Son 5 yıldır the cemaatin beklediği baharın gelip gelmeyeceği bu yazının konusu değil. Benim bahardan kastım, çok sevdiğim ve özlediğim ülkeme güvenli şekilde geri dönebilmek. Çünkü annemi, kardeşlerimi gerçekten özledim ve maalesef bulunduğum yere değişik sebeplerden ötürü gelemiyorlar. Aslında çok şey istemiyorum bu hayattan. Tek istediğim şey, ayrımcılığa uğramadan sade ve basit bir hayat yaşamak. Dünyanın en iyi ülkelerinde yaşıyor olmak maalesef insana huzur vermiyor. Çünkü eğitim bir dert, dil başka dert, görüntünüz bambaşka bir dert. Başka bir ülkede yaşamaya başlamak ve bunu pasaportsuz yapmaya çalışmak oldukça zor. Bazen bir banka hesabı açmak bile çok zor olabiliyor. 

Günlerce aylarca ülkeme nasıl dönebilirim, bunun için gerek şart nedir diye düşünüp durdum. Benim baharımın gelmesi aslında pek çok aileye de aynı anda baharın gelmesi demek. Aklıma gelen ve bunu yapsam tünelin ucundaki ışığı görebilirim dediğim, aklıma gelen tüm ihtimalleri sıraladım. Sonuçta görünen o ki, bırakın Fetullah Gülen’in baharını benim baharımın bile gelmesi neredeyse imkansız görünüyor. 

İlk zamanlarda Gülen’e karşı hüsnü zan içerisindeydim. Nasıl böyle olmaz ki. Dini diyaneti kendisinden öğrendiğimiz kişiydi sonuçta. Fakat iyi insan olmak ve iyi vatandaş olmak arasında çok ciddi fark varmış. Bunu Gülen’e bakınca anladım. Bu cendereden kurtulabilmek için Gülen’e mektup yazmayı düşündüm. Mektupta mealen yazmayı düşündüğüm şey kafamda kurguladığım hizmet düşüncesi ve yeniden nasıl düze çıkarız düşüncesiydi. Yerelleşme ve şeffaflığın ne kadar önemli olduğundan dem vuracaktım. Ne kadar safmışım. Bugün herkes bir şeyler yazıyor çiziyor ama Gülen’in pek de umurunda değil. O yine bildiğini okuyor. O yüzden Gülen’e mektup yazmanın baharın gelmesini bırakın kendini gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramayacağını anladım. Esasen şunu anlamakta hala güçlük çekiyorum. Nasıl olur da Gülen iyi etrafı kötü düşüncesine insanlar inanabiliyor. Hidayet Karaca’yla olan telefon kaydını hatırlayın. Dizi senaryolarına dahi karışan bir kişinin bu kadar şeyden habersiz olması ve etrafı tarafından yanlış yönlendirilmesi mümkün mü? 

Daha sonra, isteyenlerin Stockholm Sendromu diyebileceği, şu düşünceye kapıldım: Bu işi çok güçlü bir lider çözebilir. Bu da Erdoğan. Bu konuda hala böyle düşünüyorum, ama Erdoğan’ın tek başına bu gerginliği çözebilmesi de imkansız görünüyor. Yaşanan bu büyük travmayı atlatabilmenin de belirli şartları olduğuna inanıyorum. Erdoğan’a türkiye.gov.tr üzerinden ulaşmayı düşündüm. Kendisinden af ve merhamet dilenmeyi, asla devletine milletine ihanet edecek bir insan olmadığımı ve o melun gecede ve öncesinde her zaman darbeleri lanetlediğimi söylemek istedim. Bu belki işe yarayabilirdi, hala da yarayabilir bilmiyorum. Bunu yapmak tüm prensiplerini çiğnemek demek olacaktı. Belki kısa vadede hayatımda olumlu bir şeyler yaratabilirdi ama yapamadım. Bunun iki sebebi var. Birincisi öyle ben muhalifim ama sen yine de beni affet demek işe yarar mı emin değilim. İkincisi Erdoğan’dan af dilemenin elbette bir bedeli olacak. Belki benden isim isteyecek ya da bildiğini anlat diyecekler. “Yahu bir şey bilmiyorum ki ne anlatayım. Anlatacak bir şeyim olsa neden saklayayım ki” desem de bu sözlerin pek fazla alıcısının olacağına inanmıyorum. 

İşte burası çok kritik, ben bir şey söylesem de bana inanmayacaklar. Bunun sebebi de tedbir dediğimiz saçmalık. Tedbirle ilgili sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, tedbir yaptık da ne oldu, ne işe yaradı? Bence Türkiye halkı Gülen’e ve en azından bir dönem peşinden gitmiş insanlara inanmamakta haklılar. Sırf tarafı belli olmasın diye içki içen karısının başını açan insanlar, gelip devlete, biz artık hatamızı anladık deseler kim inanacak onlara. Ne malum yeni bir yapılanma içine girmedikleri diye düşünebilir Türkiye halkı. Bir takım sosyal testler yapılsa ve özür dileyenlerin hatasından geri döndüğüne dair kanaat oluşsa bile yeterli değil. Diz dize fotoğraf çektirdiği insanı tanımıyorum diyen imamın cemaati. Eğer bana bir defalığına Gülen adına açıklama yapma hakkı verilse, tedbir kurumunu kurduğu için tüm Türkiye’den özür dilerdim. Güven zor kazanılan kolay kaybedilen bir olgu. The cemaat üyeleri ve Türkiye halkı arasındaki güveni altüst eden şeylerin başında gelen olgu ise tedbir. Üstelik the cemaatin yaptığı tedbir, kendi mensubu olmayan yazarların bile hapsedilmesinin temel sebeplerinden. Yani bugün the cemaat batılı şeffaf bir kuruluş olsaydı, gazeteciler, muhalifler ve işadamları kripto diye hapse atılabilir miydi? Belki yine atılırdı ama en azından “kripto” olduğu için değil. 

Bazı yazarların twitter üzerinden cemaat mensuplarına özeleştiri çağrısı yapması ise hayli güzel. Fakat bireysel olarak yada kitlesel olarak eleştiri yapanların sayesinde hükümetin artık demokratik davranıp geri adım atacağına inanmıyorum. Bunun birinci sebebi hükümetin, her ne kadar seçimle işbaşına gelmiş de olsa, antidemokratik uygulamalardan vazgeçmeye yanaşmaması. İkinci ve belki daha önemli sebep ise bu eleştirinin liderden yani Gülen’den gelmesi gereksinimi. Liderden gelmeyen eleştirinin inandırıcılığı düşük. Çünkü durum ortada, birçok platformda Gülen’i ve yaptıklarını açıkça eleştiren insanların dahi hala Türkiye Cumhuriyeti ile başları belada. Eğer bu işe yaramış olsa birçok kişiye devlet bir kapı açardı yada en azından bir yol gösterirdi. Fakat the cemaatin benimsediği tedbir prensibi bunun önünde en büyük engel olarak duruyor. 

Şimdi bir saniyeliğine düşünelim. Gülen yarın şöyle bir açıklama yapsa ne olur. “Türkiye’deki muhalif yada iktidar destekçileri için karşıdakini suçlamanın en kolay yolu hizmeti kullanmak oldu. Bu durumdaki bir topluluğa bir şeyler anlatabilmek mümkün değil. Artık Türkiye bizim için hizmet yurdu değildir. Hizmet faaliyetlerini Türkiye’de durdurduk. Artık Türkiye ile ilgilenmiyoruz.” Bence böyle bir açıklama Türkiye’nin bir adım dahi olsa demokrasiye yaklaşmasını sağlayacaktır. Örneğin bu sayede hükümet Türkiye’deki the cemaat mensuplarına ve hükümetin the cemaat mensubu olduğunu düşündüğü kişilere olan baskıyı biraz olsun azaltabilirdi ve yeniden yapılanmaya çalışıyorlar tezini boşa çıkarabilirdi. Ayrıca bu sayede Türkiye’de en azından bundan sonra olan her olan kötülüğün arkasında kendisinin veya takipçilerinin olmadığı tezini anlatmak daha kolay olabilirdi. 

Üzülerek görüyorum ki, böyle bir şey asla olmayacak. Bunun tek sebebinin Gülen’in ihtirasları olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer takipçilerinin inandığı gibi bir “pir-i fani” olsaydı ve dünya işlerinde gözü olmasaydı 17 Aralık operasyonlarından sonra kendi takipçilerine böyle bir töhmetin altında yaşayamacağını söylemeyi seçerdi, hükümetle savaşmayı değil. Hükümete açılan bu savaş devlete açılan bir savaşa dönüştü. Hükümet yarın değişse bile Gülen bir şeyler yapmadan devletin tavrının değişmeyeceği ortada. Çünkü muhtemel iktidar sahipleri dahi Gülen hareketinin aleyhine açıklamalar yapmaktan geri durmuyorlar. Hatta herkesin birbirine kolayca atabildiği tek yafta “FETÖCÜ” oldu. 

Gülen hükümete, dolayısıyla devlete açtığı bu savaşı iman, küfür ve nifak mücadelesine dönüştürerek kendi ayağına sıktı. Ne geri adım atabiliyor, ne de bu strateji onun lehine işliyor. Çünkü atacağı geri adımda kendisiyle çelişmiş olacak. Atılacak her geri adımla “bir müslümanın, bir münafıktan özür dileyebileceğini” göstermiş olacak. Ayrıca böyle bir hamleyle ciddi sayıda takipçi kaybedeceğine inanıyor olmalı. Çünkü bizim gibi toplumlarda tükürdüğünü yalayan liderlerin arkasından pek gidilmez. Bunun bir onur olduğunu düşünmek için önce kendi kültüründen ve benliğinden sıyrılmak gerekli. Basit ve sıradan bir insan olmayı gururuna yediremiyor da olabilir. Bu açıdan bakıldığında ise ortaya şu sonuç çıkıyor. Gülen için takipçilerinin polisten kaçıyor olması, nehirlerde bebeklerin boğuluyor olması veya takipçilerinin pasaportsuz olarak üçüncü dünya ülkelerinde yaşıyor olmalarının pek de bir anlamı yok. Çünkü Gülen’de vicdanın kırıntısı kalmış olsaydı, bu yaştan sonra ne yaşayacağım ki deyip en azından ufak da olsa bir inisiyatif alabilirdi. Bu sayede en azından bir kısım takipçileri biraz daha rahat nefes alabilirdi. 

Aslında bu problemin çok zor olmayan birkaç çözümü olabilir. Fakat sorun kurum ve prensiplerden ziyade kişilere indirgendiği için problemin çözümü zorlaşıyor. Neden çok zor olmadığını ise bir dahaki yazıda anlatacağım. 

Halis