Bediüzzaman ve Gülen Arasındaki Farklar (4) - Münferit Fikir Platformu

SON

28 Haziran 2019 Cuma

Bediüzzaman ve Gülen Arasındaki Farklar (4)



4.Fark: Medeniyet ve Siyaset-Güç


İster dini, ister seküler cemaat olsun, ya da NGO (Non Government Organization); bütün sivil toplum kuruluşlarının gücü, devlete olan mesafeleriyle orantılıdır. Devlete yaklaştıkları oranda ahlaki üstünlüklerini kaybederler. Devletin onlara sağladığı imkanlarla maddi olarak çok iyi duruma gelseler de içten içe çürürler. Çünkü devletler oportünisttir, faydacıdır, kar-zarar hesabı yapar. Özellikle Orientta devlet için öncelik insan değildir, devletin bekasıdır.

2. Dünya savaşının sonunda Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerini "Little Boy" ve "Fat Boy" atom bombalarını atan Amerika, oradaki çocuklar, yaşlılar, kadınlar feci bir şekilde can çekişe çekişe ölsün diye yapmadılar bu zalimliği. Öncelikleri Japonya’nın diz çökmesi, teslim olmasıydı. Ölen insanlar amacına ulaşmak için bir araçtır. Stalin şöyle der: "Bir insan ölürse trajedi, bir milyon insan ölürse bu istatistiktir". İmam Gazali'ye atfedilen bir söz: "Sultanın sofrasına oturan alim, kemik peşinde koşan bir köpek gibidir." Devletle bir angajmana girmeyen Sivil Toplum Kuruluşları dünyanın her yerinde saygı ve destek görür. Çünkü bağımsızdırlar, insan odaklıdırlar. (Sınır Tanımayan Doktorlar, Uluslararası Af Örgütü gibi.)

Bizim gibi ülkelerde, sivil toplum kuruluşları genelde cemaatlerden oluşur. Cemaatlerin devletle ilişkisi de genelde siyaset yoluyla olur. Siyasetin batı ülkelerdeki gibi layıkıyla yapılabilmesi için, yalan, hırsızlık olmaması lazımdır.

Bill Clinton sekreteri ile bir ilişkiye girmişti. Amerikalıları çıldırtan ve Clinton'ın siyasi hayatını bitiren bu ilişki değil, mahkemede olayla ilgili yalan söylemesiydi. Almanya eski Cumhurbaşkanı Chirstian Wulf, bir seyahati sırasında uçak bileti (478€) iş arkadaşı tarafından ödenmişti. Cumhurbaşkanı bunu sakladı, dolaylı yalan söyledi. Bu yalan onun cumhurbaşkanlığına mal oldu.

Mesleksiz yığınlardan oluşan toplumumuzda siyaset, kişiler ve cemaatler için müthiş bir yükselme, paraya, güce, makama en kısa sürede ulaşma aracıdır. O kadar az emekle o kadar çok şeye sahip olabilirsiniz ki, bunun karşısında durmak neredeyse imkansızdır. Hemen hemen bütün cemaatler siyasetle içli dışlıdır. Fakat Hocaefendi ve Cemaati bu işte zirve yapmıştır. Siyasetle ilk ciddi teması Özal dönemindedir. Dindar bir aileden gelen Özal, dine diğer cumhurbaşkanları gibi soğuk değildir. Hocaefendi Özal ile çok yakın arkadaştır. Amerika’da ameliyat olan Özal'ı yalnız bırakmaz, ziyaret eder. Hemen fotoğraf çekilip başına servis edilir. Özal'ın tavsiyesi ve referans mektuplarıyla, Orta Asya'ya ilk açılım yapılır. Özal'dan sonra gelen Süleyman Demirel ile de ilişkiler çok iyidir. Kapalı kapılar arasında, Demirel'e ağzına geleni söylese de kamuoyu önünde ona ödül verir, peygamber efendimiz için kullandığı "Söz Sultanı" sıfatını Demirel için kullanır.

Bir sonraki gözdesi Tansu Çiller'dir. Terörle mücadelenin zirve yaptığı 94-95’li yıllarında Doğan Güreş ile birlikte çok kanlı, yasadışı işlere bulaşan Çiller'den, Hocaefendi çok umutludur. Birlikte Bank Asya'nın açılışını yaparlar. Siyaset sahnesinde yer alan bütün aktörlerle, Erbakan hariç, arası çok iyidir. Onlara iltifat eder, mavi boncuk dağıtır. Kenan Evren için, "yaptığı hayırlı işlerden dolayı cennete gidebilir (imam hatip okulları açmasını kast ediyor)" der. O Kenan Evren ki, solcu sağcı ülkücü demeden binlerce genci işkenceden geçirdi. Yaşını kâğıt üzerinde büyütüp çocuk astı. Hocaefendi  "Öbür tarafta bana şefaat yetkisi verilse bu hakkımı Bülent Ecevit için kullanırım" der. Ecevit'in tavsiyesi ve istihbaratı ile Amerika’ya kaçmıştı. 

Ve son olarak, bütün bunların yanında devede kulak kalacağı, Erdoğan-AK Parti ile ortaklık. Erdoğan AK Partiyi kurarken ilk ziyaret ettiği kişilerinden biri Hocaefendidir. Onun desteği önemlidir çünkü. İktidara geldiğine, dünyadaki bütün siyasal İslami hareketler gibi AK Parti'nin de kadrosu yoktu. Hocaefendinin kapısını çaldı. Hocaefendi kapıyı sonuna kadar açtı. Cemaatin yetişmiş çok büyük kadrolarını hizmetine sundu. TRT’den Telekom'a, Yargıdan Polise binlerce yetişmiş elemen AK Partinin hizmetine sunuldu. Bir Win-Win durumu oluştu. Cemaat devletin kilit noktalarına geliyor, elemanlarını istihdam ediyor, iş-aş sahibi yapıyordu. Ak Parti de ortak düşmana karşı (Müesses Nizam) çok zinde, motivasyonu yüksek bir ortak bulmuştu.

Türkiye’deki bütün dini hareketler için Ordu-Askeriye bir kızıl elmadır. Orduyu alıp önce Türkiye’yi sonra da bütün dünyayı kurtaracaklardır. "Ama işte ordu, dinsizlerin Alevilerin, Pakradunilerin elindedir."

Yasal düzenlemeler yapılamadan Asker-Yargıyla mücadele nerdeyse imkansızdı. 2010 yılında yapılan referandum hayatı önemdeydi. Bu referandumda Evet çıkarsa, altın vuruş yapılabilecekti. Evet-Hayır kafa kafayken, devreye Hocaefendi girdi. "Mezardan ölüler kalksın, oy kullanmaya gitsin" dedi. Dünyanın her tarafından insanlar uçaklarla Türkiye'ye gönderildi. Abiler ablalar kapı kapı gezerek Ak Partiye oy istedi. Sandıklarda müşahitlik yapıldı. Medyası ve Ajansı ile sonuçlar hemen duyuruldu. Referandumda Evet çıkmıştı. Ertesi gün Erdoğan'ın bir numaralı adamı Yalçın Akdoğan Yeni şafak Gazetesindeki yazısında "Hocaefendiden Allah razı olsun" diyordu. Bütün siyasi partilere mesafeli duran, işlerini istişaresiz yapmayan, istişaresiz Mekke’ye gitmektense istişare ile tuvalete gitmeyi tercih eden Hocaefendi, tak diye karar veriyor. Hem de nasıl bağlayıcı bir karar. Mezardan ölüler kalkacak oy kullanacak! HE, ölümüne taraf olmuştur.

Böylece sekülerleri, solcuları kendine düşman ediyordu. Erdoğan'ın yaptığı en güzel işlerden biri olan "Barış Sürecinin" sekteye uğramasının en önemli sebeplerinden biri de Cemaattir. Hocaefendi ve Cemaatinin içindeki aşırı milliyetçi-ırkçı damar, belki de Kürt-Türk kardeşliğine muhteşem bir mühür vuracak altın fırsatı, bir daha da kolay kolay yakalanamayacak bu fırsatı, heba ettiler. Bu olaydan sonra Kürtleri de kendine düşman ediyor. Devletin birçok kritik noktasını alarak, diğer cemaatlere hayat hakkı tanımayarak, onların da nefret oklarını çoktan üzerine çekmişti zaten.

Ergenekon-Balyoz davaları özünde haklı olmasına rağmen, özellikle cemaatin zinde güçleri tarafından mecrasından uzaklaştırıldı, bir tasfiye zulüm operasyonuna dönüştürüldü. Medyasıyla, savcısıyla, istihbarat elemanlarıyla, polisiyle öyle bir yüklendiler ki, askeri düzeni paramparça ettiler. Ak Parti de durumdan çok memnundu. Gerek cemaat gerekse Ak Parti, asıl rakip olarak askeriyeyi görüyorlardı. Askeriye devre dışı kaldıktan sonra diğeri rakip bile sayılmazdı. Daha sonra biri diğeri için şunu diyecekti: "biz vahşi köpeklerle uğraşıyoruz, bu fino da nerden çıktı."

