Header Ads Widget

test banner

Yıldızları Konuşturan Bir Mektup



Andolsun o saf bağlayıp duranlara. (Sâffât, 37:1)

(Bu metin; Risale-i Nur’dan ve edebiyattan esinlenen, yapay zekâ desteğiyle kurgulanmış bir denemedir.) Sevgili Ağabey, Biliyorsun, hastalığım sebebiyle son günlerde çok yalnızım. Bu dağ kulübesinde geceleri uzun uzun gökyüzüne bakıyorum. İnsanların karanlık dediği gecelerde gök bana hiç karanlık görünmüyor. Bilakis, sanki sessizlik içinde konuşan haşmetli bir şehir gibi… Yıldızlar o kadar yakın ki bazen elimi uzatsam dokunacakmışım gibi geliyor. Ve insan ister istemez soruyor kendine: Bu kadar ışık, bu kadar hareket, bu kadar titreşim… gerçekten yalnızca taş ve boşluktan mı ibaret? Ağabeyim, mesleğim sanatkârlık biliyorsun. Eserlerimde gördüğün her şey boya, keten ve yağdan ibaret. Renklerin arkasında bir niyet, çizgilerin arasında bir ruh bulunur. Onlar ancak o fırçanın ucundan dökülen anlamın hizmetinde bir şekil alırlar. Hem her fırçanın bir yürüyüşü de vardır; çizgilerin bir ahengi, renklerin birbirini çağıran bir düzeni… Resmin görünmez bir namusu, yazısız kanunları belki. Bazen öyle olur ki, parmak uçlarımdan bir sıcaklık düşer o malzemelerin ve tekniğin üzerine; işte o vakit tablo canlanır, renkler gerçek bir soluk alır sanki. Bir fırça darbesinin iki yüzü gibi: İkisi de ölümsüz. Biri kendini bilir ruh gibi, diğeri kendinden habersiz kanunlar gibi. Dünyaya ve gökyüzüne baktığımda da aynı şeyi hissediyorum. Hepsi görünmeyeni gösteren, tablolarımdaki objeler gibi. İçinde, üzerinde, arkasında nereye baksam o gizli parmakların izini görüyorum. İçlerinde en ince, en şeffaf olanı ise hayat... Düşünsene: gecenin ezgisine sesiyle eşlik eden şu küçücük böcek… Arkadaşlarının sesini işitiyor, karşılık veriyor ve sanki bizimle ya da yıldızlarla konuşuyor. Nesneler küçüldükçe hayatın mucizesi daha da büyüyor. Şu küçük gezegen de öyle değil mi? Toprak dediğimiz şu ağır ve kaba maddeden sayısız hayat yetişip çoğalıyor. Gece gündüz, dört mevsim gelip gidiyorlar. Sanki dünya bir tuval ve aynı tuvalde biri durmadan yeni resimler çiziyor. Öyle ki gökyüzü o resmin çerçevesi değil, devamıdır; yıldızlar da o büyük tablonun sonsuzluğa atılmış fırça izleri… Bir soru daha soruyorum kendime: Bu kadar küçük bir küre bile hayatla doluyken, şu muazzam gökyüzü nasıl boş sanılabiliyor? Şu yıldızlar… şu güneşler… şu sonsuz boşluk… Hepsi yalnızca sessiz taş yığınları ve karanlıkla dolu bir deniz olabilir mi? Kalbim buna asla inanmıyor. Şüphesiz orada da hayat vardır. Fakat bizim gibi topraktan değil; belki ışık gibi, ateş gibi, belki karanlık dediğimiz daha saf ve ince maddelerden… Bambaşka bir deniz ve apayrı varlıklar. Çünkü hayat varlığın asıl rengi gibi görünüyor bana. O yoksa, varlık da yok hükmünde. Şuur ise o rengin en yoğun, en saf hali. Hayatın olduğu yerde kâinat büyük şehirlere dönüşüyor. Ve yazarın dediği gibi insan hep bir şehirde yaşayıp, bir başka şehri seviyor. Ve biz insanlar… Bu büyük manzaranın küçük ve az sayıdaki seyircileriyiz. Öyle ki, ölmüşlerimizle birlikte bütün insanlık, bir baharda uğrayan sineklerden bile azdır. Birer resim eleştirmeni bile olabilecekken, çoğu zaman sadece kendi resmimize bakıyoruz. Devasa bir gökyüzü tarlasının altında, daracık bir çerçeveye sıkıştırılmış cansız bir fotoğraf gibiyiz… Bazen düşünüyorum: Belki o yıldızların arasında bizim görmediğimiz başka seyirciler de vardır. Bu büyük resme bizimle birlikte bakan başka dikkatli gözler… başka ruhlar… Belki bu gece onlar da bize bakıyor. Bu düşünce içimi ısıtıyor ağabey. Çünkü ölümün yalnızca bir uğrak olabileceğini düşündürüyor bana. Yalnızca bir hayattan başka bir hayata geçiyoruz… Bana bir keresinde 'korkuyor musun?' diye sormuştun. Eskiden korkardım — en çok da yalnızlıktan. Ama yaklaşınca anladım, vedalaşmaktan korkmuyorum. Çünkü bu âlemde hayat bu kadar yaygınsa, ruh bu kadar derinlere işlemişse, ölüm 'yalnızlık' olamaz. Biliyorsun; bu ağır bedenle, bu toprak yüküyle bir yıldıza gidemeyiz. Kaybettiklerimizin yanına da. Sadece ruhumuz, gidebilir. Çünkü o iki ölümsüzden biridir… Ben seni göremeyeceğim belki, sen de beni göremeyeceksin. Ama "Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Bu bana küçükken aldığın ilk kitabın kahramanını hatırlatıyor. Şimdi benim yerimde olsa ne derdi küçük prens? Tabii, biraz değiştirmiş olabilirim. Gece yıldızlara bak. Benim yerim o kadar küçük olacak ki hangi yıldızda olduğumu bilemeyeceksin. Ama bu daha iyi… Çünkü böylece bütün yıldızlara bakmayı seveceksin. Ve her biri sana gülüyormuş gibi gelecek. Sana bırakacağım en güzel hediye bu olsun ağabey: Gökyüzüne baktığında yalnızca ışığı değil, hayatı düşün. Yeryüzünden gökyüzüne uzanan o iki hayatı… Unutma: İnsan ancak yüreğiyle baktığında öteleri görebilir… Ellerinden öperim. Kardeşin, — Katre Şu kesafetli... topraktan ve şu küdûretli... sudan, mütemadiyen... zevi’l-idraki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık... sair madde-i latîfeden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. (Risale-i Nur)
author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar