Header Ads Widget

test banner

Güç Tutkusu



İnsanlık tarihi, güce tutsak zalimlerle insan fıtratından gelen o meşru özgürlük aşkının kutlu müdafiileri arasındaki çatışmanın tarihidir. Thomas Hobbes, Leviathan isimli kitabında bu durumu Latince “Homo homini lupus” yani “İnsan insanın kurdudur” ifadesiyle tanımlar.

Maddenin esiri, kulu ve hatta kölesi olanlarla maddeyi ve manayı yaratan yüce kudretten başkasına kulluk yapılamayacağını haykıran yiğitlerin hakiki hikayelerini anlatır hep o İlahi metinler. Öyle ki güç tutkusu, kadim dönemlerden bu yana bireylerin ve cemiyetlerin özüne tasallut eden bir kahredici virüstür. İşte İlahi kelam hep bu hatırlatmalarla doludur.

Aslında monoteist tüm inanç sistemlerindeki malum Adem-İblis kıssasının özet hikayesi, İblis’in güç tutkusunun esiri olmasından dolayı şeytanlaştığını nazara vermek değilmidir? Zira o, Adem’in halife olmasını kendine yedirememiştir. Nuh’u kabul etmeyenler onun liyakat kesbetmediğini vurguladılar ve yine Nemrud İbrahime veya Firavun Musa'ya hep bu gerekçeyle hasım oldu. Zira kimse kendi otoritesine gölge düşsün istememişti.

Mekke’nin stratejisiyle ilgili mahrem konuların  konuşulduğu Darü'n-Nedve’de Velid bin Mugire'nin, Muhammed(a.s.)’a karşı insanları örgütlemesindeki temel saik müşriklerin otoritelerinin sarsılmasıydı. Zira Allah’tan başkasına kulluk etmemeye davet eden bir mesajın taraftarları her geçen gün çoğalıyordu. Öyle olunca gerek iktisadi gerekse siyasi anlamda güçlerini kaybedeceklerdi. Putlar adına kesilen kurbanlar üzerinden Mekke’nin en zengin tüccarlarından biri olan Amr bin Hişam’ın putların sadece taş parçası olduğunu hatırlatan bir inanç sistemine kini, gayzı ve öfkesi elbetteki bu gerekçeyleydi.

Sahip olunması için yaratılan gücün, iktidarın ve maddiyatın, tam tersi bir işleyişle insanlara sahip olması temel bir sorundu. Zira insanın sahip olması gereken güç insana sahip olmuştu. Güç tutkusu öylesi cazibeli bir  imtihandı ki hayatları boyunca ona karşı mücahade veren peygamberin etrafındaki o kutlu sahabeyi dahi muvakkaten de olsa tereddüt ettirdi. Bir tarafta Allah resulu’nun geciken cenazesi ve diğer tarafta hilafetin kiminle devam edeceği noktasındaki o hararetli tartışmalar, güç tutkusunun insanın damarlarında akan ne kadar tehlikeli bir damar olduğunun göstergesiydi.

Güç tutkusu mezhepsel tefrikanın ve siyasi bölünmelerin de saiki oldu. Emevi döneminde uydurulan rivayetlerle Kureys kabilesinin üstünlüğüne atıf yapıldı. "İnsan neslinden iki kişi de kalsa, reislik Kureystedir” veya  (Buhari-Menakib), "Kureys, hayırda ve serde, kıyamete kadar insanların velileridir"178. ( Müsned, IV, 203; Tirmizi, 3) gibi uydurma hadisler siyasi gerekçelerle uyduruldu.

10 Ekim 680'de vuku bulan Kerbela trajedisi adeta Bedrin intikamının alınması gibiydi. Güç tutkusu nihayet peygamber torununun dahi kanını dökmüştü. 27 Ağustos 683 yılında ise insanın yüzünü kızartan başka bir katliam oluyordu peygamber topraklarında. Tarihe Harre Katliamı diye geçen hadisede Yezid bin Muavyiye’nin ordusu, peygamber şehri olan Medineye saldırarak 10.000 kadar müslümanı kılıçtan geçirdi. Bunların 25 kadarı Bedirde Allah resulü’nün ashabı olma şerefini taşıyan kutlu sahabilerdendi. Toplam 80 kadar ashab-ı kiramin kanı akmıştı o gün. Üç gün boyunca Medineli müslümanların kanı, canı ve mali helal kılınmıştı. Yaklaşık 900 kadar müslüman kadının ırzına geçildi ve o hadiseden sonra doğan çocuklara evlad-ı Harre dendi.. İşte güç tutkusu tarihte hatırlamasını istemediğimiz bu kargaşalara sebeb oldu.

Antik dönemlerdeki Mısırlılarla Hititliler arasındaki Kadeş Savaşından, Avrupadaki Haçlı Seferlerine, Avrupa'nın dini inançlarını şekillendiren Otuz Yıl Savaşları'ndan I. ve II. Cihan savaşlarına kadar tüm düşmanlıkların, kin ve adavetin en temel saiki güç tutkusuydu. Güç tutkusu engizisyon mahkemelerinde Vatikan’ın öldürdüğü binlerce protestan Hristiyanın veya pasifize edilerek dışlanan Katolik Cizvit Papazlarının ve yine Osmanlıda “Devletin bekası için kardeş katli vaciptir” fetvasıyla öldürülen bebeklerin yegane müsebbibiydi.

Öldürülen yüz milyonlara yakın Amerikan yerlisinin, asimile edilen üçyüzbine yakın Avustralya Aborjinlerinin, Afrika-Amerika hattındaki milyonlarca köleliğe mahkum edilmiş siyahilerin, Fransızlar tarafından etnik soykırıma uğrayan 1,5 milyon Cezayirli’nin veya Adolf Hitler tarafından katledilen miyonlarca Yahudi ve Çingene halkının yine bugün Filistinde ve Gazzede İsrail’in sivil halka yaşattıklarının, Suriyede sivil halkın kendi devleti tarafından katledilmesinin ve daha nice katliamların, zulmün, adavetin, sekavetin ve ihanetin en temel muharrikiydi güç tutkusu.

Winston Churchil, “Bir damla petrol, bir damla insan kanından daha değerlidir” diyerek güç tutkusunun maddenin karşısında insanı nasıl değersiz kıldığını özetlemiştir. 22 Aralık 1973’te kaldığı otel odasında esrarengiz bir şekilde vefat eden Raif Karadağ Petrol Fırtınası isimli kitabında emperyalizmin güç tutkusunu petrol şirketeri bağlamında ele alarak Dünya Petrol Şirketlerinin çirkef oyunlarını deşifre etmişti. Modern zamanların en kudretli hammaddesi olan petrol yakın tarihin çatışmalarının, suikastlarının ve dahi savaşlarının temel müsebbibiydi.

Hubris sendromu güç tutkusunun kaçınılmaz sonucunun insan psikolojisindeki adı. David Owen ve Jonathan Davidson gibi psikiyatristler tarafından ilk defa gündeme getirilen bu kavram özellikle liderlerin güç zehirlenmesiyle ilgili olarak kullanılıyor. Her yere hakim olma ve kontrolü altında tutma eğilimiyle kendinden gibi olmayanları ve hatta bazen olanları elimine etmek isteyen bir psikolojik hal.

Güç zehirlenmesi liderlerde olduğu gibi hükmi bir şahsiyet olan cemaat ve cemiyetlerde de gözlemlenebiliyor. Yıllarca birlikte hareket ettikleri halde şimdi birbirlerine düşman kesilen hükümet ve cemaat sendromunun tek olmasa da en büyük sebebinin güç tutkusunun neticesindeki zehirlenme olduğunu söylemek mümkündür.

Aslında onun da öncesinde Nur Hareketleri içindeki Said Nursi sonrası tefrika bu konuda verilebilecek önemli bir misal diye düşünüyorum. Yıllarca Said Nursi ile beraber omuz omuza yürümüş insanlar Nursi’nin vefatından sonra basit gerekçelerle brbirlerine düştüklerini biliyoruz. Yazıcıların ağabeyi Hüsrev Altınbaşak ile Okuyucu camianın en önemli ismi Zübeyr Gündüzalp’in arası ikiside vefat edene kadar hiç düzelmedi. Said Nursi sonrası boşalan liderlik o gün bugün onlarca fraksiyona ayrılan Nurcular arasında asla doldurulamadı. Benzer gerilim Süleyman Hilmi Tunahan sonrası Kaplan ve Kaçar grupları arasında da yaşandı. Demek ki güç tutkusu insanların yıllarca iddia edip peşinde gittikleri uhuvvet ahlakını dahi tutukluyor. Dolayısıyla sadece maddi mevzularda değil manevi hususlarda da güç tutkusunun neden olduğu çekişmelere şahit olmak mümkün olabiliyor.

Güç gerek bireylerin ve cemiyetlerin gerekse devletlerin yaşamlarını idame ettirebilmeleri için vazgeçilmez bir gerçektir. Gerek cemiyet planında, gerekse devletler bağlamında yaşanan kaoslar güçler dengesinin alt üst olmasıyla yakından ilgilidir. Güçler dengesinin bozulmasının en büyük nedenlerinden birisiyse güç gerçeğinin mutlak sahibinin Allah olduğunun unutulması ve insanların gerek kendilerine gerekse cemiyetlerine veya devletlerine olağan-üstü anlam yüklemeleridir.

Oysa ki insan ve onun ürettiği kurumlar baki değildir. İbn-i Haldun’un Mukaddime isimli eserinde ifade ettiği gibi “Devletler de doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler.” Bu yasa insani her kurum ve kuruluş için geçerlidir. Öyleyse hayatta kalmak için mücadele vermek ne kadar meşruysa, bunu başarmak için gayri insani tutum ve davranış sergilemek o kadar gayri meşrudur.

Güç tasavvurumuzu İslamileştirmek durumundayız. Kimileyin güçlü olmak yenilgiyi kabullenmektir. Amr bin Fuheyre arkasından hançerlenip yere düştüğünde son demlerinde şöyle diyordu “Elhamdülillah kurtuldum ve kazandım!” İşte bu tablo sanıyorum bugünün dünyasında  anıtlaşması gereken bir hakikattir. Seni arkadan hançerleyenlerin,vuranların ve ihanet edenlerin yüzüne inen bir şamar gibidir Amr bin Fuhyre’nin o sözü “Elhamdulillah kurtuldum ve kazandım”

Bilgin Erdoğan
@BilginErdogan1
author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

4 Yorumlar

  1. Raif Karadağ Petrol Fırtınası komplo teorisi şeklinde bir kitap, adamın ölümüne vurgu yapıp kitabı popüler yaptılar. İran'daki darbeleri anlatıyor. CIA zaten o darbedeki rolünü kabul etti. Kitap tabi eski tarihli olduğu için İngiliz istihbaratına yıkmış olayı.

    Nurculuğun birbirine düşmesi basit gözükebilir ama Kült bir kitle varsa hiç de basit bir sebep değil. Kitaplar yazılır sadece diyecek kadar kült bir kesim varsa, birbirlerine düşmeleri normal.

    YanıtlayınSil
  2. Çok güzel bir yazı olmuş. Tebrik ediyorum sizi. Çok istifade ettim.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Amr bin Fuhyre’nin kazandik demesi mantikli degil.

      Sil
    2. Hubris Sendromunun diğer bir adı Kibir Sendromudur. Genelde siyasetçilerde görülen bu hastalık “tanrısal ego” olarak da biliniyor.

      Sil