Hayat ve Bardaklar - Münferit Fikir Platformu

SON

24 Mart 2020 Salı

Hayat ve Bardaklar



 Uzun süre önce (Türkiye’de Amerika’daki Reza Zarrab davasının savcısı olarak bilinen) Preet Bharara’nın bir tweet’ini okumuşum (Türkçe’ye çeviriyorum.) Bir konu üzerine “aynı anda hem şikayetçi, hem de minnettar olamazsınız” diyen birisinin tweet’ini retweet yapmış ve üstüne “zannediyorum senin çocuğun yok” diye yazmıştı :)

KOVİD-19’un tüm dünyayı etkisi altına almasıyla bugünlerde bazılarımız hastalıkla, bazılarımız işsizlikle, bazılarımız evde hem iş yapma hem çocuklara bakma ameliyesiyle, bazılarımız evde sıkılarak, bazılarımız dışarıda çalışırken virüs bulaşma riskiyle; ama neredeyse hepimiz gelecek için hem sağlık hem finansal bakımından büyük bir endişe içinde vaktimizi geçiriyoruz. Zor günler…

Üstte Bharara’nın yaptığı güzel gözleme dönecek olursak; sadece ebeveynlerin çocuklarla ilişkisinde değil, aslında her zaman ve her olayda biraz şikayet edecek ve biraz minnettar olacak bir şeyler bulunabilir. Çok klişe olacak biliyorum ama bardağın her zaman biraz dolu tarafı, biraz boş tarafı vardır. Ve bardağın dolu tarafına mı, boş tarafına mı odaklandığınız bizi minnettar veya şikayetçi yapar.

Herkesin bir (veya birçok) derdi var. Kiminin az, kiminin fazla. Kimisininki dışarıdan görülebiliyor, kimininkini görmek daha zor. Ama dertsiz insan yok. En mutlu görünen insana bile gitseniz ve samimiyet kurup içini dökmesini sağlayabilseniz size ya şu an boğuştuğu, ya da geçmişinde boğuştuğu dertlerini anlatacaktır.

Peki dertleriyle nasıl başa çıkar insan? Çoğu zaman umutla. Umut o yüzden çok önemlidir. En karanlık zamanlarda bile ışığı hayal etmek ve ona ulaşmak için çabalamak yapılabilecek en doğru iştir. Çünkü bu hayat vazgeçmek için çok değerli. Çünkü bu hayatın sunduğu birazı dolu birazı boş bardaklar dışında bir şey yok elimizde. Çünkü bardakların dolu tarafı ne kadar az olursa olsun onlar birer nimet, ve bardakların tamamen dolu olması mümkün değil. Hem bardaklar tamamen dolu olsaydı zaten bardaklardaki şeylerin nimet olduğunu bile anlayamazdık. Çünkü her şey zıddı ile bilinir.

Aslında bu yazdıklarım hepimizin teorik olarak bildiği şeyler. Ama bilmek başkadır, hissetmek başkadır. Çok zaman kendimizi şikayet ve umutsuzluk içinde buluruz. Boş dolu bardak meselesini bilmemiz veya etrafımızdakilerin bunu hatırlatması bir şey ifade etmez bazen. O yüzden bu yazım aslında bir malumu ilam olsa da kendime ve okuyanlara bir hatırlatma, bir telkin, bir sükunet çağrısı niyetinde. 

İnsan hem kendi dertleriyle, hem etrafında gördüğü dertlerle dertlenir. Bir miktar dertlenmek güzel bir şey, ama her şeyin olduğu gibi dertlenmenin de fazlası zarar. Evet insan dertlenir ve hatta bazen sadece anın dertleriyle değil, geçmişteki dertlerle ve gelecekteki potansiyel dertlerle dertlenir ve enerjisini harcar.

Bu durumu Said Nursi bir eserinde bir ordu komutanının durumuna benzetir (orada bahis ibadetlerin devamlı olmasının insana zor gelmesi, ama daha genel de bakılabilir.) Der ki 
“Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde, o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenaha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenahta düşmanın askeri yokken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir, Ateş et emrini verir, merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder, târumâr eder.”
Geçmişteki dertlerimiz gelmiş geçmiştir, bittiği için şükretmek yerine ne kötü zamanlardı diye üzülürsek düşmanın sağ cenahı bize geçtiği halde oraya ordumuzu (enerjimizi) göndermiş oluruz. Gelecekteki dertlerimiz gelebilir de, gelmeyebilir de. O dertler gelirse o zaman derdimiz olacak ve o zaman enerji ve çaba gerektirecekir. Şimdiden onun için üzülmek yersizdir. Öyle yaparsak ordumuzu (enerjimizi) karşı ordunun henüz ulaşmamış sol cenahına yönlendirmiş oluruz. İnsan enerjisi sınırlıdır, sağ ve sola gönderilince ortaya az kalır ve “anın dertleri” bizi dağıtabilir.

Said Nursi’nin bahsettiği de aslında bir aklıselim, bilmediğimiz şeyler değil, sadece bir hatırlatma. Ama kendimize bu şeyleri telkin etmenin özellikle zorlu zamanlarda çok önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanın her türlü duyusu aynı kasları gibidir. Hem çalıştıkça güçlenir, hem de çok çalışırsa bir süreliğine yorulur, bitap kalır. Duygularımızı akıllıca kullanmamız lazım. Dünyada üzülecek o kadar çok olay var ki, üzülüp üzülüp sonra kenarda karamsar ve bitkin şekilde durursak bu durumun kimseye bir faydası olmayacaktır. Empati fazlalığı o yüzden çok tehlikeli bir şeydir. İnsanın değiştiremeyeceği şeyleri zor da olsa kabul etmesi, (eğer duaya inanıyorsa) dua ile yetinip enerjisini başka şeylere saklaması önemlidir.

Bu zor zamanlarda moralimizi yüksek tutmak, dayanmak, kendimiz ve etrafımız için güçlü ve umutlu olmak zorundayız. Üstte dediğim gibi, bu dünya vazgeçmek için çok değerli.

-İsa Hafalır                                                   Twitter: @isaemin



-------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez.
--------------------------------------------------------------------------------------------

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder