Sınav sorularının verilmesi yazı dizisini konuyla ilgili çözümleri sıralamadan önce, insanlar aynı noktada buluşabilsin, ortada büyük bir sorun olduğunu anlayabilsinler diye yazmıştım. Aradan çok uzun süre geçti dört bölüm halinde olan o yazı dizisinde soruların verilmesi olayını ele almıştım. Çözüm yazımı da uzun tutmayı düşünüyordum gene tüm ihtimalleri ele alacaktım ama onun yerine sade bir şekilde fikirlerimi aktarmak istiyorum. Bu sefer sohbet eşliğinde, sadece fikirlerimi aktaracağım. Okuyucuyu tüm kapıları kapattığım bir labirente sokup sonunda benim istediğim noktaya gelmesini sağlamak istemiyorum. Zaten bunu yapmak hem beni çok yoruyor hem yazıyı uzatıyor hem de bunu aşırı bir iş yükü olarak gördüğüm için bunca zamandır bu yazıyı erteleme neden oldu. Eğer okuyucuları bu konuda ikna edemezsem ne olur kaygısını duymadan yazmak istiyorum, açık bıraktığım kapılarla ilgili yorumlarda karşılıklı tartışabiliriz.

Osmanlıyı analiz eden birçok kitap okumuşsunuzdur. Şöyle olsa, bunu yapsalar batmazdı şeklinde öneriler verilir. Mesela halktan alınan vergiler eleştirilir ve daha az vergi alınsa bunlar olmazdı denir. Peki bu bir çözüm önerisi midir? Belki birçok devlet yetkilisi yetkili makamlara aynı öneriyi zamanında yapmışlardır. Evet bu tip yazılarda sorun ve çözüm tespit edilmiş ama "Nasıl" kısmı eksik kalmıştır. Nasıl bu fikri hayata geçireceğiz, padişah ikna edilemiyorsa ne yapılabilir? Ben zaten sorunları önceki yazılarımda (Soruların Verilmesi 1-4) tespit etmiştim bu yazıda da çözüm önerisini sunacağım. Ama nasıl hayata geçirilir, zaten sorunun kendisi cemaat içindeki karar alıcı merciler ise çözüme nasıl ulaşılabilir? Çözümü isteyenlerin çıkarları ile karar alıcılarının çıkarlarının çatışması engellenebilir mi?

Afrika’nın herhangi bir ülkesini düşünün, ülkenin sorunları bellidir, yapılması gerekenler de bellidir. Peki insanlar aptal olduğu için mi yapmaz? Yoksa soruna neden olanlar, kilit noktalarda olduğu için mi? Çoğu zaman küçük bir elit grubun çıkarına olan şeyler büyük çoğunluğun aleyhinedir. Küçük bir pastanın hepsi büyük bir pastanın küçük diliminden daha iyidir. Zaten mutsuz olan sorunları olan büyük çoğunluktur, sorunların başlıca sebebi de küçük elitlerdir. O yüzden nasılına girmeden yapılacak her öneri pratikte bir anlam ifade etmeyecektir. Ama hiç değilse çoğunlukta bir bilinç oluşturacaktır. Azınlık çoğunluğa korku ile egemen olduysa, bilinç pek işe yaramaz. Ama azınlık çoğunluğu kandırarak bu sistemi götürüyorsa o zaman bilinç çok önemlidir. Bu cemaat için de nasılına girmeden çözüm önerisi vermenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yazı da o şekilde olacak.

Sınav sorularının verilmesi yazılarında her ne kadar tüm ihtimalleri değerlendirsem de insanların genel olarak üç noktada toplandığını düşünüyorum. Birinci nokta “Hocaefendi'nin” onayı dahilinde bu sorular verilmiştir, ikinci nokta böyle bir olay sistemli bir şekilde hiç olmamıştır. Üçüncü nokta Gülen izin vermemiştir gene de abiler yapmışlardır. İkinci noktayı o yazı dizisinde çözüme kavuşturduğum kanaatindeyim. Üçüncü nokta ise şu anın modası, bazı şeylerin Gülen tarafından bilinmeme ihtimali yok öyle olunca biliyor ama ona rağmen yapılıyor deniyor. Üçüncü ihtimal üzerinde çok derin düşünmedim, bana mantıklı gelmiyor. Çünkü Gülen'i o kötü halkadan ayıklayacak onu masum görmemi gerektirecek bir sebebim yok. Müthiş bir alim olduğunu, çok şefkatli bir kalbi olduğunu, hakperest olduğunu, ufku geniş olduğunu vs. düşünmüyorum. Yani o abiler ile Gülen arasında bana göre bir fark yok, o yüzden Gülen'i onlardan ayrı değerlendirmemi gerektiren bir sebebim yok. Bana göre Gülen İslamcı, Devletçi, Milliyetçi ve Kapitalist fikirlere sahip ve bu dört şeyin bileşiminden de soruların verilmesine onay veren bir kişi doğabilir.

Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle de artık bu fikirlerin iflas ettiği kanaatindeyim. Tam olarak neyi kastettiğim anlaşılmadıysa: Gülen’in Necip Fazıl Kısakürek’ten Üstad diye bahsedip ondan alıntı yapması bana Gülen ile ilgili birçok bilgiyi veriyor. Hizmet hareketi o dar kabuğundan dar Türkiye siyasetinden çıkmış gibi görünse de aslında hiçbir yere çıkmamış. Atatürk ve Cumhuriyet rejimine olan alerji ve o dönemin sebep olduğu nefret Ergenekon davalarıyla devam etmiş ve en son 15 Temmuz’a kadar giden süreci açmıştır. Yedi milyar insana ulaşmak yerine, yurtdışına açılmak yerine, Gülen ABD'ye gitmiş olmasına rağmen gene de Türkiye'den vazgeçilmemiş, büyük evliya(!) Abdülhamit'in düşen bayrağını kaldırma rolünden asla geri durulmamıştır. Bylock yazımda da belirtmiştim bu Türk’ün değişmez karakteridir. Tüm enerjisini iç mücadeleler de harcar. İç mücadeleyi haklı gösterebilmek için, etrafına yalan söyler: Bunlar Rum Mehmet, bunlar Pakraduni, bunlar Acem, bunlar Misyoner, bunlar Mason, bunlar Yahudi, bunlar Hain.... Bir süre sonra kendi yalanına kendi inanır. İç mücadelenin saçmalığını vurgulamam dış mücadelenin haklı olduğunu düşündüğüm manasına gelmesin.

Birinci ve üçüncü nokta zaten ortada kokuşmuş bir tepe yönetimin olduğunu gösteriyor, Gülen oraya dahil olsun ya da olmasın önereceğim çözüm önerisi aynı olacaktır. Birinci noktaya gelirsek, “Hocaefendi” kelimesini özellikle seçtim, çünkü cümle o kelimeyle anlam kazanıyor. ''Soruların verilmesi'' ve ''Hocaefendi’nin onayı'' kelimeleri nasıl aynı cümlede olabiliyor? Maalesef bunun cevabını ben veremem, ama bir izah getirebilirim.

İslam dinine açıktan aykırı bir hareket olsa bile insanlar bir şekilde bunu tevil edebiliyorlar, "Ama! şöyle bir olay olmuş o kişi büyük bir zat olmasa böyle bir olay olur mu ki" gibi bir kült mantığına gidebiliyorlar. Ya da ideolojisiyle öne çıkmış bir lider kendi prensiplerine aykırı hareket etse bile ona aşırı bağlı insanlar bu durumu tevil edebiliyorlar. Mesela, bütüncül bakış açısı içerisinde bu hareketi değerlendirmemiz gerekir ve genel kurala bir istisna eklediğini düşünmemiz gerekir şeklinde açıklayabiliyorlar. Şimdi senelerdir kitaplarını okuyup vaazlarını dinlediğiniz bir insanı düşünün, bu kişiyle ilgili yüzlerce olağanüstü şey size anlatılmış. Hayatınız o kişinin lideri olduğu bir davada geçmiş. Dini zaten ana kaynaklarına göre değil ikincil kaynaklar olan o kişinin kitaplarına ve yorumlarına göre kafanızda şekillendirmişsiniz. Yurtdışına açılan binlerce okulu, batı karşısında alınmış (Osmanlı’dan beri hep gerileme dönemi olduğu için) büyük bir başarı olarak görüyorsunuz. Türkiye’deki okullardan dünyayla yarışabilecek kişilerin çıkmasını ve bunların çok kıt imkanlarla yapılmasını bir mucize olarak görüyorsunuz. Bu hareket lideri size İslam dinini sevdirmiş, öyle biri olmasa Türkiye’deki diğer hocalara bakarak ben ateist olurdum diyorsunuz. Hareketin liderinin açık bir zaafını gör(e)memişsiniz ve onun konuşması size huşu veriyor.

Bunlar uzatıldıkça uzatılabilir, A kişisi Hizmette bu duyguları yaşamıştır B kişisi başka tarikatta C kişisi bir ideolojide vs. Sonuç olarak soruların verilmesine onay veren bir lideri, o kişiyi hayatında hiç tanımamış bir Ç kişisi direk üstünü çizerken, o kişiyi senelerdir tanıyan bir kişi bunu yapamıyor/yapmıyor. Bu çok zor bir imtihan Ç kişisinin gözüyle insanlarla dalga geçebilirsiniz, ama Türkiye gibi bir ülkede Ç kişisi olarak kalmak zor. Şunu da unutmamak lazım bu olayda Ç kişisi olan bir kişi başka bir olayda kendisi fark etmese bile B ve C kişisi rolünde olabilir. Çünkü B ve C kişileri başkalarını değerlendirirken çok mantıklı değerlendirmeler yaparken onlarda kendi durumlarını görmüyorlar, yani uzağı şahin gibi görüyorlar ama burunların dibini göremiyorlar. Her konuda Ç kişisi olabilmek için farklı görüşlerden çok kitabı önyargısız okumak gerekiyor, ayrıca bir dine bağlılık varsa o dini de en temel kaynaklarından okumak gerekiyor. Ç kişisi olduğunuzu zannedip bir iç mücadeleye girmişseniz büyük ihtimal siz B ve C kişilerisinizdir. Gülen her saniye falso yapan Adnan Oktar gibi ya da komedi malzemesi olan Cübbeli Ahmet gibi biri değil. Zaten öyle olsa bu cemaatteki hiç kimse arkasından gitmezdi. Bu cemaatin eğitim ortalaması yüksek olduğu için Gülen de o seviyede iyi. Hayatında hiç evlenmemiş biri, anlatılanlara göre az uyuyan, az yiyen, bir mal varlığı olmayan, çok okuyan ve çok ibadet eden biri, peki böyle bir kişi nasıl oluyor da soruların verilmesine onay verebiliyor? Hayatınızda daha önce sevdiğiniz birinden kazık yediyseniz böyle bir soruyu sormazsınız çünkü neden sorusu cevabını bulabileceğiniz bir soru değildir. İyi insanlar kötü insanlar gibi düşünemedikleri için nedenleri bulamazlar. Bir neden yoksa o zaman mantıklı değildir diye kesip atmamak gerekir.

Peki ben bir neden bulabildim mi? Bana göre Gülen'in iradesi çok güçlü, o sayede yukarıda saydığım şeyleri yapabiliyor. Ama irade gücünün fazla olması nefsini terbiye ettiğini ya da çok dindar olduğunu göstermez. Çünkü irade gücü geliştirilebilen bir şey, birçok yabancı da irade gücünü artırıp Gülen gibi bir hayat yaşayabiliyor. Ayrıca yukarıda saydığım şeyler para, şehvet, tembellik ile ilgili bu üç şeye meyilli olmaması daha başka şeylere olmayacağı anlamına gelmiyor. Güç arzusu, yönetme hırsı, intikam vs. bunlar da çok güçlü, insanları esir eden duygular. Tarihte birçok savaş güç ve koltuk kavgasından olmuştur. Gülen'in nefsini terbiye etmediğine dair bir başka delilim de cemaatten ayrılanlara karşı kullandığı sert ve merhametsiz dil. Gene aynı şekilde bir yazımda ele almıştım, Adil Öksüz ve Bylock ile ilgili yalan açıklama yapması ya da eksik açıklama yapması umursamazlığını, bencilliğini yani merhametsizliğini gösteriyor. Başkasının acısını ortadan kaldırma, engelleme gücü olan birisinin bunu yapmayıp o kişiyi acısıyla barışık hale getirmeye çalışması tam bir iki yüzlülük, sahtekarlıktır. Bu fedakârca bir iyilik değil tam tersi barbarca bir işkencedir. Buradan da şöyle bir mantık yürüttüm: kendi tabanını umursamayan başka insanların haklarını zaten umursamaz ve hedefe kitlenir.

Öncelikle hizmet hareketi dini bir harekettir, dini öğrenmeye ve öğretmeye çalışır. Olabildiğince takvalı dini yaşamaya çalışır ve bu şekilde örnek olarak dinin yayılmasını sağlayarak tüm insanlara ulaşmayı hedefler. Bu noktada öncelikle hareket kirlenmiştir. Bu hareket istese de bu dakikadan sonra dini tüm insanlara ulaştıramaz. Soru verilme olayını bilen hiçbir insan (geneli Türkiye'de) bu hareketi örnek almaz. Yurtdışında bu olaydan habersiz insanlara ulaşılsa da elinde sonunda gerçekler ortaya çıkar ve bu insanlar da başta olumlu yanaşsa bile gerçeği zamanla öğreneceklerdir. Bu yazının konusu soruların verilmesi olduğu için Hizmettin diğer sorunları için bunu küçük bir ölçek olarak düşünün, yoksa diğer sorunlarından dolayı da artık bu yolda devam etmesi mümkün değildir. Zaten böyle bir sorunla yüzleşip, neden olduğu niye olduğu ortaya koymadan İlayi kelimetullah yapılamaz. Yani öncelikle kişinin kendisinin bunu yapamaması gerekir. Bu işe bulaşmamış çoğunluk kişiler biz yapabiliriz diye düşünebilir. Ama sonuç olarak onlar da Gülen'den beslenmekte, insanlara Gülen'i tanıtmaktadır. Zaten aynı şeyleri aynı yöntemlerle yapıp farkı sonuç beklemek abestir. Bu yurtdışındaki her ülkede Türkiye’deki olan olayların benzerlerine sebebiyet verecektir. Yani öncelikle hareket tek amacını devam ettiremeyecek noktaya gelmiştir. Ayrıca hareketin Türkiye’de faaliyet gösterememesi ve kendi içinde de büyük sorunlar yaşaması sonrası Türkiye'de Deizm tartışmaları başlamıştır. Deizm’in bu derece artmasında hareketin faaliyet gösterememesi sonucu oluşan boşluk sebep gösterilebilir. Ama bu harekete mensup insanlarda bugün din konusunda savrulmalar yaşamaktadır, yani bu hareket din konusunda savrulma yaşanmasını engelleyememekte sadece geciktirmektedir. Yani bugün bu hareket Türkiye’de faaliyetlerine devam etse bile bu sorunların verilmesi gibi sorunlardan dolayı ilerde insanlar gene bir bocalama yaşayacaktı. Hareketin faaliyet gösterememesi ve hareketin dine aykırı faaliyetleri (soruların verilmesi gibi) aynı zamanda ortaya çıkmıştır. Bu noktada ben Deizm’i artıran şeyin ikincisi olduğu kanaatindeyim. Yani hareket asıl amacının aksi yönde neticelere neden olmuştur ve oluyor.

Kırk yıllık tecrübeden çıkarılacak birçok ders olması gerekir. Ama benim gördüğüm hiçbir ders çıkarılmamıştır. Mesela dünyanın 170 ülkesine okul açılması cemaatin ilkelerini 170 kere bükmesine neden olmuştur (1). Her ülkede denge gözetilmeye çalışılmış ve okullara bir şey olmasın diye genel prensiplerinden ödün verilmiştir. Böyle bir tecrübeden ders çıkarılsaydı eğer hala daha okulları büyütme yolluna ya da okulların sayısından övünülme yoluna gidilmezdi. Aynı şekilde cemaatin Zaman Gazetesi olması, Kimse Yok Mu gibi bir derneğinin de kapatılmasına neden olmuştur. Bundan az da olsa ders çıkarılmıştır bu konuda tartışmalar yapılmaktadır. Ama genel olarak bu tarz söylemleri zaten hareketten kopmuş kişiler eleştiri olarak yönetmektedir. Hareketin içindeki kişilerin bu pahalı ve acı deneylerden ders çıkarma deneyin sonuçlarını analizi etme gibi bir niyetleri yoktur. Soruların verilmesi sorunu gibi çoğu sorun reddedilmekte ve muhatabını aptal yerine koyan bir bekleme süreci tavsiye edilmektedir.

Ahmet
Twitter: @a_wolfenstein 


(1) “Kurumların kutsallaşmasıyla gelen bükülmeler, o kurumların sayısı ve dünya coğrafyasına dağılımıyla da yakından ilintili.” Yazar Ahmet Ay, http://www.karakalem.net/?article=5106