Cemaat ile ilk temasım ortaokul son sınıfta oldu. Bir deneme sınavı sonrasında yaşadığım şehirdeki cemaat dershanesinde ücretsiz okuma hakkı elde etmiştim. Ama ailem cemaat dershanesine gitmem konusunda isteksizdi. Gerçi Sünni ve inançlı bir anne babam vardı ama ailem koyu Atatürkçü olarak ifade edebileceğim bir siyasal görüşe sahipti. Ve yakın çevremizden onlara, eğer beni cemaat dershanesine gönderirlerse “beynimin yıkanacağı” yönünde telkinler yapılıyordu. O zaman benim için bu “beynin yıkanması” kavramı hiçbir şey ifade etmiyordu. Hem bu dershane çok başarılıydı. Yakın arkadaşlarım da cemaat dershanesine gidiyordu. Anne ve babam hoşgörülü insanlardı. Benim ısrarım sonrasında diretmediler ve cemaat dershanesine gitmeme razı oldular. 

Sonraki yıllarda cemaat ile birçok temasım oldu. Lise sonda da cemaat dershanesine gittim. Bu grubun hiçbir zaman bünyesine tabi olmadım. Ama dershanede bana sevecen yaklaşan hocalarım oldu. Lise ve üniversite yıllarında, kendilerini “şakirt” olarak tanımlayan arkadaşlarım oldu. Bireysel olarak bugüne değin hiçbirisinden bir zarar görmedim. Aksine, cemaat bünyesinde yer alan insanlardan birçok fayda gördüm. Hepsine müteşekkirim. 

Peki ben cemaat hakkında ne düşünüyorum? Bu oluşumun bünyesinde hiç yer almamış, cemaat mensuplarından bireysel anlamda hiçbir zarar görmemiş, aksine bu insanlardan hep güler yüz ve sadece fayda görmüş birisi olarak benim cemaat hakkında düşüncem ne? Düşüncem özetle şu. Bana göre cemaat cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkenin başına gelmiş belki de en tehlikeli oluşumdur. 

Yazdıklarım bir nevi bir çelişki gibi duruyor ama aslında değil. Açıklayacağım. Yazacaklarım benim görüşlerim. Yanıldığım noktalar olabilir, bana katılmayabilirsiniz. Ama ben sadece kendi gördüklerimi/düşündüklerimi yazabilirim, öyle değil mi? Yazdıklarıma katılan katılır, katılmayan katılmaz. 

Benim cemaati “cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkenin başına gelmiş belki de en tehlikeli oluşum” şeklinde nitelememin kökeninde cemaatin sosyolojisi yatıyor. Kült bir lider etrafında kenetlenmiş, liderini hatasız kabul eden, ona ulvi nitelikler atfeden (müceddid diyeni var, hatta mesih diyeni bile var), onun söylediklerini/yaptıklarını asla sorgulamayan, cemaat abilerinin/büyüklerinin söylediklerini sorgulamayan, yani bünyesinde eleştiri kültürünün kırıntısını dahi barındırmayan bir sosyoloji. 

Sonraki yazacaklarımın bir kahramanı var. Gerçek adı bende saklı ama ben ona Ali diyeceğim. 

Ali üniversitede sınıf arkadaşımdı. Ali şakirtti. İyi çocuktu Ali. Güler yüzlü idi, kimseye bir zararı dokunmazdı. Birisinin ona bir işi düşse, eğer elinden gelen bir şey olursa muhakkak yardıma koşardı. O da benim gibi üniversite yurdunda kalırdı. Bazen yemek yapar odasına davet ederdi bizi. Dedim ya, iyi çocuktu Ali. Uysaldı, itaatkardı, “almaya” değil “vermeye” programlanmıştı. Elbette böyle bir mizaç tesadüfi değildi. Ortaokul/lise yılları içerisinde cemaat ile yolları kesişmiş kişilerden, sonrasında hala cemaatin bünyesinde kalmış/kalabilmiş olanlar daha çok bu gibi bir mizaca sahip olanlardan oluyordu. Çünkü Ali gibilerinden çok şey istenecekti. Fedakârlık yapıp, vakitlerini ayırıp, yeni talebelere abilik yapmaları istenecekti. İleride hangi işi seçmelerinin daha hayırlı olacağı söylenecekti onlara. Ve hatta belki de kimlerle evlenmelerinin daha uygun olacağı telkin edilecekti. Onun için Ali gibiler, cemaatin bünyesinde kalabilenler itaatkâr olanlardan olurdu. 

Ben bir gün Ali’yi beni şok eden bir olayın aktörü olarak gördüm. Ona üniversite kütüphanesinde rastladım. Gizlice bazı kitapların sayfalarını yırtıyor, sayfaları gömleğinin altında saklıyor ve bu şekilde kütüphane dışına taşıyordu. Anladığım kadarı ile bir kitabı imha etmesi bu şekilde birkaç turunu alıyordu. Neden bunu yaptığını sordum. Bana bu kitapların insanları yanlış yönlendirdiğini, onları okuyan insanların yanlış düşüncelere kapılabileceğini, her ne kadar yaptığı şey bir disiplin suçu olsa da bunu bir iyiliğe vesile olmak için yaptığını söyledi. Kitapların ne ile alakalı olduğunu sordum. Bana onların dinsizlik propagandası yapan zararlı kitaplar olduğunu söyledi. İçimden çok kızdım ona. Keşke onu o gün şikâyet etseydim. Ama etmedim. Dedim ya, iyi çocuktu Ali. Başı bir belaya girsin istemedim. 

Üniversiteden ikimiz de mezun olduk, farklı farklı yollara gittik. Kendisinden yıllarca hiç haber almadım. Ta ki o dehşet verici gün gelinceye değin. 

İşten eve dönmüştüm. Televizyonu açtım. Türkiye’nin en çok izlenen kanallarından birisinde altyazıda Ali’nin adı ve soyadı geçiyordu. Ne olduğunu anlamaya çalıştım, yazılanları tane tane okudum. Bütün medyada gündem olan çok ciddi bir soruşturma ile alakalı olarak tutuklanmıştı Ali. (17 Aralık’tan sonra ama 15 Temmuz’dan çok önce gerçekleşen bir olay.) 

Ali yargılandı. Ve hapis cezası aldı. Kaç sene mi? Pratikte müebbet almış olmaktan bir farkı olmayacak kadar fazla sayıda yıl hapse mahkum olmuştu Ali. Eğer bir af çıkmazsa, aldığı ceza tam olarak infaz edilirse, o odasında beraber çorba içtiğim itaatkâr çocuk bir daha gün yüzü göremeyecek. Mahkeme kararına göre Ali çok ciddi bir suç işlemiş—o bir terörist!! 

Peki Ali bahsi geçen eylemi gerçekten yapmış mıdır? Yargılanmış, mahkeme yaptığına kanaat getirmiş ve onu on yıllarca hapse mahkûm etmiş. Ben yargıç değilim. Delilleri bilmiyorum. Yapmış mıdır yapmamış mıdır bilemem. Burada Ali’nin mizacını bilen birisi olarak sadece spekülasyonda bulunabilirim. Yargılanması bitmiş olduğu için, yazımda ismini de vermediğim için yapacağım spekülasyonla ona bir zarar vermeyeceğim. Belki birilerine bir faydası dokunur yazacaklarım diye yazacağım. 

Evet, bahsi geçen olayı benim tanıdığım Ali yapmış olabilir. Neden mi? Tam olarak benim cemaat hakkında “cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkenin başına gelmiş belki de en tehlikeli oluşum” deme nedenimden ötürü. Çünkü Aliler itaatkâr. Çünkü abileri kendilerinden gayrihukuki bir işlem istediğinde dahi, eğer bunu din için, vatan için, insanların ahiretini kurtarmak için yapmaları gerektiği kendilerine telkin edilirse, benim o gün kütüphanede disiplin suçu işleyen, kitap imha eden arkadaşım, günü geldiğinde o yasadışı eylemi de yapmış olabilir. Yapmamıştır diyemem. 

