Header Ads Widget

test banner

AHMET


Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi…
Irmağın da sel…
Ve su birikintisinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken…
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken…
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Peter Handke

Sosyal medyadan ülkede yaşananları takip etmeye çalışırken, Ahmet Burhan Ataç’a ait bir görüntü düştü ekranıma.

Bu görüntü ve hatırlattıklarından söz etmeden önce, Ahmet’in kısa fakat acı dolu hikayesini hatırlatayım:

8 yaşında 4. Evre kemik kanseri bir çocuk Ahmet. Babası, 2018 yılından beri ‘örgüt üyeliği’nden tutuklu.

Küçük Ahmet de aynı yılın eylül ayından itibaren kanser tedavisi görmeye başladı.

Kemoterapi ve radyoterapi işe yaramayınca, yapılan ameliyatla kürek kemiği alınan Ahmet’in durumu, hastalık akciğere sıçradığı için daha da kötüleşti.

Geçtiğimiz aylarda, Almanya’daki bir klinik, Ahmet’in tedavisini yapmayı kabul etti.

Annesinin yurt dışı çıkış yasağı nedeniyle Ahmet, bu ağır tedaviye, ninesiyle gitmek zorunda kaldı.

Annesini çok özlediği ve sürekli ağladığı için, tedavisine ara verilerek ülkesine gönderildi.

Verilen aranın ardından tekrar Almanya’ya gitmesi ve tedavisine devam edilmesi gerekiyordu.

Geçen süre zarfında Ahmet’in durumu daha da kötüleştiği ve yokluğuna dayanamadığı için, annesiyle gitmesi gerekiyordu.

Fakat uzun bir süre, Ahmet’in annesinin yurt dışı çıkış yasağı kaldırılmadı.

Günlerce siyasetçilerin, basının ve STK’ların konuyu gündem yapmasının ardından, Ahmet annesiyle birlikte Almanya’ya gidebildi.

Fakat burada yapılan tetkiklersonucunda, çok geç kalındığı için, yapılacak bir şey kalmadığı söylendi ve Ahmet yeniden ülkesine döndü.

Şimdi ise, hastalığın son evresini yaşıyor Ahmet ve vücudu iflas etmek üzere.

Yukarıda sözünü ettiğim görüntü de işte bu Ahmet’le ilgili.

Çok hasta ve acılar içerisinde kıvranan bir çocuk O.

Sıradan bir hastalık değil, sıradan bir dert değil çektiği.

Kapılardan sığmayan koca cüsseli babayiğitleri bile, kısa süre sonra iğne ipliğe döndüren bir illet.

Işın tedavisi, kemoterapi, ilaç tedavisi gibi ağır süreçlerden geçilen bir imtihan.

Yemekten, içmekten, tatlıdan, tuzludan nefret ettiren yan etkili ilaçlar kullandırılan bir süreç.

Bu sürecin en etkili ilacı ise moral.

Yani,

El üstünde tutulması, bir dediği ikiletilmemesi gereken bir çocuk Ahmet.

Her isteği yerine getirilecek, her türlü nazı çekilecek bir hasta…

Onun kalbindeki özlem ise,

Bedenini tüketen hastalığı gibi, ruhunu, kalbini tüketiyor.

Ağzını tatlandıracak lezzetli bir yiyecek istemiyor Ahmet,

oyalanıp eğleneceği bir oyuncak,

özgürce koşacağı yemyeşil kırlar

ya da sularına kendini atacağı bir deniz istemiyor.

Onun

tek derdi,

tek isteği,

tek hayali,

babasının yanında olması.

Hasta yatağının başında oturup elinden tutması,

başını dizine koyup onu uyutması,

masallar anlatması belki,

belki en sevdiği şarkıyı mırıldanması,

eski güzel günlerine dair anılarını paylaşması,

hastalığına ve kısacık hayatına dair korkularını anlatıp,

“korkma oğlum, ben buradayım” demesini işitmesi,

yalnız olmadığını hissetmesi.

Ne yazık ki tüm bunlardan mahrum Ahmet.

Çünkü o, babasından mahrum.

İşin hukuki boyutunu bir tarafa bırakıyorum.

Tüm yasaların, sistemlerin ve inançların temel dayanağının -söylemden öte- insan olması gerektiğine inanıyorum.

Tüm bir sistemin,

8 yaşındaki bir çocuğun (belki de son arzusu olacak) bir istisnai uygulamayı gerçekleştirme noktasında aciz olduğuna inanmıyorum.

Her telefon görüşmesinde,

Babasına sitem eden, kızan, ağlayan hasta bir çocuğun bu doğal isteğini yerine getirmenin pek çok yolu vardır eminim.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin:

“Taraf Devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterirler (md: 6/2).”

Hükmü bile babasının, Ahmet’in babasının yanında olması için yeterli gerekçe oluşturur diye düşünüyorum.

Başta da dediğim gibi, konunun hukuki yanıyla ilgili değilim.

Gözlerimin/gözlerimizin önünde, günden güne eriyen, tükenen hasta bir çocuk var.

Gözler kör, kulaklar sağır, hisler katı.

Gösteremiyoruz, duyuramıyoruz, hissettiremiyoruz.

Alıp başımızı iki elimizin arasına,

feryat etmekten,

sitem etmekten,

dua etmekten başka hiçbir şey gelmiyor elimizden.

Garip zamanlar yaşıyoruz.

Garip ve zor zamanlar.

Yazık ki

Bu zor zamanların yükünün ağırlığı

En çok, çocukların omuzlarında.

Denizler çocuk bedeni kusuyor,

Savaşlar çocuk vuruyor,

Açlık, çocuk bedenlerini tüketiyor

Ve acılar

Çocuk bedenlerinde tomurcuklanıyor.

Gülmenin en çok yakıştığı küçük yüzler,

En çok ağlıyor.

Küçük Ahmet, en yakınımızdaki, en sıcak örnek.

Bu yorgun, üzgün ve kırgın çocuğun ahı,

Herkesi, hepimizi yakar.

Dilerim çok geç olmadan,

Vicdanları yaralayan bu yanlıştan dönülür

Ve Ahmet bir an önce babasına ve sağlığına kavuşur.

Esenlikler dilerim.

-S. Yücel Derekök                                                      Twitter: @konusankus
Not: Bu yazı ilk olarak 26 Mart 2020’de https://konusankus.wordpress.com/ adresinde yayınlanmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------------------
Sorumluluk reddi: MFP blogda yazılan tüm yazılar yazarların şahsi
görüşleridir, MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini ifade etmez. 
--------------------------------------------------------------------------------------------

author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar