The Man in the High Castle - Münferit Fikir Platformu

SON

15 Mart 2020 Pazar

The Man in the High Castle


The Man in the High Castle heyecanla takip ettiğim bir dizidir. 2015 yılında yayınlanmaya başlayan dizi, ikinci dünya savaşının, Nazi Almanyası ve Japon İmparatorluğu galibiyetiyle bitmesi durumundaki dünyanın alabileceği yeni sınırları ve yaşacak güç savaşlarını konu eder. İnsanlık tarihinde önemli dönüm noktalarını teşkil eden olayların aksi istikamette gitmesi durumunda neler olabileceği öteden beri ilgimi çektiğinden bu diziyle karşılaşmak benim için heyecan vericiydi. Benim gibi konuya ilişkin özel bir ilgisi olmayanların da izlemekten hoşnut kalacaklarını varsayıyorum. Bu yazı zaten çoğunlukla varsayımlara dayanacak. Şimdiden uyarayım ben fikir jimnastiği olarak baksam da okuyucunun büyük kısmı düşünce biçimimi “su-i zan” ve “vehimlere hüküm bina etmek” olarak değerlendirecektir. Zararı yok, okuyucunun o kesimi de böyle düşünüversin. Onlardan ricam şudur; velev ki ben dedikodu yapıyorum, su-i zan ediyorum ve vehimlerime hüküm bina ediyorum, siz yine de yazdıklarımı bu gerekçelerle kategorik olarak reddetmek yerine, bu filtrelerinizi en azından bu yazının zamanınızdan aldığı ölçüde kaldırın ve soruyu sadece vicdanınıza sorun.


Bu kısa girizgahtan sonra yazının başında temas ettiğim tarihteki dönüm noktaları bahsine geri dönerek sizleri Türklerin İslam’la tanışmasına götüreyim. Mesela Türkler İslam ordularını mağlup edip mevcut inançlarını korusalardı ne olurdu sorusu iyi bir fikir jimnastiğidir benim için. Bu konuda ezberler vardır, İslamla tanışmasalardı türklüklerini de kaybederlerdi olarak özetleyebileceğimiz. Ben o kanaatte değilim ama mesele zaten ezberlerin dışına çıkabilmektedir. Konumuz bu olmadığından bu bahsi geçiyorum. 

Asıl meseleye gelmeden önce neden bunu yaptığıma ilişkin de kısa bir bilgi vereyim. Mevcut durumu okumak için “ya böyle olmasaydı, olaylar aksi yönde gelişseydi aktörler nasıl davranırdı”  sorusunu sorduğumda, aktörleri daha iyi tanımama yardımcı oluyor bu düşünme biçimi. Bu benim için böyle sizler için geçerli olmayabilir, insan sayısı kadar düşünce analiz biçimi vardır, benim zihnim böyle çalışıyor, bir zorunluluk olarak da bakabilirsiniz. 

Bu düşünce biçimi mi birazdan kişiler ve olaylar üzerinden çalıştıracağım bakalım sonuçlar nasıl olacak. Başlıyorum.

16 Temmuz 2016 sabaha karşı emir komuta zinciri içerisinde Türk Ordusu ülke yönetimine el koymuştur. Haber merkezleri, havaalanları, belediyeler, valilikler, parti merkezleri kontrol altına alınmış ve kendilerine Altın Nesil ismini vermiş askeri konsey bütün haber kanallarından yayınlanan bildiriyle bu durumu halka duyurmuştur. Ülkenin diktatörlüğe gittiği, yolsuzlukların ayyuka çıktığı, kamu kaynaklarının bir grup azınlıkça yağmalandığı, yabancı güçlerle ülkenin beka sorunu haline gelen ilişkiler kurulduğu gibi bir çok başlığın yer aldığı bildiri de Atatürk adı hiç geçmemekte ve demokrasiye bağlılık vurgulanarak en kısa sürede genel seçimler yapılacağı belirtilmektedir. Siyasi partiler kapatılmıştır, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, asayiş sağlanmıştır, bir tek kurşun atılmadan rejime el konulmuştur. Bu açıklamanın yapıldığı masada genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları yanında tanınmayan sivil giyimli kişiler de bulunmaktadır. Bunlar Cemaat mensubu kuvvet imamlarıdır. 

İlk çıktıyı burada alalım; bu durumda Hocaefendi nasıl bir açıklama yapacaktır? İhtimaller; “en kötü demokrasi en iyi askeri darbeden evladır, ordu kışlasına dönmelidir, kimsenin ülkemizi 3. Dünya ülkeleri seviyesine düşürmesine izin verilemez”  mi yoksa “ her şerde bir hayır vardır” mı yoksa “sessizlik” mi?

İlk başta hiç bir açıklama yapmadığı varsayımıyla devam edersek eğer, ertesi gün sokağa çıkma yasağına rağmen sol gruplar ve terör örgütleri ya da askeri darbe nereden gelirse gelsin karşı olanlar sokaklara dökülse ne açıklama yapacaktır? “ otoriteye karşı gelmeyin” mi, yoksa “ hiç bir darbe meşru değildir, meşru olmayan otoriteye karşı durmak gerekir” mi?

Burada üsluba lütfen takılmayın, bu anlama gelecek cümleleri tabiiki kendi üslubunca ve güzel kelimelerle ifade edecektir ama mana ne olacaktır? Hangi saik öne çıkacaktır? 

Sizin tanıdığınız Hocaefendi bu işin neresinde durur? Evet zanlarınızı soruyorum. Ben bunca yıllık geçmişimize binaen ailemden herhangi bir kişinin herhangi bir olay karşısındaki tavrını, kullanacağı kelimeler ve vücut dili ve yüz şekline kadar neredeyse %90 nispetinde tahmin edebilirim. Bu tahminim onun tavrının ahlakiliği, doğruluğu, yanlışlığı ile ilgili bir değer içermez, sadece nasıl tavır alacağını bilirim. Eğer bu konuda hiç bir tahmininiz yoksa o kişiyi tanımıyorsunuzdur. 

Peki ya Cemaat tabanı? Şakirtlerin darbe yaptığı bir Türkiye’de cemaat tabanının ilk yapacağı işin şükür namazı kılmak olacağını söylemek yanlış olmaz herhalde. Ya da şöyle soralım sizce sabaha karşı bildiri okunup da konseyde abilerini gören ya da kısa süre içinde cemaatin darbe yaptığını öğrenen taban ne yapardı? Endişelenirler miydi yoksa birbirlerini mi kutlarlardı? Sevinç gözyaşlarına boğulmazlar mıydı? Mağrur hissetmezler miydi? Yoksa “bu da nereden çıktı, biz eğitim için yola çıkmış, dünya iktidarına  tenezzül etmeyen insanlar değil miydik, bu olacak iş mi?” derlerdi. Hepimiz cevabı biliyoruz da işte, başarısız bir darbe üzerine atılıp bu kadar mağduriyet yaşanınca bu soruya cevap vermek de zor oluyor biraz. Burada milyonlarca insan hakkında genelleme yaptığımı söylemenize gerek yok. “Cemaat bu durumda böyle davrandı” diyebileceğimiz insan sayısı ne kadarsa sizin için o kadar insanın böyle davranacağını söylüyorum. Kahir ekseriyet diyeyim.

Gelelim gazeteci arkadaşlarımıza. Şimdilerde herbiri farklı mecralarda sesini duyurmaya ve değerli fikirlerini bizimle paylaşmaya çalışan gazeteciler sizce böyle bir durumda nasıl bir yayıncılık yaparlardı? 

Kendisine büyük saygı duyduğum ve oldukça istifade ettiğim İsmail Sezgin Bey, analizlerinin bir kısmını, cemaatin böyle bir darbeye kalkışmasını bugüne kadar dünyanın çok büyük bir coğrafyasında kazandığı krediyi anında tüketmesine yol açacağı gerekçesiyle mümkün görmüyor, bunun intihardan farksız olacağını temel alıyor.  Yukarıdaki senaryo işlediğinde de İsmail Bey’in kurması beklenen cümle o zaman “Hizmet hareketi bugüne kadar dünya çapında elde ettiği krediyi sıfırlamış ve güvenilirliğini kaybetmiştir” olmalı öyle değil mi? Bu andan itibaren de cemaat üzerine yaptığı çalışmaları bir başka aşamaya taşıyarak aslında bugüne kadar kendini hep gizleyen ve bir başka ajandası olan bir cemaatle karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor olmalı. Bu açıdan baktığımda ben İsmail Sezgin Bey’in tam da bu şekilde davranacağını zannediyorum. 

Diğer taraftan ismini anmayı gereksiz bulduğum ama hepinizin tanıdığı ateşli gazeteci ağabeylerimiz (kimleri kastettiğimi anladığınıza o kadar eminim ki) her ne kadar şimdilerde demokrasi, insan hakları, gazetecilik vs deseler de yukarıdaki senaryo işlediğinde “darbenin ne kadar da zorunlu ve gerekli olduğunu, ülkenin uçuruma gittiğini, yolsuzluğun ülkeyi çökertmek üzere olduğunu, cemaatin hiç arzu etmese bile bunu yapmaya mecbur kaldığını” anlatacaklarını da hissediyoruz değil mi?? Ben bu senaryoyu düşünüp yüzlerini gözlerimin önüne getiriyorum ve gerçekten böyle konuştuklarını görebiliyorum, duyabiliyorum. Bunlar benim zanlarım. Bu arkadaşlar için de su-i zan kabilinden olsun.  

Peki bu kadar laf kalabalığını niye yaptım? 

Başta da dediğim gibi bu benim bir kimseyi tanıma şeklim. Olan olayların tersi olsaydı neler derlerdi diye gözümü kapatıyorum ve bu kimselerin yukarıda belirttiğim  gibi konuştuklarını görebiliyorum. Ya da bazıları konuşmuyor, ne kadar çabalarsam çabalayayım aksi şeylerin ağızlarından çıktığını hayal edemiyorum. Bu yöntemi çok iyi tanıdığınız kimseler için lütfen uygulayın. Sonuçları şaşırtıcı olacaktır.

Yıllardır tartışılan darbeyi kim yaptı konusunda fikrimi de bu vesileyle ve yukarıdaki metodun yardımıyla senaryolaştırayım:

Hocaefendi bir hususi abimizle istişare ediyor. Abimiz diyor ki "ordu içinde bir darbe hazırlığı var, 16 temmuz sabaha karşı olarak zamanını bile belirlemişler, bizden de destek istiyorlar hocam ne yapalım?" Hocamız; “bütün arkadaşların katılması doğru olmaz, ne olacağı da belli olmaz, bu kadar kararlılarsa yanlarında görünelim, bir kaç arkadaşımız nezaret etsin, aksi bir duruma da hazırlıklı olsunlar, herkes deşifre olmasın” İşte bu tam benim tanıdığım Hocaefendi. Güç dengesi gözeten, ne yardan ne serden vaz geçemeyen, her halükarda kazanana oynayan ama perde önünde hep doğruyu konuşan, Allah yolunda yürüdüğüne olan inancıyla içi kan da ağlasa ellerini kirletmeyi göze almış ama bunu yaparken de “başkalarının elleri kirlenmesin bütün günahını ben çekeyim yeterki Allah davası yürüsün” diye inanan Hocaefendi bu. 

Bu yazıyı yayınlar mısınız bilmem zira büyük bir kesim yazının tamamının dedikodu ve iftiradan ibaret olduğunu söyleyecektir. Yazının başındaki diziyi tekrar hatırlatırım, The Man in the High Castle. Yüksek kaledeki adam. Benzer bir dizi de zamanı gelince biz yaparız belki. 

Rabbim masumlara ferahlık versin. Diğerleri hırslarının ateşinde yanmaya devam ediyorlar zaten.

-MHC                                                   

-------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez.
--------------------------------------------------------------------------------------------

6 yorum:

  1. Malesef bu yazi cok pis bir sekilde insani "ben nerede dururdum,boyle birsey olsaydi"diye dusunmeye itiyor:)
    Sapla samani nasil ayiririrdik,cemaat gozgore gore darbenin basinda olsaydi,tv lerden izleseydik abilerimizi...Gazeteciler ne anlatir,he ne soyler,biz taban nerede dururduk...nasil teviller yapardik darbe basarili olsaydi?
    Yoooo daha fazla bunu dusunmeyecegim!!!!

    YanıtlaSil
  2. Cok oncerlden yapilmasi gerekn bi zihin egzersizi!
    Herkes bunu bir kez dusunmeli.

    YanıtlaSil
  3. Gülenin darbeden haberi olmama ihtimali SIFIR OLUNCA

    Olan bu:

    "Hocaefendi bir hususi abimizle istişare ediyor. Abimiz diyor ki "ordu içinde bir darbe hazırlığı var, 16 temmuz sabaha karşı olarak zamanını bile belirlemişler, bizden de destek istiyorlar hocam ne yapalım?" Hocamız; “bütün arkadaşların katılması doğru olmaz, ne olacağı da belli olmaz, bu kadar kararlılarsa yanlarında görünelim, bir kaç arkadaşımız nezaret etsin, aksi bir duruma da hazırlıklı olsunlar, herkes deşifre olmasın"

    Güzel ifade etmişiniz. TEşekkür ederim

    Tabi bunu kabul ettiğimizde de, Gülen, bugün yaşananlardan sorumlu da oluyor. Umarım bir sonraki yazınızda buna da değinirsiniz...

    YanıtlaSil
  4. Cemaatin darbe yoluyla ülkeyi geçirmesi tüm dünyadaki yapılanmasına zarar verirdi. bunun mantıklı bir açıklamasınıda yapamazdı. diyelimki abd destekli olarak darbe yaptı ve abd bizim çocuklar başardı diye de destek verdiğini açıkladı. Dünya abd den ibaret değil, dğer ülkeler bunu kabul etmezler ve TR abd nin mandası olmaktan öteye gidemezdi. Cemaat tabanı da bunu kabul edemezdi. yapılan işlemde görüntü olarak başarıya ulaşmış olsa da reelde bir şey ifade edemezdi.

    YanıtlaSil
  5. Çok güzel bir yazı olmuş. Çok doğru tespitler..ısmaıl sezgin meselesine katılmıyor, çünkü oda yapının içinde olan,bu meseleye tarafsız bakması mümkün değildir..sürekli top çeviriyor,gazel okuyor..16 temmuz sabahı,aynen verdiniz masaldaki gibi olurdu..28 yıldır bu işin içinde olan biri olarak söylüyorum.

    YanıtlaSil