Askeriyenin beli kırıldıktan sonra Game of Thrones başladı. Ortada büyük bir pasta vardı. AK Parti haklı olarak, siyaseti ben yapıyorum, riski ben alıyorum, tabii ki pasta benim diyordu. Cemaat ise 40 yıllık adım adım hedefe gelmiş, son adımda karşısına çıkan Erdoğan'a pabuç bırakmak istemiyordu. Bizans oyunlarına alışık taraflar, ellerinde bütün silahlara başvurdular. Yalan, iftira, istihbarat, kadın, para, karşı taraftan adam devşirme, tehdit… Filler tepişmeye, çimenler çiğnenmeye başlanmıştı. HE dünya medyasına verdiği demeçte, Erdoğan’ın kendisine düşmanlığının sebebini şöyle açıklıyordu. Gece bir kadına gidecekti. Hemen komşusunu aradım, aman yapmasın, ona tuzak kuruyor. O yüzden benim ölmemi istiyor. Belki 10 kere büyü yaptı ben öleyim diye. Yıllardır Amerika'da odasından dışarı çıkmadığını söyleyen HE bu istihbarata nasıl ulaştı? Hoca mısın MİT başkanı mı? Bu kadar nokta atışı istihbarata ulaşabiliyorsun ama Darbenin olacağından haberin olmuyor öyle mi? Başkalarının gireceği haramdan günahtan sana ne? Ya da BBC'ye verdiği demeçte Adil Öksüz'ü tanımadığını söylüyor. Adil Öksüz de Cemaatin mahrem imamlarından, Hava Kuvvetleri imamı(sonradan TSK). Kısa bir süre sonra defalarca HE'yi ziyaret ettiği, ailece HE'yi ziyaret ettikleri video görüntüleri ortaya çıktı.

Türkiye, dünyada, gerek coğrafi ve kültürel konumu, gerekse 3 imparatorluktan aldığı mirasla eşsiz bir ülke, dünya barışına muhteşem bir katkı yapma potansiyeline sahip olan güzel ülke, iki ihtiyarin taht kavgası sonucu, baş aşağı düşmeye başladı. Toparlanma ihtimali de son derece zor görünüyor. Ve en acısı da insanlar, dindarlardan ve dinden şüphe etmeye, bıkmaya ve hatta nefrete başladılar.

Siyasetin pis yüzünü yıllar önce aynel yakın gören Üstad, bunun için "Şeytandan ve Siyasetten Allaha sığınırım" diyordu.  Siyasete neredeyse Şeytan mertebesinde görmesinin sebebi, işte bu yalan, nefret, kamplaşma, bir gram menfaat için dünyaları yakma ihtirasıdır.

Bediüzzaman bir dönem siyasetle uğraşmıştır. Osmanlı'nın son dönemi ve cumhuriyetin ilk yılları. Aslında Bediüzzaman Gandi gibi şiddetsiz, gürültüsüz, müspet hareketten yana bir yolu tercih eder. Fakat Osmanlı’nın son döneminde, bakar ki koca imparatorluk gümbür gümbür yıkılıyor, eğitimle işe koyulsa meyvelerini almak 20-30 yıldan aşağı sürmez. Acil çözüm lazım. O yüzden siyasetle, yönetici eliti etkileyerek, karar alma süreçlerinde bulunarak yıkımı geciktirmeye çalışmıştır. Yani siyasete bu dönemde girmesi tercih değil, zorunluluktur.

Cumhuriyet döneminde siyasete girmesinin sebebi şudur. Bakar ki cumhuriyeti kuracak ekip çok seküler, dini hayatın dışına atan, jakoben bir yönetim gelecek. Buna mecliste aktif faaliyette bulunarak engel olmaya çalışır. Sonra da durumun vahametini görüp vazgeçer. Daha uzun daha çileli yol olan eğitim yolunu seçer, geri çekilir.

Bediüzzaman medeniyete talipti. Onun tek derdi iyi insan yetiştirmek, insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırmaktır. "İngiliz kadar servetin Alman kadar gücün olsa, bir tek insanın iman etmesi için harcasan, israf etmiş sayılmazsın" diyordu. O yüzden insan yetiştiriyordu, avcı köpeği değil. Seni biz yetiştirdik, hadi bize hizmet et demiyordu. Hayatın her safhasında onları takip edip canından bezdirmiyordu. 

Hocaefendi güce talip. 1 milyon Zaman gazetesi abonesi varken, "Niye 2 milyon olmadı diye Allah size hesap soracak" diyor. Yurt dışında 2 bin okul varken neden 4000 tane değil; Türkiye'de neden 50 üniversitemiz yok diyor. Herkesin Excel tabelası vardı. Verilen hedefi, bursu, himmeti, kurbanı, aboneyi bulmak için koşturup duruyorlardı. Fakat insan unutulmuştu. Bütün bunlar insanlara ulaşmak için araç iken amaç olmuştu.

Klasik Müslüman kafası, en büyük cami, en büyük köprü, en çok okul…. Oysa ki sayı çokluğu değil kalite önemliydi. Türkiye'deki bütün okullarını toplasan bir Robert koleji edemiyordu. Dünyadaki cemaatin bütün üniversitelerini kalitesini toplasan yüzle çarpsan bir Harvard edemiyordu.

Büyük ve çok yapıların olduğu yerde, kan vardır, zulüm vardır, adam kayırma vardır, Makyavelizm vardır, esaret vardır.

-Nuri Turan

5 yorum:

  1. mükemmel bir yazı. muhalif olacağım hiçbir noktası yok. altına imzamı atıyorum.

    YanıtlaSil
  2. Siyaset şeytan işi değildir aslında; Nursi sadece tek açıdan bakıyor. Siyaset, içinde yaşadığımız toplumla ilgili verilecek kararlarda "kendi fikrini" ifade etmek aracıdır. Siyaset cemaat halinde bilinçsiz olarak yapıldığı zaman potansiyel olarak tehlikelidir. Çünkü bireylerin iradesi yok sayılmakta ve bireyler zombi topluluğu gibi düşünmeden, tarafgirlik içerisinde hareket edebilir. İslami cemaatler için hatta siyasi partiler için de bu şekildeki siyaset, Nursi'nin dediği gibi, şeytancadır. Gülen insanların kendisine gösterdiği teveccühü suistimal ederek onların bu sevgisini kişisel ihtirasları için yıllarca kullandı. Gülen değişik bir Faşo ağa vakası... Dr. Kudrette sıkça bu türlü faşist söylemleri görebilirsiniz. Örnekler: "En önemli yenilmez güç ve kuvvet adanmışlık ve beklentisizliktir." Kime adanmışlık? Neden beklentisiz olsun insan? "Camiler siyasetin borazanı oldu..!" Sen kürsünü siyasetin borazanı yapmadın, değil mi? "Binlerce rüyada buyurdular:Az kaldı..." "İmtihanın süresini "Zamanın Sahibi"belirler." "Bir GAYRETULLAH sınırı vardır...Siz O’nun işine karışırsanız,kendi işinizi karıştırmış olursunuz...Kendi duygu, düşünce, mantık ve felsefemize uymasa da meşveret meclisinde alınan kararlara saygılı olmak gerekir. İnsanlığın İftihar Tablosu meşveret ediyordu, herkesin “kendi doğrusuna” göre olmuyordu!" Kendi doğrun olamazmış!! En büyük kişiliksizleştirme hezeyanlarından birisi bu...Bırak insanlar kendi kararlarını kendisi versin. Bırak meşveret edeceği kişleri kendisi seçsin. Hala bas bas bağıyorsun ki paralel devlet kurmak isteğimden vazgeçmem, insanların özgür iradelerini baskı altına almaya talibim diye! Yazık!

    YanıtlaSil
  3. Yazı da katılmadığım üç husus.

    1) Ergenekon Balyoz özünde haklıydı sözü, 28 Şubat, e-muhtıra, 367 krizi vs. bunlar haklı olabilir hatta ay ışığı, balyoz gibi darbe planları da olabilir ama Ergenekon için özünde haklı demek doğru değil. Askeri vesayet olması derin bir örgütün varlığını gerekli kılmaz. Darbe planları ile de darbe fantezileri konuşmaları aynı şey değildir. Balyoz da darbeden tutuklanan tanju Poshor, Balyoza temel oluşturan 1. Ordu Komutanlığı'ndaki seminerin koordinatörüydü. Seminerde yer almayan askerlerin bile örgüt mensubu hakimlerce cezalandırıldığı o süreçte Poshor'a dokunulmadı.

    2) Cemaat kolejleri niye Robert edemiyordu orasını anlamadım, Türkiye’nin en iyi okuluydular: üniversite sınavı ve olimpiyat açısından. Üniversiteler Harvard etmiyordu orası ayrı mevzu, üniversite işi ciddidir çünkü.

