere direkt ve endirekt bulaşan sivil ve resmi kişilerin mahkeme kürsülerinde verdikleri savunmaları ve tanık ifadeleri etkili oldu. Resmi kişilerle alakalı kurumları tarafından görevlendirilen kimi tahkikat komisyonlarının aceleyle ve eksik bilgilerle hazırladıkları raporlara rağmen suç isnadında bulunulan kişilerle alakalı iddialar ve maddi deliller yenilir yutulur cinsten değil. Bu komisyonların yaptıkları soruşturmalar birer idari soruşturma mahiyetinde olmuş olmasına rağmen daha sonra savcıların bu komisyon raporları rehberliğinde ve polis kovuşturmasıyla elde ettikleri delilleri de hesaba kattığımızda mesele gerçekten ciddileşiyor. Darbe teşebbüsü sonrası atmosferde yürütülen tüm bu komisyon araştırmaları ve kolluk kovuşturmalarının elbette eleştirilecek yönleri var. Ancak yapılan tüm bu işlemleri tek bir kalemde silip “…işte canım tüm işlemler daha önceden planlandı, listeler çok çok önceden hazırlanmıştı, bize kumpas kuruldu, harika bir tuzağa çekildik, ergenekoncularla işbirliği yapan iktidar bize oyun oynadı…” gibi efsane ve bolca da komplo teorisi kokan savunmalarla kendimizi kandırmanın da bir alemi yok.

Tekrar Abdurrahman Çelebi’ye dönecek olursak “…kardeşim sen düzgün adamsın madem Abdurrahman Çelebi’nin avlusunda ne işin var!” demiştik. Haydi resmi kişiler kandırıldı, emir komuta zinciri içinde bir takım haltlar karıştırdılar diyelim. Peki o gece Acıbadem Türk Telekom binasında, Ulus TRT binasında, BTK binasında v.s. yerlerde yakalanan sivil kişiler de neyin nesi! Sakın bana “o gece öncesi bu sivil kişiler angaje edildiler ve kurulan kumpasta rol oynadılar!” gibi saçma sapan bir açıklama yapmaya kalkmayın. Sen o gece oraya resmi kişilerle gider ve bir takım haltlar karıştırırsan devletin savcısı da sana sorar kardeşim! “Gel bakalım buraya! Ne işin var orada senin?” diye.

Bu işlere iradi olarak bulaşan birinci gruptan daha önceki yazımızda bahsetmiştik. Eski Yunan'daki mitolojik masallar gibi efsanelerin ve rüyaların körelttiği gözler bunlar maalesef. Çünkü mitoloji hayatın gerçekleri karşısında güneş görmüş kar gibi erir. Geriye ölen yüzlerce insan, intihar edip dünyasını ve ahiretini berbat eden onlarca insan, cezaevlerindeki binler, yıkılan on binlerce yuva kaldı.

Gelelim esas konumuz olan ikinci gruba. Daha önce bu kişiler için “birinci gruptakilerin yalan ve ayartmalarıyla o gece avluya giren, girmiş bulunanlar” diye bir ifade kullanmıştık. Evet bu düşüncemizi biraz daha açalım. Birinci gruptaki “adanmış arkadaşlar!” tarafından kurum içi iletişim telefonu üzerinden, yine kurum içi kullanılan iletişim programı üzerinden, WhatsApp programı üzerinden veya bizzat kendisine ulaşılarak “…tatbikat varmiş, seferberlik görev emri varmış, terör operasyonu varmış…” gibi ifadelerle “…falanca yere gitmemiz gerekiyormuş, falancalar gitmiş, biz de gitmeliyiz…” gibi ayartmalarla işin içine çekilen insanlardan bahsediyoruz. Neden bu insanlarla bazı mevzular paylaşılmadı sorusu akla gelebilir. Evet bu insanlara neden bazı meseleler anlatılmadı veya anlatılma gereksinimi duyulmadı bilemiyorum. Ama “abilerin! bir bildiği vardır!” elbette. Nasıl açıklayıcı oldu mu? Olmadıysa “…mesele bildiğin gibi değil şakirt! bilmediğin konular var!”

Bu ikinci grup kişiler meselenin vahametini o gece ve sonrası anlamış olmalarına rağmen muhataplarına yıllardır duydukları güven duygusunun bu şekilde istismar edileceğini herhalde düşünememiş olmalılar. İçlerinde yaşadıkları hayal kırıklığı ve vicdanlarına söz geçirememin verdiği psikoloji ile bu grup içinden bayağı bir etkin pişmanlıktan yararlanan insan var. Bildiklerini kollukta ve mahkemelerde ifade eden bu şahısların en büyük şansları herhangi bir fiili eyleme bulaşmamış olmaları. Zaten fiili bir eyleme bulaşanlar iddiaları tamamen reddetme yolunu tutuyorlar. Adamın Acıbadem Telekom Binasının ana demir kapısından atlayarak içeri girdiğini gösteren kamera kayıtları var olmasına rağmen “…o ben değilim!” diyor.

Evet bu ikinci grup içerindeki şahıslar yenilen haltların vahametinden mütevellit yaşadıklarını tamamen reddediyorlar. Korkuyorlar. Zira iş gerçekten vahim. O gece yaşanan işlere iradi olarak bulaşmamış olabilirler ancak sonraki safahatta gösterdikleri iradi tercihlerini herhalde vicdanlarına izah edebiliyorlardır. Zaten bu gruptan tutuklu bulunanlar cezaevinde birinci gruptakilerle aynı koğuşu paylaşıyorlar ise işleri zaten zor. Prangalarından kurtulup, özgürce düşünmeleri çok zor. Grup psikolojisiyle aslında hiçbir şekilde bir parçası olmayı haketmedikleri bir Miguel De Cervantes (Don Kişot yazarı) hikayesine malzeme oluyorlar. Don Kişot gibi kahraman olmaya çalışanlar (birinci grup) bir yana bu arkadaşlara (ikinci grup) Don Kişot’un seyisi Sançoluk bile layık görülmemiş! Sanırım Sanço’yu sırtında taşıyan Rucio! rolünü kabul etmişler ve yollarına devam etmeye kararlılar…

Vahdettin Polat
author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar