Münferit Olunmalı mı? Eğer Olunmalıysa Nasıl Münferit Olunur? (1) - Münferit Fikir Platformu

SON

16 Eylül 2019 Pazartesi

Münferit Olunmalı mı? Eğer Olunmalıysa Nasıl Münferit Olunur? (1)



Münferit, Türkçe Sözlük’te ‘kendi başına, ayrı, tek’ şeklinde tanımlanmaktadır. Türkçe’ye Arapça’dan geçen bu sözcük için bugün yazı dilinde daha çok fert, birey gibi yeni kelimeler kullanılmaktadır. Sosyoloji ve insan bilimlerinin temel çalışma konusu olan toplum işte bu münferitlerden meydana gelen yapının adıdır. Bu nedenle toplumla ilgili olanı anlamak için önce münferitleri yani bireyleri anlamak gerekmektedir.

İnsanın bireysel ve toplumsal olmak üzere iki cephesi vardır. Toplumsal yanıyla evlat, anne, baba, amca, hala, arkadaş, eş, komşu, vb. olan insan bireysel yanıyla da hususi bir adla çağrılan evrende tek ve eşsiz olan bir varlıktır. Ancak insanın bu iki yanını birbirinden kesin çizgilerle ayırmaya imkân yoktur. Çünkü bu unsurlar çoğu zaman birbiriyle iç içe geçmiş durumdadır. Zaten bunları birbirinden ayırmak esasında fıtrata da terstir. İbadet hayatını zenginleştirip kullukta derinleşme adına aileyi ihmal ederek sabahlara kadar yapılan ibadet dinen de hoş karşılanmaz. Çünkü bir tarafta bireysel olanı imara çalışırken öbür tarafta toplumsal olan göçmektedir. Aynı şekilde birey olmayı unutup toplumsal olanı yüceltmek de böyledir. İnsan bireysel ve sosyal olan arasında sürekli bir denge kurmalı, fıtrat üzere yaşamalıdır. Bireysel alanda toplumsal alana göre insanın görece daha esnek bir hareket alanı vardır. Burada insan adeta kendi filminin başrol oyuncusu hatta yönetmenidir. Toplumsal alanın ise kendine ait bir takım tabii kuralları vardır ve insanın burada söz hakkı ya da hareket alanı sınırlıdır. Bu iki kutup arasında sürekli gidip gelen insan toplumsal kimlik inşasında pek zorlanmaz. Yakın çevresinden veya etrafının tesiriyle bu konudaki sorumluluklarını kolayca öğrenir. Ancak bireysel alanın inşası diğeri kadar kolay olmaz.  Burada insan evrendeki sınırsız düşünce, fikir, arzu, istek, inanç arasında bocalar durur. Burada toplumsal alanın tesiri, yönlendirmesi olabilir ancak baskısı asla söz konusu olamaz. Örneğin toplum size evlenmeniz konusunda baskı yapabilir ama illa şununla evleneceksiniz diye bir dayatma da bulunamaz. Eskilerin ‘Çocuğu doğurursun ama gönlünü doğuramazsın.’ sözü bu durumu tanıklamaktadır. Bireysel kimlik inşasının en önemli ayağı ise yaşam, var oluş, evren ve ölüm sonrasına dair anlam arayışıdır. Bu noktada dinler hazır paket programlar olarak insanlığa can simidi olurlar. Çoğu birey de hazır olan, çok çaba emek istemeyen bu alternatifi hemen benimser. Bu sayede insan öğretileri saçma bile olsa dinlerde kendi mana arayışına anlam bulur, bilinmezlik perdesini biraz olsun aralar. Bu arayışa biraz daha renk katmak isteyenler ise seviyeyi bir tık yükseltip cemaat ya da tarikatlara girerler. Ancak cemaat tarikat yoluyla bireysellikte nirvanaya ulaşmak isteyenler her zaman olmasa da genellikle kötü bir sürprizle karşılaşırlar. Bireyselleşmek için çıktıkları bu yolda vardıkları yer tamamen toplumsal alanın tahakkümü olur. Kısaca dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olurlar.

İşte Fethullah Gülen olayında yaşadığımız da bence tam budur. Allah ile kullar arasındaki engelleri ortadan kaldırmayı vaat edip oraya kendisini koymuştur. Din, sorumlu olmak için ergin ve aklı başında olmayı şart koşmuş, aklını kullanmayı ve muhakeme etmeyi ise övmüştür. Fethullah Gülen ve benzeri cemaat tarikatlar ise akıl yürütmeyi, sorgulamayı, muhakeme etmeyi ayıplamış, onun yerine itaati, dogmayı koymuştur. Kişinin istediği işte çalışmasını, istediği okulda okumasını, istediği kişiyle evlenmesini, istediği arabayı almasını, istediği elbiseyi giymesini, tatil yapmasını, sakal bırakmasını, vb. engellemiş, bireyselliği darmaduman etmiştir. Din, sürekli bireysellik tarafında dururken Fethullah Gülen toplumsal olanın sınırlarını alabildiğine zorlamıştır. Bireysel alanı gittikçe daralan fertler ise yalnız aidiyet bağı dolayısıyla kendini değerli hissetmiş, bu yapı dışında hayatın anlamsızlaştığını, bu yapıda oldukları için kendilerini diğer insanlardan şanslı hissetmiştir. Ancak, beklenmedik bir anda aniden yapının varlığı ortadan kalkınca işte bu bireyselleşememe meselesi gün yüzüne çıkmış, iyice görünür olmuştur. Bu noktada yapıdaki kişiler için iki seçenek ortaya çıkmıştır: Her şeye rağmen bireyselliğin son kırıntılarını da feda ederek alışılmışın peşinden gitmek ya da münferit olmanın yani bireyselleşmenin açtığı yoldan özgür ve bağımsız bir yaşama yelken açmak.

Tabandaki pek çok kişinin münferit olma hazırlığında ve arifesinde olduğunu düşündüğümüzde “münferit nasıl olunur?” sorusu her zamankinden daha da anlamlı ve önemli hale gelmektedir. Bu soruya başka başka kişilerin verecekleri çeşitli cevaplar karşısında benim tasavvuruma göre en az üç temelde ele alınması gerekir. Bunlar ekonomik bağımsızlık, entelektüel sermaye ve tasavvufi anlayıştır. Şimdi kısaca bu hususlara temas etmek istiyorum.

Ekonomik bağımsızlık bireyselleşmenin en önemli ve gerekli şartıdır. Ekonomik bağımsızlığa ulaşmadan bireyselleşebilmek mümkün değil. Abilerin istişarelerde aktardığına göre Fethullah Gülen petrol zengini Arap ülkelerinin sadakalarını hizmete bağışlamak istemeleri karşısında bu duruma şiddetle karşı çıkmış ve buna gerekçe olarak da ‘Bugün size parayı veren yarın emir de verir.’ şeklinde bir açıklama getirmiş. Aslı böyle midir yoksa rivayet midir bilmiyorum ama gerçekten çok doğru bir söz. Bu durum yalnız fertler için değil toplumlar, devletler, ülkeler için de böyledir. Bugün dış politika da bir ülkenin temsil ve etki gücü onun ekonomik gücü nispetindedir. O yüzden münferit olmak için önce kendi kabiliyet ve zekamıza güvenip ayaklarımızın üzerinde durmamız gerekir. İşte bu yapı bize maaş veriyordu, burada istihdam ediliyorduk, nafakamızı temin için bu yapıya muhtacız gibi gerekçeler kişinin bence kendine ve yaratıcıya güvensizliğinden kaynaklanmaktadır. Bugün kolejde, dershanede çalışıp da bu kurumlar darbeden sonra kapanınca başka özel eğitim kurumlarında iş bulup çalışan birçok kişi biliyorum. X dershanesi olmaz da Y dershanesi olur. Ama mutlaka olur. Bu konuda ümitsiz olmamak gerek. Sonuçta cemaatin kurumundaki öğretmenler dört yıllık lisans mezunu ve alanlarında deneyimli kişiler. O yüzden enseyi karartmaya hiç gerek yok. Bir de tabi ki şayet inançlıysak rızık ve barınma konusunda yaratıcının tekeffülünü de unutmamamız gerekir.