    3) Gülen ve Akp kötü özelliklerini verip, siyasete bulaştılar diye bunlar oldu, Nursi ne güzel demiş siyaseten komplo kötüdür demek bence doğru değil. Nursi neyi kast ediyor o bile değil, Nursi’nin hayatını 3 döneme ayırsalar da Nursi geçmişinden pişman biri değil ki, o dönemki kitaplarını da yayınlatıyor hep. Türkiye’nin düze çıkması siyaset dışında pek mümkün değil bence, farklı düşünen için hodri meydan. Nursi’nin reçetesini o günden beri uygulayan kaç tane insan var ne yapabildiler? Tüm batı devletleri siyaset sayesinde ilerledi. İyiler siyasetten korkmamalı.

    Nursi'nin gerekçesi zayıf ve gerekçesiz tüm sözlerinin reddedilmesi taraftarayım yoksa bir yüz yıl daha Nursi'yi kült görenler ile uğraşırız. Sonuç olarak bu kişi insan mı yoksa seçilmiş özel peygamber gibi bir şey mi? Eğer insan olarak görüyorsak, her düşüncesi eleştirilme yeniden tartılmalı, batı böyle yapıyor, sosyal bilimlerde bile üst üste koyarak ilerliyor. Çünkü günümüzde Nursi'nin gördüğünün yüz katı insan görüp, bilgi okuyoruz ve tecrübe ediyoruz, dünya köye dönüştü, onun bakışıyla sosyal sorunlara REÇETE bulmak imkansız. Diğer yandan iman meselerine bir şey demiyorum onlar evrensel kalır öyle, ama sosyal alanda dediği her şey zayıf. Gülen ve AKP'nin neresi doğru ki? Önce her yeri doğru olsun sonra siyasete girdiklerinden gene de bakın olmuyor diyelim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Cemaat okuluna gitmedim, fakat hem Cemaat okulundan hem Robertten Alman lisesinden bir cok arkadasim oldu. Daha sonra yillarca Amerikan egitim sistemini yerinde inceleme hatta katkida bulunma firsatim oldu. Amerika da bir universitede profesorum.

      kendimi o yuzden yarim uzman olarak tanitabilirim.
      Cemaat okullari Robert, Galatasaray, bilumum Turkiyenin gozde okullari etmezler.
      Neden:
      1- Gordugunuz basarilar yani universite sinavlari olsun, olimpiyatlar olsun:
      basarili ogrencilere burs verip onlari derslerden ayirip normal mufredati onlara gostermeyin onlari sirf bu sinavlara hazirlarlar. yani Cemaat ogrencileri mesela Fatih kolejinde gruplara ayirir. Eger bir cocuk fizikte basarili olacaksa, o cocuk icin diger derslerden musafiyet donemi baslamistir.
      Cocuk fizik problemi cozme makinesine donusur. Universite vs hepsi ayni sekilde.
      2- diger cocuklar paralarini vererek normal universitelere giderler.
      yani cemaatin okuluna gitmelerinin pek bir akademi faydasi yok. ama abiler mabiler var, onlarla ahlaki olarak ilgilenir, cemaatin doktirinlerini vermeye calisirlar.
      3- Robert, Galatasaray gibi okullarda cocuklar tam bir birey olarak yetistirilirler. Cemaatin okullarinda hedef egitim degil, cemaate nefer yetistirmektir. Dolayisi ile ozguven olarak eksiktirler.
      daha neler neler.....

      Sil
  4. Turkiye deki ve dunyadaki cemaat universitelerini toplayip 100 ile carpsan bir Harvard etmiyordu diye yazmis yazar.

    Ilk Fatih'i actiklarindan ucuyordu abiler. Cunku Harvard gibi bir universite yapacaklarini iddia ediyorlardi.
    Bir cok basarili ogrenci Bogazicine Bilkente gidebilecekken bu SALAK AHLAKSIZ Abiler ve GULENI tatmin etmek icin FATIH'e yonlendirildi.

    FATIH turkiyede ki cogu universite gibi ileri lise seviyesinde bir okul oldugundan bu cocuklarda en azindan Turkiyenin kaliteli okullari olan Bogazicinden, Bilkentten mahrum kaldilar.

    Harvard sadece endowmenti 35 milyar dolar olan bir universite, yani Turkiyenin GDP sinin 20 de biri.
    Oyle lafla pazarlama ile o hale gelmis bir yer degil.

    Harvard bina dikerek o hale gelmis bir yer degil. Acinca olmuyor. Bunu ne Gulen anlar nede cemaat.

    hatta sunu diyebiliriz. Degil Gulen Cemaati topla binle carp. ortaya cikan akil Harvardi anlamaz.

    Uc bes tane Harvard MIT Stanford Berkeley gormus akademisyen disinda....

    YanıtlaSil