Goethe ve Hristiyanlık




Goethe hiç şüphesiz en uzun fikirsel çatışmayı Hristiyanlıkla yaşamıştır. Burada ömür boyu süren bir süreçten bahsedebiliriz. Protestan bir ailede doğmuş olması, tutuculuk ve fanatizm ile olan kavgası, pietizm ile karşılaşması ve pietizmi benimsemesi, hermetik geleneğin etkileri ve farklı mezhepler ile dünya dinlerine yönelik fikri meşguliyeti bu süreci oluşturur.

Goethe aile evinde ciddi bir dini eğitim alır. Annesi Catharina Elisabeth Goethe dindar ve maneviyata ilgilidir ve oğlunu bu yönde yetiştirir. Daha sert mizaçlı olan babası ise bu eğitimde geleneksel otoriter baba rolünü oynar. Pazarları ailecek ayinlere katılınır ve sonrasında çocuk Goethe’ye vaazdan anladıkları sorulduğu rivayet edilir. Bunun dışında çocuk yaştan beri eski ve yeni ahit okumaları yapmıştır. İncile iyi derecede vakıf olmuştur ve bir yerde İncil’e bu derece yoğunlaşmış olduğu için bu birikimi hayatından çıkarmak istemediğini ifade eder.

Hristiyanlığın erken devrelerini genel olarak statükoyu eleştiren ve bazı müsbet değişiklikler peşinde olan bir siyasi devrim olarak görür. Öte yandan Protestan düşünce etiğini şiddetle eleştirir. Ezbere bir din anlayışını, ilmihal fetişizmini ve şekilciliği reddeden Goethe’nin din anlayışında iyi amel en önemli paye olarak görünmektedir. Goethe için inandığınız şeylerden ziyade nasıl amel ettiğimiz önemlidir. Bu anlayış, Lessing‘in “Bilge Nathan” eserindeki halka parabolünden alınan dersle aynıdır. Kendisi bir papaz olan Herder’in etkisi ile Goethe’nin “Sturm und Drang” döneminde Hristiyanlıktan uzaklaşıp bu dine kısmen yabancılaştığı söylenebilir. Nitekim Goethe dini konular üzerinde tartıştığı din adamı ve arkadaşı olan Lavater’e bir tartışma sonrası çok net bir şekilde artık Hristiyan olmadığını söyler.

Konuya katolik perspektiften bakan Karlmann Beyschlag konuyla alakalı bir tezini şu sözlerle sonlandırıyor: “Goethe’nin mezhep ve din değerlendirmesinde Protestan teolojinin şiddetli gelgitleri, Protestan teolojisinin Hristiyanlık sonrası dindarlık olgusunu nispeten hazırlıksız bir şekilde ele almasından kaynaklanabilir.”

“Eski Ahit’in doğallığı ve Yeni Ahit‘in narin naifliği beni ayrı ayrı kendine çekmişti; İncil bir bütün olarak benimle yüzleşmek istemese de bu ahitlerin farklı karakterleri beni artık çıldırtmadı […]” Goethe’nin incil hikayelerine olan çocuksu bağlılığı zamanla ve biraz daha eleştirisel bir hale dönüştü. Buna rağmen Goethe, Kitabı Mukaddesi inceleyip öğrenmek için o kadar çok zaman harcamıştı ki bunu hayatından çıkarmanın büyük bir kayıp olacağına inanıyordu.

Goethe şu sözlerle Hristiyanlığın tarihsel gelişimine yönelik eleştirilerini özetleyip ifade eder; “Hristiyanlık, ortaya çıkmasından ve yayılmasından kısa bir süre sonra, mantıklı ve saçma bir sürü sapkınlıktan muzdaripti; orijinal temizliğini kaybetti.” Başka bir konuşmada ise “Hristiyanlık, insanlığın elde edebileceği ve ulaşabileceği son mertebe,” diyordu.

Goethe sadece tarihsel gerçeklerle veya dinin politik gelişimi ile ilgilenmiyordu. Dinin teolojik tarafı, merkezinde insan olan ve inananları iyi insanlar olmaya teşvik eden Hristiyanlığın ahlaki yönü vardı. Zaten “Kim bu zamanda İsa’nın istediği gibi bir Hristiyan?” sorusu ile dini pratiğe dökenlere yönelik tepkisini belirtir.

Goethe’nin kimi ifadelerinde ve tespitlerinde elbette ki kişisel deneyimleri belirleyici olmuş olabilir. Hristiyanlığın kendisi değil, o zamanlar henüz laik olmayan kamu yaşamındaki dini hikayelerinin sürekli tekrarlanması, Goethe’yi tahammül sınırlarına getirir.

İsa’ya bakışı

“İsa’nın öyküsünden o kadar bıktım ki onu kimseden değil artık sadece kendisinden duymak istiyorum.” Şair prens başka bir yerde meramını şöyle anlatır: “Vaaz dinlemeye tahammül edemem; sanırım gençken belleğim yeterince bunlarla doldu taştı.” Burada da dinin toplum hayatında fazlasıyla yer almasının, dini söylemlerin sürekli tekrarlanıp durmasının ve gereksiz bir adanmışlığın Goethe üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu ortaya çıkıyor. İsa’nın çarmıha gerilişi ve yeniden dirilişi Goethe için tartışılmaz gerçekler değildi ama İsa’nın tüm hayatı ile eşsiz bir insan örneği olması, her şeyden önce ona saygıyı gerektiriyordu.

Arkadaşı Lavater, Goethe’nin din ile ilişkisini şu şekilde tanımladı: “İsa onun için her zaman önemli ama sorunlu bir varlık olarak kalmıştır.” Tanrı’nın oğlu ve beklenen Mesih inanışlarına karşı olan antitrinitarist tavrı Hristiyanlık dogmalarıyla örtüşmez.

Goethe, Hristiyan inancını kınamadı. Belli konuları eleştirse ve hatta alaya almış olsa bile, öte yandan sürekli iyi ameli vurgulayan Hristiyan inancı hakkında belli şahsi fikirleri vardı. “Urreligion” yani dinin kökeni ve Hıristiyanlık hakkında ayrıntılı bir tartışmada dostu Eckermann’a şunları söyler: “Hepimiz yavaş yavaş bir söz ve iman Hristiyanlığından amel eksenli bir Hristiyanlığına geçeceğiz.”

Efsane isimli şiirinin alt dizelerinde, Tanrı olarak kabul etmediği İsa’ya olan saygısını ifade eder; [İsa Mesih] en yüksek öğretileri bize bırakıp gitti / Mübarek ağzından; / Özellikle benzetme ve hikayeler ile / Her pazar yerini bir tapınak yapar.

Mucizelere inanmak onun din anlayışıyla uyumsuzdu; böylece dini fikirlerini rasyonelleştirdi ve İncili mecazi olarak anlamaya çalıştı.  “İncil‘i katiyen tartışılmaz ilahi bir gerçek olarak görebilirsiniz. Gökten duyacağım bir ses bile beni suyun yaktığına ve ateşin söndürdüğüne, bir kadına erkek eli değmeden dünyaya bir çocuk getirmesine ölü bir adamın göğe yükseldiğine ikna edemeyecektir; bunları yüce Tanrı’ya, vahyine ve kendisini doğada göstermesine karşı yapılan birer küfür, birer sirk sayarım.” Goethe için hakiki anlam ve mecaz ayrımı yapamayanlar, inandıkları kutsalları kelimelerin içine hapsetmekten başka bir şey yapmıyorlardı.

Goethe dinlerin ve mezheplerin harmoniyle kaynaşmalarını memnuniyetle karşılardı. Özellikle katolisizmin ve protestanlığın birliğini arzulamış ve hayatı boyunca bu grupların birbirlerine karşı olan ön yargılarını yıkmaya çalışmıştır.

Sonuçta, Hristiyanlığa karşı olan sert eleştirilerine rağmen, içine doğup sosyalleştiği din olan Hristiyanlığın Goethe için dinler arasında özel bir konumu olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte Goethe, genel olarak düşüncelerinde ve görüşlerinde, Hristiyanlık tarihi, bir kurum olarak kilise, bir ahlak kuramının başlangıcı olarak İsa’nın getirdiği din arasında ayrım yapar.

Peter Hofmann’a göre, Goethe, ne kilise Hristiyanları arasındadır ne de muhalifleri arasındadır. O, Hristiyanlığı özel kullanımı için kabul eden, sadece tüm grupların radikal olanlarını düşmanları olarak gören ve “İsa sonrası meydana gelen bir inanca” sahip olan “irenik” yani dinin özüyle ilgilenen bir eklektik olarak görünmektedir. Hofmann, Goethe’yi güçlü bir şekilde göreceli ve soyut yaklaşımlarına rağmen sonunda Hristiyan teolojisini temsil eden bir teolog olarak tasvir ediyor. Bu teori Goethe’yi kendi safına çekmeye çalışan başka bir yaklaşım olarak görülebilir. Öte yandan, Hristiyanlığın Goethe’nin dini düşüncesinin temelini oluşturduğu ve özel hayatındaki rolü inkâr edilemez.

Kiliseye bakışı

Goethe, Protestan Kilisesi’nin, kendi tarihsel gerçekleriyle saf bir deizm arasında gelgit yaşadığını, kilisenin ahlak üzerine kurulu olduğunu ama ahlak üretemediğini savunur. Ayrıca Katolik Kilisesi’ni de eleştirmekten geri durmaz ve onu Protestan Kilisesi’nin yaşayan bir antitezi olarak görse ve bu nedenle takdir etse bile onu “barok putperestlik” ile bağdaştırır.

Goethe’nin Katolisizm ile ilk teması İtalya gezisi esnasında olur. Goethe 1786 yılında ilk kez İtalya’ya gider ve orada Katolik dinin dolgunluğunu hisseder, onun ritüellerinden etkilenir. Vincenza’da 23 Eylül 1786’da günlüğüne şöyle yazıyor: “Eğer burada yaşamak isteseydim, insanlara daha iyi katılabilmek için Katolik olmak zorunda kalırdım.” Goethe, Katolikler arasında kendini özellikle rahat hissettiğini itiraf eder. Her ne kadar ilk görünüşte dini yaşantıya çok rahat ayak uydurmuş gibi görünse de özellikle Katolik kilisenin fazla şaşaalı olması ve dünyaya hitap etmesi Goethe’yi fazlasıyla rahatsız etmiştir.

Peter Hofmann hiçbir şekilde Goethe’nin dışsal mezhebinin kendine has bir Hristiyanlık olmadığını, Goethe’de özel kullanım için olan, şahsi bir Hristiyanlığın mevcut olduğunu belirtir.  Yani Goethe, dini anlayışını onunla barış içinde olabileceği ölçüde şekillendirmiş ve şekillendirdiği bu inancın mümini olmuştur.

Goethe devlet kilisesiyle ilgili hiçbir sempatisi olmamasına rağmen hayatı boyunca kilisenin bir üyesi olarak kaldı. Resmi olarak, kurumsallaşmış Hristiyanlık ile bağını hiç kopar(a)madı. Bunun elbette toplumsal konumundan kaynaklanabileceği kanısına varabiliriz. Diğer tarafta Goethe birçok kez toplumun genel inanç sistemine aykırı söylemlerde bulunmuş ve bu yönde eserler ortaya da koymuştur. Bu aykırı görüşlerine rağmen topluma egemen olan inancın şahsi yaşamında pratiğe dönüşmesine de engel olmaz: Oğlu August ve erken yaşta ölen diğer çocuklarını vaftiz ettirir, Herder tarafından August’un protestan kilisesinde cemaate kabul töreni düzenlenir, 1806 yılında Christiane ile kilisede evlenir ve ölmeden önce kendisi için dini bir cenaze töreni için hiçbir itirazda bulunmaz. Dolayısıyla Goethe’nin din anlayışı eylem ve söylem birlikteliği ihtiva etmez, bünyesinde çözümü gerektiren sorunlar yumağı barındırır. Urreligion tartışmasında devrimci bir kimliğe bürünen Goethe, oğlunu vaftiz ettirirken fazlasıyla dindar bir imaj çizer. İşte bu noktada inanıyorum ki Goethe ve din üzerine düşünmek bütün bu zıtlıkları bir potada eritip yeni bir senteze ulaşma çabasına hizmet edecektir.

-Halil Topcuk                                                     Twitter: @haliltopcuk
Not: Bu yazı ilk olarak 13 Temmuz 2020’de  https://gorus21.com adresinde yayınlanmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez. 
--------------------------------------------------------------------------------------------

Yorum Gönderme

0 Yorumlar