Yazıma başlamadan önce bir parantez açıp iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, bu yazı son zamanlarda MFP’de çıkan deist/ateist bakış açısıyla İslam’a sert eleştiriler de içeren yazılara bir reaksiyon olarak yazılmadı; aslında böyle bir yazıyı uzun süredir yazmak istiyordum. İkincisi, MFP adı üstünde “münferit” bir fikir platformu ve bu platform propaganda yapmayan (yani sloganlarla konuşmayan, argümanlarını detaylandırabilen) ve üslup olarak sert olabilse de hakaret içermeyen her yazıya açık. MFP olarak yayınladığımız son yazılardan bazılarının bazı bölümlerinin bir kısım okuyucularımız açısından rahatsız edici olabileceğinin MFP Yayın Yönetim Kurulu (YYK) olarak farkındayız, ama daha önemlisi şu: MFP özgür düşüncelerin yayınlanması için burada ve MFP için her düşünce değerli. Minimum kriterlere uyan her türlü fikir ve düşünce yazısını yayınlamaya devam edeceğiz. Eğer bir yazı size çok yanlış geliyorsa lütfen siz de karşı argümanlar içeren bir yazı yazın, yayınlayalım. Parantezi kapatıyorum. 

Evet, ben neden müslümanım? Aslında bu kendisine müslümanım diyen herkesin sorması ve üzerinde çok derin düşünmesi gereken bir soru. Bu soru “çünkü annem ve babam da müslümandı” şeklinde geçiştirilemez. Kuran’da Bakara 170 gibi birçok ayette “atalarının dinine uyanlar” eleştiriliyor ve “ya ataları doğru yolu bulamamış idiyseler?” deniyor. Öyleyse müslüman olanların kendilerini tatmin etmeleri lazım niçin müslüman oldukları konusunda. Ben kendimi tatminkâr hissediyorum ve bu yazımda bunu biraz açma niyetindeyim. 

Öncelikle bir yaratıcının olmadığına ve bir yaratıcı varsa bu yaratıcının insanlar ile iletişime geçmemesinin mümkün olduğuna inandıramıyorum kendimi. Neden bir yaratıcının olması gerektiğine inancım var? Kâinat okumalarım yüzünden. Atom altı maddelerinden galaksilere kadar kâinatın muhteşemliği ve bıçak üstü bir dengede olması bana inanılmayacak kadar güzel geliyor. Tamam (benim de inandığım) big bang teorisi var, ama buna bir isim taktık diye bu isim bu işin muhteşemliğini gölgeleyemez. Sonra bu kainattaki bizim yerimiz, güneş sistemi, dünya, dünyadaki hayat ve insan. Bunlar tam manasıyla—başka yeterli kelime bulamadığım için söylüyorum—muhteşem! İzlemeyenleriniz için “One Strange Rock” belgeselini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Ben 10 bölümü de ağzımda devamlı “Sübhanallah” kelimesi ve son bölümde tutamadığım gözyaşlarım ile izledim. Kısacası bu kâinatın ve biz insanların bir yaratıcısız ortada olabilmesi benim için kabul edilmeyecek kadar—tekrar diyeyim—muhteşem. 

Açıkça ifade edeyim, ben aslında evrim teorisine de inanıyorum. Ama evrimi yaratıcısız canlıların ve insanın ortaya çıkmasının bir açıklaması olarak değil de yaratıcının seçtiği bir metod olarak görüyorum. Çünkü evrim dünyamızdaki şimdiki canlıların geçmiş tarihine miadlar koysa bile bu aşamaların her birisi de kendi başına muhteşem. Mesela mitokondrinin ortaya çıkışı ve bunun önemi. Yukarıdaki paragrafta da dediğim gibi, bu geçiş evrelerini detaylandırıp bu sürece evrim diye bir isim veriyor olmamız bu olayların harikuladeliğini (yeni bir kelime buldum 😀) gölgelemiyor ve değiştirmiyor. 

Diğer bir önemli mesele ise ruh veya bilinç. Ben kendi adıma ruha inanıyorum, ama siz inanmasanız bile bir cevap bulmalısınız şu soruya: siz kimsiniz? Beyindeki nöronların ateşlenme kümesi mi? Bu yazıyı okurken üzerinde düşünen tam olarak kim? Nedir bilinç? Bunlar üzerine yapılan materyalist/felsefi/bilimsel açıklamalar beni hiç tatmin etmiyor ve maddi bir dünyanın yanı sıra manevi bir dünya olduğunu kendime ispatlayamasam bile, onu seziyorum. Manevi dünyanın varlığı ise yine bu maddiyat türünden olmayan bir yaratıcının varlığının büyük bir işaretçisi. Kısacası benim gözümde maddi ve manevi yönleriyle insan bir yaratıcının büyük bir delili. 

Buraya kadar neden bir yaratıcının varlığına inanıyorumdan bahsettim. Şimdi sıra neden o yaratıcının insanlar ile irtibata geçmesi gerektiğini düşündüğüme. Buna dair düşüncelerim Nursi’nin risalelerinden çok etkilenmiş muhtemelen. Tabii ki Nursi bunları çok daha güzel ve detaylı argümanlar ile anlatıyor ama kısacası böyle muhteşem bir sanatla kâinatı yaratmış bir yaratıcı bir şekilde kendisini anlayabilecek (bizim görebildiğimiz kadarıyla) tek canlı türü olan insana bir şekilde ulaşmak isteyecektir ve ulaşmalıdır diye düşünüyorum. Yoksa bu muhteşemlik söner, yoksa bütün bunlar boşuna olmuş gibi olur. Biliyorum argümanlarım bu noktada belki çok ikna edici değil, ama zannediyorum bu akliden daha ziyade hissi bir şey. Bir de şöyle bir düşüncem var, diyelim ki bir yaratıcı var ama yarattıktan sonra tüm kâinatı sadece seyretti ve irtibat dahil hiçbir müdahalede bulunmadı. Biz insanlar olarak yaratıcının bizimle irtibata geçtiğini varsayarak O’nu daha merkezi bir yere koymuş ve bize her şeyimizi veren O’na teşekkürlerimizi daha güzel şekilde sunmuş oluyoruz. Bu sebepler yüzünden ben yaratıcının bizimle irtibata geçtiğine inancımda tatminkârım. 

Peki ben artık inandım ve kabul ettim ki bu muhteşem kâinatın, canlıların ve bilinç sahibi insanların yaratıcısı, artık ismine Tanrı diyelim, insanlar ile irtibata geçti. Tanrı’nın irtibata nasıl geçmesi doğaldır? Bana Tanrı’nın peygamber dediğimiz—insanlardan bir insan olan, ama bir şekilde Tanrı ile iletişime geçebilen—insanları kullanması çok mantıklı ve doğal geliyor. Zaten taş devrini çok bilemesek de insanların bilinçlerinin yeterince gelişmiş olduğu zamanlardan itibaren nerdeyse her toplulukta bir şekilde bir “din” inancının olduğu ve bu inançların başını çeken insanların olduğunu dinler tarihi bize söylüyor. 

Artık kendimi Tanrı ile irtibatlı bir peygamberin dinini kabul etmem gerektiğine inandırdım. Buna inanıyorsam o dini takip etmem gerektiğini de düşünüyorum çünkü her şeyimi borçlu olduğum Tanrı’ya şükrümü o dini göz ardı ederek tam olarak yerine getiremem. Peki hangi dini seçeceğim ve takip edeceğim? Ben İslam’ı seçtim. Diğer dinler konusunda aşırı detaylı araştırma yaptığımı söyleyemem (aslında belki de yapmalıyım), ama biraz yaptım ve onların İslam’dan üstün bir özelliğini göremedim ve İslam’ın özünde çok ama çok güzel özelliklerini gördüm. Belki size garip gelecek ama benim için İslam elimdeki alternatiflerin en iyisi. Daha iyisini buluncaya kadar da müslümanım. 

Peki ana akım İslam ve hatta kafamda oturtmaya çalıştığım kendi İslam versiyonum ile alakalı problemlerim, eleştirilerim, kuşkularım hiç yok mu? Şimdiye kadarki yazılarımı ve tweetlerimi takip edenler sezeceklerdir; cevabım: var. Peki problemleri, eleştirileri, kuşkuları olan hala müslüman sayılır mı? Başkalarının bu konuda ne düşündüğü benim için çok önemli değil, ben kendimce bir müslümanım. İnandığın din konusunda yüzde yüz tatminkâr değilsen inancın yoktur düşüncesinde değilim. Bence inanç 0 veya 1 değil; [0,1] aralığında ve herkesin inancı 0’a da, 1’e de ulaşmasının mümkün olmadığı seviyelerde ve hayatı boyunca değişiyor. 

Kendimce müslümanım dedim. Kendimce müslümanlığımı biraz açayım. Bence İslam peygamberi gerçekten Tanrı—artık müslüman olduğumuza göre ismine Allah diyelim—ile irtibatlı bir insandı. Getirdiği din İslam ise özünde çok güzeldi. Adalet, eşitlik, Allah haricinde kimseye kul olmama ve iyi ahlaktı özü. Ama günümüze kadar değişe değişe geldi. İçine güç savaşları (Umeyye oğulları-Kureyşliler, Ehl-i beyt ve diğerleri, Emevi ve Abbasiler vs.), kültürler (Pers, Türk, Hint kültürleri vs), kötü niyetler (uydurulan hadisler, bir nevi hadis savaşları vs.), iyi niyetli ama kötü uygulamalar (İslam’ın sessiz kaldığı konularda o zaman mantıklı görünen ama geleceğe uymayacak şekilde yapılan ve sonradan yapışıp kalan içtihatlar vs.), daha neler neler girdi. Şu anda İslam diye görülen şeyin ne kadarı özünden ne kadarı revizyonlardan anlamak hayli güç. Sadece Kuran’ı geçerli kaynak kabul edelim, diğerlerini reddedelim deseniz bile işin içinden çıkmanız mümkün değil çünkü Kuran’ı nasıl anlamanız gerektiği bile (tefsirler, nüzul sebepleri, İslam tarihi, peygamber ve sahabelerinin ayetlerden ne anladığı vs.) tarih boyunca şekillenmiş şeyler ve kendinizi bunlardan soyutlayamazsınız. Kuran'ı anlama konusunda Mustafa Öztürk’ün tarihselci yaklaşımı bana alternatifler arasında en mantıklısı geliyor. Ancak bu şekilde düşününce Kuran’ın o zaman insanlarına hitap eden ama bana hitap etmeyen kısımlarını bir nevi tevil edebiliyorum. 

Ben kendi adıma İslam’ı Hz. Peygamber’in vefatı sonrasındaki durumunun dondurulmuş hali ile değil, aslolarak ne tip bir değişim getirdiği ile değerli buluyorum. İslam miladi 632 yılı itibariyle köleliği, cariyeleri yasaklamamış ve tam kadın-erkek eşitliğine ulaştırmamış olabilir o zamanki insanları. Ama onların değişimi ve değişimlerinin güzelliği ve doğruluğu kayda değer değil mi? Bundan 1400 yıl kadar önce (ve sadece 23 yılda) bir mükemmelliğe ulaşılıp bunun dünyanın sonuna kadar bunun geçerli olması biraz mantıksız değil mi? 

Bence İslam nasıl bu zamana kadar evrile evrile geldiyse (bakın yine evrim 😀) bundan sonra da biz revize etme noktasında çekinmemeliyiz. Bu revizyonlar sırasında İslam’ın ana mesajları olan adalet, eşitlik, tek Rab ve iyi ahlak ön plana çıkartılıp aradaki çer-çöp temizlenmelidir diye düşünüyorum. Demiyorum ki benim gibi avamdan birisi revize etsin; ehli olan insanlar düşüncelerini ortaya koysun, benim de dahil olduğum avam da aklına yatanları alsın. Bu artık günümüzde bir zorunluluk halini almıştır diye düşünüyorum. Büyük bir İslami Rönesans’ın geleceğini öngörüyorum ve bunu bir hayır olarak görüyorum. Başkalarına ne olduğu ve olacağı benim için ancak ikincil, umut ediyorum ki iyi niyetle ulaştığımı düşündüğüm ve devamlı revize etmekten çekinmediğim kendimce müslümanlığım her şeyimi borçlu olduğum Rabbim katında makbul olur. Vesselam. 

İsa Hafalır