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (Hud Suresi 6. ayet. Ali Bulaç Tefsiri)

Allah, yarattığı her canlı için dünyada kalacak yeri ve rızkı bana aittir diyor. Bunu bilip de ümitsizliğe düşmek olmaz. Bu konuda bir hatıramı da yeri gelmişken söyleyeyim. 17-25 olaylarından sonra yapıdan ayrılmaya karar vermiştim. Bu arada ben kendimi kurtarmak, aklamak ya da bu işten sıyrılmak için de bunu söylüyor değilim. Gerçekten bu zamanda ayrıldığım için bunu diyorum. Esasen ben 17-25’ten dolayı değil, onun çok daha öncesinden gönül bağım kalmadığı, ideolojik bir aidiyet hissetmediğim sadece paralı bir çalışan olduğum için ayrıldım. Yani 17-25 benim gibi kafa sallayanlar için güçlü bir bahaneydi sadece. Farklı bir yazımda da belirtmiştim benim bu yapıda asıl takıldığım şey okulu uzatmam ve bundan dolayı cemaatin hiçbir sorumluluk almamasıydı. Siz adama talebe verin, ev abiliği BTM’lik verin, yazın göndermeyin, kamp yaptırın, çocuk baktırın, ev taşıtın, varsa yoksa hizmet deyin, gecelere kadar istişarelerde tutun, hafta sonları takip için İzmir’e gönderin, haftanın dört beş günü çocuk eve gelsin gece uyumasın abiyi de uyutmasınlar abi de sabahki derslere yetişemesin sonra bu yetişememeyi alışkanlık haline getirip alttan dersleri biriksin.  Sonra da “neden okulu uzattın?” deyin. Tamam bunun yarısı benim tembelliğimdendi. Ama diğer yarısı da cemaat faaliyetleri yüzündendi. Sonra ne oldu? İlk dönem hiç alttan ders yok ikinci dönem alttan 17 dersle okulu uzattım. İşte 2011 yılında okulu uzatınca ayrılmak istedim ama babam kabul etmedi maddi olarak da beni desteklemedi ve orada kalıp okulu bitir dedi. O yıl mecburen uzatma maaşı alıp devam ettim.  Bilenler bilirler uzatma cemaatte ikinci sınıf insan demektir. Çok dışlanırsınız, acayip kasıntı bir şeydir. Zaten maaş aldığınız için itiraz da edemezsiniz her işi de bir güzel size yüklerler. En kıl olduğum şeylerden biri de şuydu TEF’li (Teknik Eğitim Fakültesi) abiler lütfen kızmasınlar bana adam Talaşlı Makine Öğretmenliği ikinci öğretim. Zaten öğlene doğru kalkar ikindiye doğru da okula gider gece geç saatte gelir. Tüm aktif hizmet saatleri adamın ders saatine denk gelir. Sonra adam mezun olur tam zarf alır. Kasıla kasıla uzatma diye senle dalga geçer! Neyse bu yıl hırsa gelip eşek! gibi çalıştım sonuç olarak. Hem ders çalıştım hem de bölgedeki hizmetlere koşturdum. Tabi maaş karşılığı yaptım bunları. Bundan önceki dört yıl Allah şahittir sırf hizmet için, Allah için yapmıştım, niyetim o yöndeydi. Ama zarf almaya başlayınca işler değişiyor tabi. Neyse 17 dersi bir şekilde verdim. Özellikle sınav zamanlarında üstümdeki abiye rica etmeme, cep kampları vs. bölgedeki mezun TEF’ci abiler yapsın dememe rağmen yine hepsini ben yaptım. Buradaki abinin bunu düşünmesi lazımdı. Ya bu adam dört yıl para da almadan o kadar koşturmuş, fedakârlık yapmış, sınav döneminde de birkaç gün adamı idare edelim demeleri gerekirdi. Adama maaş veriyorsun diye bu kadar da üstüne gelmek olmaz. Maaş dediysek de tam maaş değil asgari ücret gibi bir şeydi sanırım. Ama çok şükür bir mucize eseri o yıl okulu bitirdim yani sadece bir yıl uzatmış oldum okulu. Sonra da tam maaş almaya hak kazandık tabi. Ben bunları aslında kendi irademle de tam olarak yapmadım. Bunların hepsinin temelinde benim iradem dışında gelişen yurt sorunu, insanların muhtaç durumlarından istifade etme, din sömürüsü, emek sömürüsü gibi gerekçeleri vardı ama ben yine de bunların hepsi için kendi irade beyan ettim sayıyorum ve şimdi bana kaybolan yıllarımı falan da verin demiyorum. Çiftlik bank mağdurları gibi de ahu vah etmiyorum. Sadece anamın ak sütü gibi emeğimle girdiğim işimi istiyorum. Yok abilik yaptın, cemaatte kaldın gibi saçma salak şeylerle işimi kimsenin elinden almasına izin vermiyorum, hepsi bu. Neyse okulu bitirdikten sonra iki yıl daha tam maaşlı olarak çalıştım. Daha doğrusu bölgede abilik yaptım ya da para karşılığı profesyonel olarak çalıştım diyelim. Sonra da malum 17/25 oldu. Ondan sonra da ayrıldım. Yani 17/25’ten dolayı ayrılmadım, 17/25’te ayrıldım. Bu işin miladı da 17/25 falan değildir. Yargıtay’ın kabul ettiği 2017’dir. Bu tarihten önce hiç kimse terör suçlusu olarak yargılanamaz. Sadece soruları çalarak giren, kanun dışı adam dinleyen, sahte delil üreten vs. gibi görevini kötüye kullanan ve suç işleyenler hariç. Onlar da terörden değil, işledikleri suçlardan yargılanır.

