Gözaltı Günlüğü (2) / Tekrardan Yaşamak - Münferit Fikir Platformu

SON

15 Nisan 2019 Pazartesi

Gözaltı Günlüğü (2) / Tekrardan Yaşamak



-->
Her gün aynı günü yaşamanın konu alındığı birçok film var ama en bilineni Groundhog Day (1993)’ dir. Bill Murray her gün aynı günü yaşamak zorunda kalır bu durum bir süre sonra işkenceye dönüşür. Aynı onun gibi ikinci kez gözaltına alınmak sil baştan her şeyi tekrardan yaşamaktır. Eğer haber verip sizi tekrar telefonla ifadeye çağırsalar Ali Tatar gibi intiharı düşündürecek bir olaydır. Tam her şey sakinleşmiş, hayata yavaş yavaş tutunurken bir gün gene çat kapı sabah 6:30’da polis kapınızın önüne gelir. Bu sefer kapıyı saf gibi açmazsınız, hemen bilgisayarınızı ve telefonunuzu saklarsınız. Sonra kapıyı açarsınız, hemen polislerin ellerindeki belgeye bakarsınız neden gözaltına alındığınızı anlamaya çalışırsınız, ama hiçbir şey anlayamazsınız. Diğer gözaltına alınacak kişilerin isimlerine adreslerine doğum tarihlerine bakarsınız ama hiçbir şey tanıdık gelmez. Sonra hemen odanıza geçersiniz ve bavulunuzu hazırlamaya başlarsınız. Bu sefer tecrübelisinizdir uzun süre içeride kalacağınızı bilirsiniz, boş boş gitmezsiniz geçen seferki gibi, en kalın montunuzu üzerinize giyersiniz, bilirsiniz artık kodesin ne kadar soğuk olduğunu. Hemen duşa girer, vakit kaybetmezsiniz çünkü beklerseniz polisler bir süre sonra duşa izin vermezler. Haberlere hızlıca bakıp o günkü Fetö operasyonlarının nedenini anlamaya çalışırsınız ama daha sizin gözaltınız haber olmamıştır. Yanınıza bu sefer kullandığınız ilaçları alırsınız. Polis ilaçları tutanağa geçer, geçerken de sorar ne ilacı diye, Antidepresan dersiniz, başka ne ilacı olabilir ki…

Aileniz hemen yiyeceğiniz bir şeyler hazırlar, depresyonun verdiği iştahsızlığı bir kenara atıp zorla da olsa bir şeyler yersiniz geçenki gibi 5 kilo vermek istemezsiniz. Ama bu sefer bilirsiniz saat 8’den önce kodese yetişebilirseniz orada da kahvaltı vardır. Kahvaltı da hiç değilse öğlene kadar içeceğiniz bir su ve bir de sandviç ya da poğaça verirler.

Her şeye rağmen gene de unutursunuz bağcıklı ayakkabı giymemeniz gerektiğini ve o acemiliği tekrardan yaparsınız. Polisin arabasına binip ilk durak gene hastaneye gidersiniz, şükredersiniz ki polis sizi sabahın köründe almıştır, hastanede tanıdık birini görme ihtimaliniz saatten dolayı oldukça düşüktür. Hastaneden sonra kodesin yolunu tutarsınız, sizi bu sefer Kom ya da Tem almamıştır. Bunu oraya gidince fark edersiniz. İkinci gözaltı olduğundan galiba sizi önemsiz gördüklerinden dolayı ahlak şube almıştır. Ahlak şubeden içeri girince intihar etmenizi engellemek için bağcıklarınızı alırlar. Sonra bir öncekinden daha aydınlık ve daha kalabalık ahlak şubenin kodesine girersiniz.

İkinci gözaltı denilen efsanenin aslında doğru olduğunu öğrenmiş olursunuz, bunun mantığını düşünürsünüz ya ilkinde hiç konuşmamışsınızdır ama oyun teorisindeki gibi diğer kişiler konuşmuş ve sizin isminizi vermiştir bundan dolayı her yeni kişiden dolayı tekrar mı gözaltına alınacağım ben diye içinizden geçirirsiniz ya siz konuşmuşsunuz ama unuttuğunuz detaylar olmuştur ve aklınıza gelmeyecek biri sizin isminizi verdiği için tekrardan gözaltına alınmışsınızdır ya da gerçekten hiç tanımadığınız biri sizin isminizi vermiştir ortada bir hata vardır. Sonuç olarak ikinci kez aynı şeyleri yaşamaya mecbur olmuşsunuzdur.

Bu sefer kendinizle baş başa kalmamak için, iç sesinizle konuşmaya ve ihtimalleri değerlendirmeye başlamadan hemen uyumaya çalışırsınız. Ama soğuktur uyuyamazsınız. Bu ikinci olduğu için vücudunuzun bu durumu kaldırabileceğini zaten daha önce yaşadığınızı düşünürsünüz ama hiç de öyle olmaz. Duvarlar bu sefer çok daha kötü üzerinize gelirler. Ali Tatar’ın niye intihar ettiğini o an anlarsınız. İkinci çok daha zordur, delirir gibi olursunuz. Uyumaya rahatlamaya çalışırsınız ama beyin tüm ihtimalleri değerlendirmeye başlamıştır artık. Niye gözaltına alınmış olabilirsiniz?

Siz düşünürken kodese yeni kişiler gelir. Hepsi muvazzaf askerdir, birinin üniforması bile üzerindedir, onlara içiniz gider. Ortam bir anda küçük birliğe döner. Sonra siviller gelmeye başlar, herkes tek tek mesleğini polise söyler ve imza atar. Bu sırada tabi asıl ahlak bürosunun sakinleri küçük bir şok yaşamaktadır. “Noluyoo oğlum bunlar nasıl bir organize çete lan böyle, doktoru, akademisyeni, öğretmeni, askeri, esnafı, öğrencisi…” diye yandaki kodese seslenir, yandaki kodesten “abi onlar Fetö Fetööö” diye bir cevap gelir. Şok yaşayan ahlak büro sakini, cevapla birlikte rahatlamanın mutluluğunu yaşar. Sonra hemen yan kodestekine “Osmannn oğlum o üzerindekini oradaki battaniyeye bir yere sakla at onu, onla sakın çıkma buradan” der, yan kodesteki “tamam abiii tamammm” der. Bu sefer siz bir şok yaşarsınız, ilk gözaltına alındığınızdaki tepedeki ses kaydı yapan kameranın korkusuyla kodese girenle bile konuşamayan siz “yok artık bu kadar da olmaz ki” dersiniz. Tabi bu sefer ortam kalabalıktır, ahlak bürosunun gerçek sakinleri de bol bol bağırırlar, uyumak imkansızdır. Ahlak bürosunun gerçek sakinleri konuştukça aslında onların kader kurbanı olmasa da çevre kurbanı olduklarını anlarsınız. Birbirlerine verdikleri ifadeleri anlatırlar ve ifadelerindeki çelişkiler sizi tebessüm ettirir. İçlerinden biri de bu çelişkiyi fark etmiş olacak ki “abii benii satmışsınnn yaa!” der. Ama abisi hemen “yok oğlum her şey kontrol atlında bir şey olmaz sen rahat ol” diye onu teskin eder. Tipi Hollywood filmlerindeki gibi dövmeli iri yarı kirli sakallı kötü adam karakterine benzeyen ‘ağır abi’ anlaşılan bir güzel satmıştır arkadaşını…

