Header Ads Widget

test banner

Gülen Cemaati İçindeki Nesil Çatışmaları ve Beklentiler


Osmanlının savaştan savaşa girdiği, erkek nüfusun neredeyse kalmadığı, koskocaman bir imparatorluğun yok olduğu, içeriden hainlerin, dışarıdan düşmanların yıkmak için el ele verdiği bir hengamede ne diyordu üstat Bediüzzaman; Rus mektebi harbiyesinde tahsile gittiler, derslerini alıyorlar. Aynen onun gibi de bugün yaşananların da o günlerden pek farkı yok. Bugünün çilekeşleri ise Türk Medrese i Yusufiyelerinde ders alıyorlar. 

1970 lerde hizmet hareketinin ilk çilekeşleri tıpkı efendimizin etrafındaki bir avuç ilk müslümanlar gibi hiç bir menfaat gütmeden , Allah rızası deyip bu hareketi başlattılar, örnekleri kendinden bir hareket oldular. Yemediler yedirdiler, evler, yurtlar açtılar. Bu uğurda evlatlarından sevdiklerinden fedakârdık yaptılar. Tek hedefleri imanlı, insaflı, çalışkan, dürüst gençlik yetiştirmekti. Örnekleri bizzat kendileri olan bu ilk insanların yetiştirdikleri ikinci nesiller, bu ilkleri görerek ve onları örnek alarak yetiştiler ve onları taklit etmeye çalıştılar. İlklerin çektikleri sıkıntılar kadar olmasa da onlarda sıkıntılar çektiler. 28 şubatı yaşadılar, baskı gördüler, yokluk gördüler, sıkıntı gördüler. 

Ama her şey 3. nesille birlikte  değişmeye başladı. bu nesil ise yokluk görmedi. İlk nesil evlerinde kalan öğrenciler yiyecek ekmeği zor bulurken, 3. nesil evlerde bulaşık makinesinden, playstationlara kadar her türlü eşya, yiyecek, içecek bol miktarda buluyordu. Bu 3. nesiller; ikinci nesillerin anlattıkları, örnekleri kendileri olan birinci nesillerin hikayelerini dinleyerek büyüdüler. Tabiri caiz ise bir elleri yağda bir elleri balda olmaları gerekiyordu. 

İşte bütün sıkıntılar da bu dönemde baş göstermeye başladı. Çünkü aynı dönemde cemaat sadece eğitim değil, ekonomi başta olmak üzere her alanda büyümeye başlamıştı. Gelirleri artmış, güçlerine her geçen gün güç katmaya başlamışlardı. Bu büyüme ile birlikte sistemin içerisindeki kara delik te yavaş yavaş güzellikleri yutmaya başlıyor ve yuttukça da daha da büyümeye devam ediyordu. 

İlkler cahildiler, esnaftılar okumamıştılar, ufukları yoktu. Bir kaç fedakar öğretmen okumuş tayfayı temsil ediyordu. Ama onların bildiği bir şey vardı. Davanın sahibine inanıyorlar ve sorgulamadan onun ardından gidiyorlardı. Onlar sadece işin mutfak kısmında idiler. Sonuçlarına pek bakmıyorlardı. Ama yapılanların neticelerini de herkesle birlikte onlar da görüyordu. İşte O ilkler ulaşılan güzelliklerden kendilerine hiç pay vermiyorlar herşeyi Allah'tan biliyorlardı. O ilklerin yetişmelerine ön ayak oldukları sonrakiler ise okumuşlardı, kariyer yapıyorlardı. Her şeye profesyonelce bakıyorlar. Sebep sonuç ilişkisi içerisinde işleri yürütüyorlardı. Şöyle davranırsak böyle sonuç alırız diyorlardı. 

Evet başlangıçta da aynen öyle gidiyordu. Planladıklarının sonuçları istedikleri gibi gittiği için yapılanları kendilerinden bilmeye başladılar. Artık herşey profesyonelleşmiş amatör ruh çok gerilerde kalmıştı. Eskiler de zaten bunlara ayak bağı oluyorlar işlerine çomak sokuyorlardı. Hizmetin ilk yıllarında bir yurt binası yapmak için aylarca yıllarca minik minik imkanlarla onlarca yüzlerce kişiden himmet burs toplanırken, şimdilerde devasa okullar, külliyeler bir abinin himmetiyle oluveriyordu. Önceden her işi Allah yapıyor ve yaptırıyorken artık işler değişmişti. Abilikte değişmişti, eskilerin mütevazi, hizmetin bir kuruşunu harcarken tir tir titreyen abiler çok gerilerde kalmış, bir seferde okul yaptıran , yurt yaptıran , bunların açılışında görüntüler veren vali abiler, vekil abiler, bakan abiler türemişti. Her yerde bu abiler boy gösteriyorlardı. Gazeteler açılıyor, televizyonlar açılıyor, devasa matbaalar yapılıyor. Her şey çok ama çok güzel gidiyordu! Artık cemaat bir güç olmuştu. Ortada büyük bir pasta vardı. 

Mekke döneminde hiç münafık yoktu. Çünkü o dönemde para yoktu, mal yoktu, paylaşmak için kavga edilecek bir şey yoktu. Bütün münafıklar Medine döneminde ortaya çıkmıştı. Çünkü İslam orada büyümüş, savaşlar orada kazanılmış ve ganimet paylaşma ilk kez orada olmuştu. İşte ilk  münafıklarda orada çıkmaya başlamıştı. 

Tıpkı onun gibi cemaat de bu 3. nesil döneminde büyümüş ve ortaya çok büyük bir pasta çıkmıştı. Herkes akın akın geliyordu. Cemaat bir gelir kapısı olmuştu. Okullar eğitim yuvalarından ticarethanelere dönmüştü. Paralar akıyordu ama ne hikmetse bolluk bu kadar artarken bereket te ters oranda düşüyordu. Bir yandan devasa okullar, üniversiteler yapılırken, bankalar kurulurken diğer yandan para sıkıntısı her geçen gün daha da artıyordu. Okullar tadilata giriliyor, her yanda mantar gibi dernekler, vakıflar kuruluyordu. Borç üstüne borç yapılıyordu. Bir yandan da fütursuzca harcamalar yapılıyordu. Çok geniş katılımlı organizasyonlar yapılıyor, olimpiyatlar düzenleniyor, milyarlar güya açılım adına israf üstüne israf ediliyordu. 

İlk zamanlarda okullarda yurtlarda fedakarca çalışan, yıllarca maaş almayan sadece üç beş kuruşla yetinen öğretmenler varken, artık dernekçiler, vakıfçılar, küçük bölgeciler, büyük bölgeciler, müdürler, genel müdürler, ceolar mantar gibi türemişti. Olsun nasıl olsa cemaate her yerden oluk oluk para akıyordu. Okullar bir yandan başarıdan başarıya koşarken bir yandan da para basıyordu. Müesseselerden gelen gelirlerin hesabını ise kimse bilmiyordu. Zaten hesap sormaya gerekte yoktu.  Bunlar resmi karşılığı olan gelirlerdi. Birde himmetler burslar vardı. İnsanlar yapılan güzellikleri gördükçe akın akın geliyorlar, seviyorlar ve varını yokunu veriyorlardı. Onları sorgulamaya ise hiç gerek yoktu. Çünkü bu hareket güven üzerine kurulmuştu. Şahıslar günahkar olabilirdi ama cemaat tertemizdi ve hep temiz kalacaktı. Kimse cemaate kötü diyemezdi çünkü bu cemaat öyle bir cemaatti ki, Peygamber efendimizin işaret ettiği cemaatti. Kim bu cemaatte  sıkıntı var diyorsa, harcananları sormaya kalkıyorsa O sıkıntının ve münafığın ta kendisiydi. Ben günahkar olabilirim ama cemaat temiz mantığı bir ağ gibi sarmıştı. Herkes cemaat havuzuna atlıyor böylece kendisini de temizlemiş oluyordu. Halbuki o havuzu temizleyen bir su kaynağı yoksa içindeki suyun kaç kişiyi temizleyeceği de ayrı bir soru işaretiydi. Binlerce kirli insanın içine atlaması sonucu  havuzun durumunu sizler hayal edin.

Zaten şahıs bazında kimsenin cemaatin bir kuruşuna dokunması söz konusu değildi. Herkes bu konuda çok hassastı. Hele o büyük abiler yok mu onlar milyon dolarlara hükmediyordu, dünyanın en büyük medya kuruluşlarını, devasa şirketleri, holdingleri  yönetiyorlardı ama aldıkları maaş emsallerinin onda biri bile değildi. Böylesine yaşayan abilerdi bu abiler. En iyi temsili bu abiler yapıyordu, bu abiler bakanların, vekillerin, valilerin baştacıydılar. Her şey bu abilere soruluyor, bütün enformasyon bu abilere akıyordu. Cumhurbaşkanın, başbakanın yanında bu abilerin özel yerleri vardı. Bu abiler Valinin odasına girip onun koltuğuna oturuyor, güya o vali abimize ders veriyorlardı. Ama bütün bunlara rağmen bu abiler mütevaziliğini hiç bozmuyorlardı. Çok mübarek abilerdi. 

Ama ters giden birşeyler vardı. O kadar gelir ve akaret varken bir türlü sıkıntılar bitmiyordu. Ekonomik olarak bir türlü nefes alınamıyordu. Abiler bina yapma yarışındaydılar. En büyük okulu sen yaptın, ben yaptım yarışı gizli gizli devam ediyordu. Masraflar o kadar büyüyordu ki okullarda öğretmenlerin maaşları bile hep gerilerden ödeniyordu, sürekli bir bahane bulup erteleniyordu.Bir türlü para yetmiyordu. Öğretmenlere maaşları ödenemezken, o anlı şanlı abilerin 5 yıldızlı otellerinde zümreler yapılıyor, konferanslara davet edilen abiler, lüks otellerde ağırlanıyor, şehrin en tanınmış lüks  lokantalarında toplu yemekler organize ediliyordu.Yurtdışı seyahatlerine o kadar çok ihtiyaç vardı ki. Okul yaptıracak abilerin yurt dışlarına götürülmesi gerekiyordu, Amerikaya götürülmesi gerekiyordu. İlgilenilmesi gerekiyordu. Uçakların biri gidiyor biri geliyordu. Ne de olsa hizmet yapılıyordu. 

Halbuki o ilk abiler yok mu onlar, sohbetlere gittikleri farklı şehirlerde  yol paralarını ceplerinden veriyorlar, çok mecbur kalırlarsa yurt yemeğini istemeye istemeye yiyorlardı. Gittikleri yerlerde güya  israf görüyorlar ve kahroluyorlardı. Yapılan yanlışları söylemeye kalkan üç beş abi ise zaten hemen tukaka olmuşlardı. Hizmet bu kadar büyümüşken onlar ayak bağı oluyorlardı. Yollar otoban olmuş, arabalar mercedes olmuştu. Eski abiler o otobanlarda hacı muratla gitmeye çalışıyordu ve yenilerin yolunu tıkıyorlardı. Niye çünkü hizmet o kadar hızlı büyüyordu ki o kadar çok paraya ihtiyaç vardı ki, O eski abiler yurt yemeğiyle uğraşıyor, sineğin yağını hesaplıyor büyük resmi göremiyordu!

Halbuki her şey ne kadar da güzel gidiyordu! Okullar başarı üstüne başarılara imza atıyorlar, uluslararası madalyalar zeytin toplar gibi toplanıyordu. Baştada söyledik ya herkes çocuklarını okullara vermek için yarış yapıyordu. Nedendi çünkü abiler çok çalışıyordu çok koşturuyorlardı. Gece gündüz toplantı üstüne toplantılar yapıyorlarlardı. Onlar da zaten eski abiler gibi çocuklarını göremiyorlar, gece gündüz burs bulacağız, himmet bulacağız diye koşturuyorlardı. Ne farkları vardı.

İlk abiler yurtlara öğrenci bulmak için köy köy dolaşıp bir öğrenci bulduklarında altın bulmuş gibi seviniyorlardı. Oysa şimdi öyle miydi ya, herkes çocuklarını cemaatin yurtlarına yerleştirmek istiyordu. Demek ki yeniler daha iyi çalışıyordu ki insanlar çocuklarını kendileri emanet ediyorlardı. Artık seçici olunuyor herkesin çocukları okullara alınmıyordu. Profesyonelleşmiş kurallar konulmuş kurallar da çok iyi işliyordu. Öyle ki okullara alınacak öğrenciler için belirlenen ücretlerde asla taviz verilmiyordu. Kontenjan usulu çalışılıyordu. İyi öğrencilere indirim yapılırken, vali, kaymakam, rektör, dekan, bakan, gibi hatırı sayılır abiler için ise ayrı kontenjanlar açılıyordu. Hani islamda Müellefe-i kulüp müessesi vardı o kural bu sistemlerde çok iyi işliyordu. Bu abilerimizin çocukları çok önemliydi. 

Mesela eski abi ile bu yeni abiler arasında bir seçim yapmak zorunda kalınırsa elbetteki kaymakam abinin çocuğu öncelikli olmalıydı. Eski abi eğer küsecek ve darılacak olursa, Ona da şöyle deniyordu. “bir abi gider on  abi gelir”. Dedik ya herşey profesyonelce işliyordu. Bölge abileri toplantıdan toplantıya koşuyor, yemekten yemeğe atlıyor arada fırsat buldukça eski abilerin hikayelerini masal gibi evlerde yurtlarda kalan yeni gençlere anlatıyorlardı. Bir yandan da onlar emirler yağdırıyor, yapılacak çok iş var diye nutuklar çekiyorlardı. 

İlk abiler evlerde kalan gençlerin çoraplarını yıkayıp, yemeklerini yaparken, onların masallarıyla büyüyen yeni abiler artık kendi özel işlerini bile bu gençlere yaptırıyorlardı. Çünkü onların zamanı yoktu çok işleri vardı. Burs bulmaları gerekiyordu, okul yaptıran, yurt yaptıran abilerle ilgilenmeleri gerekiyordu. Tanınmış gazeteci, televizyoncu, oyuncu, akademisyen yeni abilerimiz vardı onları getirip açılım programları yapılması gerekiyordu. Onların otellerde ağırlanması, yatlarda, villalarda ağırlanması gerekiyordu. Dedik ya yeni abilerin çok işleri vardı. 

Eski abiler de ha bire sohbet yapalım ders yapalım diye kendilerince bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Artık yeni nesil öğrenciler bunlardan hoşlanmıyordu. Onları geziye götürmek, kamplara götürmek, yedirip içirmek  gerekiyordu. Bölge abilerine bol yıldızlı otellerde manevi kamp programları yapılıyordu. Yedikleri önlerine geliyor yemedikleri arkalarında duruyordu. Neden mi çünki bu abiler çok koşturuyorlardı ve motive olmaları gerekiyordu. Zaten bu programlarda dersler ve sohbetler de yapılıyordu. Hiç bir şey eksik kalmıyordu. 

Çok iş vardı, yapılacak çok iş vardı. Gazete abonesi bulunması gerekiyordu, dergi sayılarının artması gerekiyordu. Ev sayılarının artması gerekiyordu. Her yıl yeni ev açılması gerekiyor, bu evlerin eşyalarının alınması gerekiyordu. Evlerde kalan öğrencilerin sayılarının azaltılması ev sayılarının artması ve kalitesinin yükseltilmesi  gerekiyordu. Okulların yenilenmesi gerekiyordu. Yeni esnaf abilerin, yeni işadamı abilerin, çok burs veren çok himmet veren abilerin bulunması ve kazanılması gerekiyordu. Hedefler her geçen yıl daha da artıyordu. Daha büyük olmak gerekiyordu. Kimse neden büyük olmak gerektiğini sorgulamıyordu. Herkesin tek hedefi vardı, kendilerine verilen hedeflere ulaşmak. 

Daha çok burs bulmak, daha çok kurban bulmak, daha çok gazete abonesi bulmak. Artık abilik kavramı da değişmişti. En iyi abi en çok himmet veren en çok burs veren abiydi. Ondan daha iyi abi ise okul yaptıran abi, yurt yaptıran abiydi. Eski bir abi bunları görüp bir gün şöyle demişti. 

‘Biz bu işe başladığımızda gittiğimiz her yere Allah’ı anlatmak için gidiyorduk. Ama şimdi görüyorum ki artık gitmelerin şekli değişmiş. Artık Hizmeti anlatmaya gidiliyor, her yerde hizmetin yaptıkları anlatılıyor, başarıları anlatılıyor. Korkuyorum, bu gayretullaha dokunacak ve çok büyük bir tokat yiyeceğiz’

Bir başka abi de 2014 yılı belediye seçimlerinden birkaç gün sonra  şöyle demişti; Onun sözleri ile birlikte yazıyı sonlandıralım. 

Eğer bir topluluk safiyane Allah rızası için hizmet eder, yapılanları kendinden bilmez ve Allah’tan bilirse Allah o topluluğun önünü açar, Peygamber efendimizin hadisinde dediği gibi gören gözü, yürüyen ayağı olur. O topluluğun fertlerinin hatalarını örter, yaptıkları bir güzelliği ona, yüze katlar. 

Ama o topluluk ne zaman ki yapılanları kendinden bilmeye başlar ve Allah’ın yerine sebep sonuç ilişkisine bağlarsa o zaman da o topluluğa bir zalimi musallat eder, o zalimin eliyle o topluluğu terbiye eder sonra da o zalime hak ettiğini verir. O zalimin zulmü de o toplulukta bulunan her bir ferdin günahları ölçüsünde hissesini alıncaya kadar devam eder. Bu hem onların günahtan arınmalarını hem de manen yükselmelerine sebep olur. Çünkü Allah o başlangıçtaki safiyane niyetlerinden dolayı o topluluğu sevmiştir. Allah herşeyin kendinden bilinmesini ve her zaman kendine yönelinmesini ister. Zalimin zulmüne karşı, çözüm sebeplerde arandığı müddetçe zulmün sonu gelmez. Allah’ta size bir zalimi musallat etti. Siz bu zalimin zulmüne karşı yüzünüzü Allah’a döneceğinize önce Cumhurbaşkanına döndünüz (dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül) dediniz ki bu zalimin hakkından gelse gelse bu gelir. Ama açık bir şekilde gördünüz ki O da bu zalimin yanında yer aldı. Sonra dediniz ki bu zalimin hakkından gelse gelse millet gelir ve bütün ümitlerinizi şu geçen hafta geçtiğimiz seçimlere verdiniz (2014 belediye seçimleri) Sandınız ki bu millet bu adama seçimlerde haddini bildirecek biz de bu zalimden kurtulacağız. Fakat maalesef bundanda dersinizi aldınız. 

Ama durun daha dersinizi almadınız. Siz sebeplere müracaat etmeye devam ettikçe bu sebepler hep sizin elinizde patlayacak. Ben size söyleyeyim. Bundan sonra Anayasa mahkemesi başkanından medet umacaksınız, Amerikan seçimlerinden medet umacaksınız, Avrupa’dan medet umacaksınız. Ama çaldığınız bütün kapılar suratınıza kapanacak. Bunlar daha iyi günleriniz; işlerinizden olacaksınız, okullarınızdan, yurtlarınızdan yuvalarınızdan olacaksınız, hapislere gireceksiniz. Hangi kapıyı çalsanız, hangi sebebe müracaat etseniz eliniz boş döneceksiniz. 

Bütün sebepler tükeninceye kadar siz sebeplere müracaat etmeye devam ettiğiniz sürece zulmün süresi ve şiddeti artacak. İçeride ve dışarıda herkes size düşman olacak, bundan bir adım daha ötesi olacak, asıl içinizdeki arkadaşlarınızdan darbeler yiyeceksiniz. Okul yaptıran, yurt yaptıran abi diye el üstünde tuttuğunuz insanların nasıl yüz seksen derece döndüklerini göreceksiniz. Sizi nasıl sattıklarını göreceksiniz. Peygamber efendimiz peygamberlik feraseti ile münafıkları biliyordu. Ama sizin bizim hiç birimizin insanların için bilme gibi bir durumumuz yok. İçinden geçeceğimiz bu zorlu sürecin bir güzelliği de şu olacak. Allah size sizin içinizdeki münafıkları gösterecek. Onların içlerini dışlarına çıkaracak. Kendi içinizdekilerden yediğiniz darbelerle çok sarsılacaksınız. Nereye kadar bütün sebepler tükeninceye ve gerçekten Allah’a sadece ve sadece Allah’a yönelinceye kadar. 

Ne zaman ki sebepler tükenecek bir sabah kalkacaksınız, bir de bakacaksınız ki her şey ters yüz olmuş, yıllarca size zulmetmiş, size her türlü cefa, ezayı layık gören zalimler yerle yeksan olmuşlar, birbirlerine düşmüşler. O dönüm noktasından sonra her şey çok hızlı bir şekilde değişecek ve siz yeniden kolları sıvayacak ve kaldığınız yerden hızlıca işlere koyulacaksınız. Bu arada geçen sürede herkes dersini almış olacak, kendi kendi ile yüzleşecek, hatalarını görecek, mahkemelerde hüküm veren hakimler, hapse attıkları mahkumların yerine hapishanelerde yatacak onların yaşadıklarını yaşayacak ve daha adil olmayı öğrenecekler. Cemaat enaniyeti ile herşeyi cemaate veren abiler kendilerini sorgulayacaklar. Okulları, yurtları, yaptıranların abiler olmadığını görecek ve her şeyi doğrudan Allah’ın yaptığını ve eğer hakkını veremezsek hepsini birden aldığının bizzat şahidi olacaklar. Büyüklükte ölçünün maddiyat değil maneviyat olduğunu, ne kadar küçülürsek o kadar büyüyeceğimizi yaşayarak anlayacaklar. Sözde mütevazilik değil gerçek mütevaziliği öğrenecekler. 

Herşeyin en iyisini biz yaparız, bizim cemaat en iyisi mantığından kurtulup, en iyisini nasıl yaparız, iyi yapanlar ile nasıl ortak paydada buluşuruz ve onlardan nasıl dersler alırız mantığına kavuşacağız. En önemlisi de iş yapmada en önde ama semeresini almada en arkada olmayı öğreneceğiz. Bizim gibi düşünmeyenlerin nasıl düşündüklerini öğreneceğiz. Düne kadar solcu, komünist, terörist dediğimiz insanlar ile aynı kaderi paylaştığımızı göreceğiz. Bizler onları onlar da bizi anlayacaklar. 

Yıkılası abilik gidecek, eski örnek abilik tekrar geri gelecek. Abiler tekrar,  hizmet alan değil hizmet eden abiler konumuna yükselecekler. Sorgulanamaz abiler sorgulanır olacaklar. Güven zirvede olacak ancak hesap verilebilirlikte bir o kadar önemli olacak. Dün sadece Allah’a hesap verme sorumluluğu ile iş yapan abiler, ablalar, yöneticiler bulundukları çevredeki muhataplarına hesap vermeyi de öğrenecekler. Abiler hocaefendinin temsilcisi olmaktan çıkacak bulundukları makam ve mevkideki paydaşlarının temsilcisi olacaklar. İtaat et rahat et mantığı gidecek yerine yanlış olduğunu gördüğünü sorgula, doğruların arkasında ol mantığı işleyecek. İstişarelerde tavandan gelen gündem maddeleri dikte edilmekten çıkılacak, tabanın sesine kulak verilecek. Zaten o günler geldiğinde artık en tepedeki büyüğümüz de olmayacak. 

Her şeyden öte ise şeffaf olmayı öğreneceğiz. Kapalı kapılar ardında iş yapanların güya hizmet ediyoruz diye yaptıkları yanlışlıkları göreceğiz. Hizmet ediyoruz diye ne büyük hezimetlere uğradıklarını, masum insanlara ne büyük zarar verdiklerini göreceğiz. Kafalarımız karışacak, yıkılmaz değerlerimizin yerle yeksan olduğunu göreceğiz. Tabularımız yıkılacak. Sorgulanamaz dediğimiz insanları sorguladığımızı göreceğiz. Dün abi dediklerimiz münafıkların bize nasıl ihanet ettiklerini yaşadıktan sonra, zalimin zulmünün bitmesiyle bu münafıkların nasıl tekrardan koşa koşa geldiklerini göreceğiz. Bunlardan bir kısmı gerçekten pişman olacaklar ama bir kısmı yine münafıklıklarını devam ettirecekler. 

Kimin nerede nasıl olduğunu, kimin gerçekten pişman olduğunu görmek için ise Allah bize son bir kez daha fırsat verecek. Her şey düzeldi, her şey iyiye gidiyor dediğimiz bir anda tekrardan bir depreme maruz kalacağız. Ama bu seferki deprem çok kısa sürecek ve içerdeki zalimler ellerindeki son kozu oynayacaklar. Ama bu kez uzun sürmeyecek ve sizlere destek bütün dünyadan gelecek. Bu arada size de son bir kez içinizdekilerin nasıl olduğunu hamları ve hasların kim olduğunu son bir kez  öğrenme fırsatı doğacak. 

Bütün bunların hasılı, zirveye ulaşılan günlerde ise asıl büyük deprem başlayacak ve artık bundan sonra siz birbiriniz ile imtihan olacaksınız. Nasıl mı olacak bir örnek vereyim. İçinizde hapis yatanlar, gaybubette kalanlar olacak. O zirvelerde oturduğunuz günlerde ne zaman ki zirve kavgası başlayacak ve ben ondan daha fazla hapis yattım, orası benim hakkımdı diyeceksiniz işte o zaman başınıza asıl büyük felaketler gelecek.

 Ondan sonra ise bekleyeceğiniz tek şey kalacak O da KIYAMET.

-Albayclausvonst

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar