Header Ads Widget

test banner

Bir Yol Hikayesi (2): Ekşi Elma


Ben Rüknettin. Sürgün ülkenin çocuğuyum. Ülkem baştan başa harap olmazdan önce mutlu bir çocukluk yaşıyordum. O zamanlar dünya büyüktü. Keşfedilecek ne çok şey vardı. Her karıncanın hayalinde kızaran bir buğday tanesi, her tepenin ardında bir başka cemre saklıydı. Sanki kuşlar daha hür, anneler mutlu olmaktan öte mesuttu. Ne büyük ne küçüktüm. Anneme “Okuyup doktor olur, sana en iyi ben bakarım” diyecek kadardım. Ben ve kız kardeşim Hafsa, Halep çarşısına kaçıp kaçıp kedi kovalarken babam ve abim hurda toplar, tenekeden ekmeğimizi çıkarırlardı. Güzel geçti çocukluğum. Halim selim bir çocuktum ve kardeşime de göz kulak olurdum tabii. Annem müşfik elleriyle ekmek açarken neşeden kıkır kıkır kardeşimi dizginlemekti bir görevim. “Bu kadar gülersen başına bir şey gelecek!” diye korkutmama tınmaz ya bir yerden düşer ya üstünü başını kirletirdi. Onun heyecanının gözlerinden öpünce babam, hayalinde gökyüzüne sahip olurdu yumurcak. 

Önce ‘devrim olacak’ fısıltıları, sonra çatışma haberleri… Savaşın  gölgesi vurdu evimize. Haftalar boyu diken üstünde oturdu babam. Minderden sedire, sedirden pencere pervaza geçiyor; bir türlü içindeki kasveti dağıtamıyordu. Akşamları sandalyesini balkon korkuluğuna çekip Halep çamları arasından şehrin ışıklarına dalıp gidiyordu. Bize “şehirde çatışma olmadığını, endişeye gerek olmadığını” söylese de gözleri başka şeyler anlatıyordu. Kıra çalan saçlar altında dua dua yalvaran gözleri çukurlaşıp kaybolmuştu. Tedirgin geceleri uyumadığı belliydi. Sokaklarda, caddelerde, dükkanlarda herkes görülmesinden korkulan bir canavarı bekliyordu adeta. Bir sabah babamı tutukladılar, sonra yoklara karıştı gitti. Annem gül gibi soldu, abim deliye döndü. Annem Antepli, babam Halepli... Birleşik coğrafyanın çocukları olan ben ve kardeşim ise sindik yok olduk. Bir çığ gibi üzerimize yıkıldı gökyüzü, sığınaksız korunaksız kalakaldık.   

Şehrin üstüne fezanın neresinden, nasıl geldiğini anlayamadığımız bombalar yağmaya başladığında annem göç hazırlığı tutmuştu. Anadolu’nun bağrına kaçacaktık. Zira başımıza bir şeyler gelmesinden korkan dedem, hemen harekete geçmişti. Ne yazık ki korkulan başa geldi. Kız kardeşim, bir havan mermisinin şiddetiyle yıkılan bahçe duvarının altında can verdi. Kuzeniyle evcilik kurup toz pembe hülyalar topluyordu oysa. Gülmelere doyamamış minicik bedenini kara toprağa koyduk. Nasıl yapabildik?... Bazı anlar var ki yaşanması insanüstü bir gayret gerekiyor. İşte cennetin rengi öylece soldu ellerimizde. Minik gökkuşağı bizden uzaklaşırken o doğduğundan beri kulağıma çalınan ezgi de duyulmaz oldu.

***

Yüreğimdeki yangına inat yolunu şaşırmış soğuk kış rüzgârı kulağımı kesiyordu. Moraran dudağımı ısırmak acımı hafifletmedi. Şubat soğuğu iliklerimize işlerken sınırdan yaya geçtik. Türk askerini gördüğümde hissettiğim güven ve geride bıraktığım kasvetle ruhum ikiye bölünüyor, bir yarım ardımda kalıyordu. Dağ gibi dedemin kolları bizi merhametle saran Türkiye’ydi. Daha önce de birkaç kez geldiğim annemin köyünde ilk günler geri dönme utkumu kaybetmemiştim. Babamın kokusuna hasret onun kocaman ellerinden bayram şekerleri toplamak, dağ gibi aslan abime yaslanıp kötülere racon kesmek istiyordum. Ne var ki coğrafyanın griye çalan karaları çok uzağımda değildi. Kardeşimle beraber öyle bir enkaz altında kaldı ki ülkem, kaos sözcüğü yeterli gelmez tarife. Sular çıldırır çölün bu vahşiliğine. Dedemin çabalarıyla öğrenilen haberler bir süre gizlendi benden. Bilmem neden, babamın kalp krizi geçirdiğini duydum kara zindanda. Sonraki günler dost kim düşman kim tanınmazken ağabeyim de çöken fırtınayla kırılıp düşen yüzbinlerce fidandan biriydi artık. Öfke damar damar sardı bedenimi. “Babandan yadigâr bir sen kaldın!” feryadı ile annem sarstı, set oldu önüme. Onun kederine yandım, kendi kaderime acıdım. Zavallı, çaresiz bir hisle kalakaldım. Bir ince dal gibi tutundum dünyanın en bedbaht kadınına. Bir kara haber de benden alsa tümden yıkılmaz mıydı örselenmiş ruhu.

Ne dedemin fıstıkları ne çardağımızdaki güvercinler yüzümü güldürebildi. Antep’e geleli altı ay geçmesine rağmen yaşadığım travmayı atlatamıyordum. Avare dönüp duran dünya benim için kanlı bir oyun sahnesiydi. Her gün onlarca Hafsa’nın kör dünyaya savurduğu çığlıkları duyardı kulaklarım. Kabuslar görürdüm güpegündüz, ıpıssız. Enkaz yığınları arasında yakınlarını arayan savaş çocuğu olurdum. Heyulalar kuşanırdı düşlerim. Gözyaşlarımla ıslanan oyuncaklarım tek yoldaşım. Onları kem gözlerden saklamaya çalışır, tek çare toprağa gömerdim. Bazen gömülen ben olurdum oyuncak yerine. Kız kardeşimi bulamayınca umutlarımı ezerdi vahşi paletler. Kızgınlık mı kırgınlık mı nefes alamazdım, üstüme topraklar, molozlar yığılırdı…

***   

Yedinci sınıftan okula başlatılmıştım. Ana dilim Türkçeydi, fakat okur yazar değildim bu yabanda. Derste öğretmenlerin sözlerini anlayamıyordum. Puslu dumanlı bir hava içinden konuşuyorlardı adeta. Onları bir süre sonra seçemiyor dalıp uzaklara, başka gerçekliklere gidiyordum. Dışarıya kilitli, kapalı bir kutuydum. Annem halime dayanamıyor, yaralı bir kuş gibi etrafımda çırpınıyordu. Dedemler çaresizdi. Geceleri ağlama nöbetleri geçiriyordum. Bütün öğretmenler elbirliği iyi davransalar da yangın yeriydi yüreğim. Ağzımı bıçak açmazdı. Çoğu zaman okula diye çıkar köyün üst yakasındaki tarihi anıta tırmanırdım. Rüzgârın uğultusunu, köyden gelen muhtelif sesleri dinler dünyama küserdim. Zaten devamsız olduğum okulda sınıf tekrarına kalmıştım, umrumda değildi.

 Kul darda kalmayınca Hızır yetişmezmiş. Dibe vurduğum anda, yaşamakla ölmenin aynı renge büründüğü bir demde o geldi: bir öğretmen. Uçurumun kenarından çekti aldı beni.  O sene kâbus gibi geçen yazın ardından okulun açıldığının ilk haftasıydı. Sınıfımıza yeni atanmış bir öğretmen ilk kez giriyordu ve gelir gelmez ekşi elmalar dağıttı hepimize. Herkese birer elma düşmeyince yarım yarım böldü bazımıza. Memleketinden getirmiş. “Tadı ekşidir, ama içinizi açacak” dedi. Sonra teneffüste nöbetçi kulübesinin yanında otururken beni çağırdı, öteki çocukları uzaklaştırdı kibarca. Adımı söylemesinden hakkımda bir şeyler duyduğunu sezdim hemen. Elmayı sordu. Hemen tepkimi koydum tabii. “Sevmedim, hem neden seveyim ki, ekşi zaten.” Halbuki tadına hiç bakmamış, ilk elden çantama atmıştım. “İlk başta ekşi gelir bak, fakat ardındaki kokuyu, tazeliği, damağında bıraktığı tadı keşfettin mi yine istersin. Kıraç topraktır. Bizim orda mayhoş derler buna. Biraz benzer yaşadığın hayata Rüknettin.”

Eve varınca ilk iş olarak ekşi elmadan ısırınca kor olmuş dimağım ferahlayıverdi sanki. Yüreğimi bağlayan is çözülmeye başladı o an. Öğretmenimde de kardeşimi andıran bir efsunlu ezgi vardı. O neyse işte, bende yankısını uyandırmış, o tanıdık tını tekrar duyulur olmuştu. Soranlara sessiz kaldığım hikayemi ona anlattım. Sormadan, kendim istedim. Sonraları saatler boyu zaman ayırdı bana. Bu sefer ben dinledim, borç ödercesine... Yunus, Hacı Bektaş gibi Anadolu erenleri vardı hep dilinde. Bunları küçükken annemden işitmiştim biraz. Ailesiz kalan Yunus’un hikayesine hayranlığımı gizleyemedim. Karamsar ruh halimden sıyrılabilmem için çok emek etti. Hatta dedemleri ziyaret edip yetenekli olduğumu, ilgilenilirse yüz akı olacağımı bile söyledi. Bu iltifatlara layık olmak için bir şey yapmamıştım oysaki. Minnette kalamazdım, daha iyi çalışmaya başladım ben de. Öğretmenimin benim için seçtiği öyküleri hemencecik okuyor üstelik kahramanları hep ben oluyordum. Hayal kurmak benim işimdi. Dimağım ışıl ışıl parıldamaya başlamıştı. Kayıp atlasım keşfedilmiş, dilimin bağı çözülmüştü. 

Hafta sonları köyün lojman merdivenlerine ivecenlikle varır, babam ve abimin kaskatı yokluğunda öğretmenimi beklerdim. Uyandığında beni göreceğini bilirdi. Çay davetinin karşılığında annemin ezanla kalkıp hazırladığı peynirli sıkmaları yerdik. Bazen okul hademesinin eski bisikletine biner, beni de yedeğine alır, ‘ziyaratlığa’ giderdik. Köye yakın, ihtiyarların bazen meclis kurdukları yerdi burası. Fıstık ağaçlarının altına yaygımızı sererdik; arkadaşlarım ellerinde yemişler, sıkmalar, çörekler ile damlardı hemen. Çivili tahta çıkarılır, bozuk birliklerle parmak futbolu oynardık. Bazen de öğretmen dama, satranç gibi oyunlar öğretirdi bize. Diyebilirim ki hafta sonları ikinci bir okul kurardık orada. Öğretmen türkü de söylerdi bize.  Sazının tellerinde Anadolu’nun ılık yeli eser, buğulu gözlerinin derininde Fırat’ın dinginliği yüzerdi. Biraz abim biraz babam oluverirdi birden. Ben ona daha çok bağlanırdım. Bıkkınlığa varan ilgime ses çıkarmaz, beni üzmezdi hiç. 

Mersin’in uzak bir beldesinde geçmiş çocukluğu, ben gibi erken yaşlarda yitirmiş babasını… Beni kardeşiymiş gibi görmesini, tükenmez sabrını buna yordum. Tayini çıkıp başka diyarlara ışığını götürene dek onun dersini aldım. Hayat dersi, Türkçe dersi, insanlık dersi…. Keşke herkesin böyle öğretmeni olsa. Anlattığı bilgeler arasına yazmalı bu yayla ozanını; medeniyet nedir, irfan nedir, insan nedir ondan öğrendim. Sıra dışı hikayemin sıra dışı kahramanıydı Ahmet Öğretmen…. Yıllar önce başım eğik, bunalmış ve kırgın geldiğim köyde,  ilk kez görülen bir  başarıyla, bir tıp öğrencisi olarak Ankara’nın yollarını gururla tutuyorum şimdi. Hayalimdeki mesleği yaparken beni bin bir zahmetle yetiştiren bu güzel ülkeye faydalı olmalıyım… Anneme verdiğim söz üzre minnet varsa ödenecek, yük varsa çekilecekti. Emek verene sevgisiz kalınmayacaktı. 

-Edebi Sosyolog


author

"Sorumluluk Reddi" Konusunda Önemli Bilgilendirme:

Münferit Fikir Platformunda yazılan tüm yazılar, aksi MFP YYK tarafından belirtilmedikçe yazarların kendi görüşleridir. MFP’nin ve platformdaki diğer yazarların görüşlerini yansıtmaz veya ifade etmez.

Yorum Gönder

0 Yorumlar