Kodestekilere daha önce gözaltına alınıp alınmadığını sorarsınız, hepsinin ya 2. ya 3. seferidir bu. Anlaşılan devlet 500 bin şüpheliyi çoktan içeri bir kere tıkmış ve ikinci tura geçmiştir. Bir süre kodestekiler ile muhabbet eder onların hikayelerini dinlersiniz. Hepsinin hikayesi dramatiktir kimi uzun süredir kaldığı hapisten daha yeni çıkmıştır kimi eşiyle boşanmak üzeredir  gözaltına alındığı için mutludur, kimi cüzdanındaki son meteliği de tüketmiştir buradan çıkınca eve nasıl döneceğini düşünür, kiminin eşi 9 aylık hamiledir ve bir telefonla polis oğlunun olduğunu haber verir, kimi arkasında bıraktığı özürlü çocuğunu düşünür, kimi yeni evli olduğu eşini, kimi evlenme teklifi edeceği kızın artık onun yüzüne bakıp bakmayacağını… ama tüm bunlar artık size normal gelir, başkasının acısını kaldıracak yeriniz kalmamıştır. Tecrübeli olanlar uyumak istemez, bilirler çünkü şimdi uyurlarsa gece uyuyamazlar ve o karanlık sessiz yalnız gece geçmek bilmez. Ama siz gene de uyursunuz, ileriyi düşünecek sabrınız ve iradeniz kalmamıştır.

Kodeste uyumak aslında çok ama çok kötüdür. Hele bir de güzel bir rüya görmüşseniz, uyandığınızda müthiş bir acı yaşarsınız, ilk saniyeler gerçeği kabul etmek istemezsiniz olamaz bu yatakta uyanmanız gerekirdi, rüyadaki gibi mutlu olmanız gerekirdi burası da neresidir? Ama sonradan hatırlarsınız her şeyi. Daha sonraki uyumalarınızda ortamın etkisiyle kabuslar görürsünüz, nefretle dolusunuzdur ve bu rüyalarınıza yansır.

Kodestekiler ile konuşmak en iyi haptan, en iyi psikologdan, en iyi terapiden daha iyi gelir size. Müthiş bir rahatlama hissedersiniz, bir süre sonra bu rahatlamadan dolayı utanırsınız, acıyla ettiğiniz duaları düşünüp şimdi öyle bir yakarmayı tekrar nasıl yapacağım diye düşünürsünüz. Bildiğiniz gülmeye kahkaha atmaya başlamışsınızdır çünkü, dışarıdakilerin üzüntüyle sizi merak ettiğini düşünüp pişmanlık yaşarsınız, sonra ruh sağlığım için bu kahkahalar önemli bence diyerek muhabbette devam edersiniz. Bir günde oradaki herkes ile bu kadar iyi kaynaşmış olmanız polislerin işini iyi yaptığının göstergesidir. Hatasız hayatının bir döneminde cemaatten olmuş kişileri oraya toplamışlardır. Kimse ben cemaattendim demez, o konuya girilmez öyle sorular sorulmaz, ama az çok herkesi anlarsınız.

Asker olanlar namaz kılmaz, sigara içebilirler, hiçbir şekilde cemaatle bir bağları olduğunu kabul etmezler. Tabi siz bunu yemezsiniz ve onların o haline çok üzülürsünüz. Hala daha tedbir yapıyorlardır, onların böyle bir yerde sizin gibi namaz kılıp dua etmek istediğini, Kuran’ı Kerim okumak istediklerini çok iyi bilirsiniz ama onlar bunların hiçbirini yapamazlar. Yapamazlar çünkü hayatları boyunca tedbir yapmışlardır, orada bunu bozarlarsa savunmalarıyla çelişeceğini düşünürler. Savunma diyorum aslında savunmaları sadece her şeyi inkardır. Onların orada namaz kılamaması sizi çok üzer ve içinizden Gülen’i bol bol lanet ile anarsınız. Hele kodestekilerden biri geçmişte cemaatten olduğunu ama bunun suç olmadığını söylerse, işte o an çok kötüdür. Çünkü askerler Kemalist gibidir o dakikadan sonra sizinle normal bir şekilde konuşmasının tedbirine aykırı olduğunu düşündüğü için Fetö der ve sövmeye başlar. Askerin bu sözlerinin hiçbirini ciddiye almazsınız, ona bakınca en az 6 ay hapiste kalması kesin olan birini görürsünüz. Ona üzülürsünüz ve onun için bir mucize olmasını istersiniz. Askerin çocuğu aklınıza gelir, küçük yaşta tedbirle tanışmak zorunda kalan ya da babasını Kemalist sandığı için Kemalist olan küçük çocuğu düşünür ve ürperirsiniz. İşin o kısmı daha ürpertici ve üzücüdür. Askerin rabbine en çok ihtiyaç duyduğu o an da belki ağlayarak dua etmek istediği o an da hiçbir şey yapamaması size tedbirin ne kadar lanet bir şey olduğunu bir kere daha gösterir. Ortam Medrese-i Yusufiye olsa bile onlara Yusuf olma şansı bile verilmemiştir. Kaybedecek hiçbir şeyleri kalmasa bile küçük fili bağlayan zincir gibi tedbir de onları bağlar. Onlara meslekleri hakkındaki görüşlerini sorarsınız, 15 Temmuz’dan sonra ha geldi ha gelecekler diye yaşamak onları çok yormuştur, açığa alınıp atılmaktan mutlu olduklarını görürsünüz, tek istedikleri köyüne dönüp eşiyle çocuklarıyla mutlu bir hayattır artık. Askerler ilk kez gözaltına alındığı için sizden başlarına ne geleceğini sorarlar. Onlara her ihtimali anlatırsınız ama gerçeği yüzlerine söyleyemezsiniz. Her şeyi inkâr ederse zaten asker oldukları için direk tutuklanacaklarını ve en az 6 ay içeride kalacaklarını diyemezsiniz onlara… Söylentilere göre yurtdışındaki askerler, sivil cemaate karışmıyormuş ve hala tedbir yapıyormuş. Birilerinin dediği gibi “ölene kadar tedbir.…” onların belki en büyük düşmanı da bu lanet tedbir denilen zırvalık. Belki sivil cemaat ile tekrar bir araya gelebildikleri tek yer içerisidir. Ama içeride de size hususi işlerin mahrem kısımlarını anlatmazlar, tıpkı yurtdışındakilerden öğrenemeyeceğiniz gibi…

Boyası dökülmüş duvarlara, tahta tabut gibi üstüne oturduğunuz yere ve demir çubuklara bakarsınız. Medrese-i Yusufiye … Bu söze tebessüm edersiniz ilk bulan kişi gerçekten müthiş iyimser biri olmalıdır. Siz böyle iyimser bakamazsınız bir küfür patlatırsınız sonra Gülen’e bir lanet okursunuz hala Medrese-i Yusufiye dediği için. Burası gerçekten lanet, her geçen gün insanın ruhunu tıpkı bir Ruh emici gibi sömüren bir yerdir. Kodesleri temizleyen temizlikçi ablaya bakarsınız. İlkokul mezunu, asgari ücretle geçinen biridir büyük ihtimal, ama onun yerinde olmak için neleri vermezdiniz ki? Keşke siz de hiç okumasaydınız, okumasanız cemaattin de ilgisini çekmezdiniz ve onlarla hiç tanışmamış olurdunuz, okumak, yükselmek, kariyer… Ben Amcanın Spiderman’a dediği gibi “büyük güç büyük sorumluluk gerektirir” o an sıradan okumamış kendi halinde bir çiftçi olmak için neleri vermezdiniz ki? Hatta şu ülkede Suriyeli bir dilenci olmak için, onları nasolsa asla Fetöden tutuklamazlar KHK ile atacakları bir işleri de olmaz. Düşünceler Düşünceler… Bunlardan kurtulmak için dolapların üzerindeki Kuran’ı Kerim mealini alır ve Yusuf suresini açar, okumaya başlarsınız. Medrese-i Yusufiye tabirinden nefret de etseniz ülfet de olsanız, Yusuf suresi harikadır. İçinize müthiş bir rahatlama ve mutluluk gelir. Hikâye müthiştir, Allah’ın sizi an ve an izlediğini her şeyin onun muradı olduğunu, hayatın çok da önemli olmadığını hatta ve hatta Emrul bin maruf nehyi anil münkerin Gülen’in dediği gibi peygamber mesleği olan ve güya bu dünyadaki insanların en büyük amacı olması gereken şeyin bile çok önemli olmadığını bir peygamberin yıllarını hapishanede birkaç kişiyle geçirebileceğini bunun da hayat olduğunu görürsünüz. 15 Temmuz’dan sonra dini de sorgulamaya başladığınız için tabi arada git-gelleriniz olur ama gene de Kuran’dan almanız gereken lezzetten mahrum kalmazsınız.

Sıra gelir adliyeye götürülmenize bu sefer ellerinizi plastik kelepçe ile kelepçelerler. Elinize çantanızı verirler ve adliyenin yolunu tutarsınız. Adliyeye giderken sizi tek rahatlatan şey adli mahkumların demir kelepçe ile birbirine bağlanmasıdır. Sizin bir terörist olarak daha az tehlikeli görülmeniz sizi rahatlatır. Adliyeye yaklaşırken ‘nolur bir gazeteci olmasın’ diye dua edersiniz. Yüzünüzü saklama imkânınız pek yoktur, elleriniz kelepçelidir, saklamanın mı saklamamanın mı daha iyi olduğu konusunda kararsınızdır ama en iyisi bir gazetecinin olmamasıdır. İnsanların en zor anında insanları afişe etmek ne kadar iğrenç bir şeydir, nasıl bir insan bu yolla ekmek parası kazanabilir ki? Adliye gelirsiniz araba durur neyse ki bir gazeteci yoktur, ama adliye bir hastane kadar kalabalıktır, ellerinizde kelepçe bir mahkûm gibi insanların arasından geçersiniz, hastaneye gitmeniz gibi değildir, hastaneye giderken sizi kelepçelemezler. Sadece bağcıksız ayakkabılarınız sizi ele verir, ama hayatında gözaltı yaşamamış biri ayakkabılarınızı bakıp durumu tahmin edemez. Ama adliye öyle değildir, elleriniz kelepçelidir ve tek sıra halinde Daltonlar gibi yürürsünüz. Adliyenin karanlık lanet koridorları bitmek bilmez, öndeki kişiye olabildiğince yaklaşıp yüzünüzü gizlemeye çalışırsınız. Kafka’nın Dava kitabındaki gibi bir ortamdır adliyeler. Koridorlarda çığlık atıp ağlayan insanları görürsünüz, hastanelerde bile çok nadir gördüğünüz tablolar adliyelerde çok sıktır. Hastaneler gibi duvarları bembeyaz değildir, tam tersi gri ve karanlıktır, pek güneş girmez loştur ortamı. Polisler savcının odasını bilmiyorsa tüm adliyeyi turlarsınız. Odayı buldukların da ise odanın önüne sizi dizerler, ellerinizdeki kelepçe görünmesin diye ellerinizi çantanızın içine sokarsınız. Yüzünüzü karnınıza yaklaştırıp uyuyor numarası yaparak beklemeye çalışırsınız. O sıra CMK avukatlarını da çağırırlar. CMK avukatınız tembel ise o an bile son dakika gelir. Size hiçbir hukuki tavsiyesi olmaz, iyi biriyse sadece ümit verir. İsminiz okunur ve savcının odasına girersiniz, eğer isminiz hiç okunmaz ise savcı ölüm fermanınızı çoktan imzalamıştır sulh hâkimi artık tek ümidinizdir. Savcının odasına kelepçe ile girmezsiniz, kendinizi ilk kez orada bir insan gibi hissedersiniz çünkü makam odasında misafirleri oturtturduğu yerde sizi ağırlar. Adliye gürültüsünün girmediği aydınlık bir ortam, arka planda klasik bir müzik, son bestenize kulak verirsiniz ve rahat bir koltukta oturmanın mutluluğu ile arkanıza yaslanırsınız…




-->
-Ahmet
Twitter: @a_wolfenstein

2 yorum:

  1. ahmet bey twitterda yazmayı bırakmışsın,üzüldüm.
    cemaat içinde yetişen,tanıdıklarım arasında en özgür düşünceli kişi idin(kült yapılardan özgür düşünceli adam her ne kadar kabul etmek zor olsada pek çıkmaz)yazılarını zevkle okurdum,yinede tekrar yazmanı bekleyeceğim, Allaha emanet.
    mati_atli

    YanıtlaSil
  2. Yazılarını okurken acaba Allah bunları böyle güzelce yazıp anlatsın diye mi sana bu şeyleri yaşattı ki diye düşündüm...

    YanıtlaSil