Neden bu yaşananlar yaşandı? Çünkü cemaat çok büyüdü. Halkta tabanı belki hiçbir zaman yüzde bir ikiyi geçmedi. Ama devlet bürokrasisindeki oranları bunun onlarca misli fazlası oldu. Bunda iktidarın o zaman kendisine bir tehdit olarak gördüğü eski nizamı tasfiye etmek için cemaati devlet bürokrasisinde bütün gücü ile yukarılara iteklemesi elbette belirleyici rol oynadı. Olan oldu, cemaat büyüdü. Ve cemaat devlet için sistemik bir risk halini aldı. Teker teker sisteme hiçbir zararı olmayan, birçoğu samimi olarak haramdan/haksızlıktan korkan bireylerden oluşan bu oluşum, bir bütün olarak bakıldığında büyük bir tehdit haline geldi. Neden mi? Sorgulamadıkları ve her zaman itaat ettikleri için. Abilerinin öne sürdüğü sözde ulvi bir amaç uğruna yapılan yanlışlara hayır diyemedikleri için. Sınav soruları çalınırken buna hayır diyemediler. Sahte deliller üretilip masum insanlar askeri bürokrasiden tasfiye edilirken, hapse gönderilirken buna hayır diyemediler. İnsanların özel hayatları kasetlerle, telefon dinlemeleri ile ifşa edilirken buna hayır diyemediler. Belki birçoğu bizim bu olanlardan hiç haberimiz yoktu diyecekler. Belki birçoğu için bu doğru. Ama neden? Oysa her şey ortada değil miydi? Evet, belki her şey akıl gözlerini kullananlar için ortadaydı ama onlar akıl gözlerini kapatmışlardı. Sadece inanmak istediklerine inanıyorlardı. Kanaatimce bu onları hukuken suçlu yapmaz ama kendileri yaşananlarda vicdanen sorumludurlar. 

Arada açıp yurtdışına kaçabilmiş cemaatçilerin yaptıkları programları izliyorum. Erkam Tufan’ı ve diğer iki katılımcısını izliyorum. İktidarı çok sert eleştiriyorlar. Bana göre söyledikleri birçok konuda haklılar. Ama samimi değiller. Her şey kabak gibi ortadayken hala 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında cemaatin olduğunu inkar ediyorlar. Ahmet Şık zamanında çok doğru bir tespitte bulunmuştu. Demişti ki, cemaatin iktidar hakkında söyledikleri de doğru, iktidarın cemaat hakkında söyledikleri de. Evet, birbirleri hakkında doğruları söylüyorlar ama kendileri hakkında doğruları söylemiyorlar. 

Meriç nehrinde boğulan insanları, adeta bir vebalı gibi hiçbir işe kabul olmayanları, elleri kelepçeli doğum yapan kadınları duydukça çok üzülüyorum. Ama işte bireysel olarak kimseye tehdit oluşturmayan Ali’ler, kötü niyetli bir komutanın sorgulamayan piyonları halini aldıklarında devlet için sistemik ölümcül bir tehdit haline dönüşüyorlar. Yine de dilerim ki bir gün hukuki anlamda bir suça karışmamış olanları için bir af söz konusu olur ve bu insanlar normal hayatlarına geri dönebilirler. Çünkü esas olan hukuktur. Hukuken suç işlememiş olanları mahkum etmek yanlıştır. 

Belki de kült bir figürün etrafında kenetlenmek, itaatkar olmak, sorgulamamak sağ cenahın, ama özellikle de cemaatlerin doğasında var. Belki de güçlerini buradan alıyorlar. Belki bir kült figür ve itaatkar olmak olmasa cemaatler hiç var olamayacaklar. Bu çelişki nasıl aşılır ya da aşabilirler mi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. 

Mustafa Enver