Tabi ayrılmak da o kadar kolay olmuyor. Klasik şefkat tokatları, yok illa gideceksen hususiye git subay ol demeler, yok bunu da kabul etmiyorsan bak KPSS’yi kazanamazsan seni tekrar koleje falan da almayız gibi şakayla karışık tehditler gibi türlü seçenekler de mevcut. O dönemde sürekli dükkanına gidip ayrılma mevzuları ile ilgili de sohbet ettiğim cemaatten olmayan koyu Akp’li bir çiğköfteci abi vardı. Bana aynen şunları söyledi: ‘Bak Vahap! Rızkı veren ne Fethullah Gülen ne de Tayyip Erdoğan. Rızkı veren sadece Allah! Sen çalış, gayret et inşallah kazanırsın.’ Bu sözleri bugün bile hala unutamıyorum. Dediği gibi de yaptım. Çok çalışıp KPSS’yi de kazandım. Ama çok gelgitler de yaşamadım desem yalan olur. Sonuçta ben TT, yani tayine tabiydim. Yani cemaatin 657’sidir bu. Bir nevi cemaatin kadrolu elemanı. Ayrıldığınız anda bu bozulur ve tekrar girseniz bile sizi stajyer olarak başlatırlar en iyi ihtimalle. Yani bilmem kaç yıl asgari ücretten biraz fazla maaş alırsınız. Aldığım bu risk karşısında korkmadım desem yalan olur. Ama sonuçta böyle bir şey olmadı ve Allah yüzümüzü kara çıkarmadı. Ha atandık ne oldu, yine ihraç. Ama olsun en azından vicdanım rahat ben bu dünyada hakkımı alamazsam ahirette alırım. Çünkü ben hesap gününe inanıyorum. Önemli olan da bu zaten.  Evet, bu kısım belki gereksiz uzadı ama konunun ehemmiyetine binaen affınıza sığınıyorum. Son olarak bugün bir zamanlar cemaat içinde kalıp da yüksek sesle eleştiri getirip bağımsız düşünebilenler işte kendi ayakları üzerinde duran bu akademisyenler, iş insanları vs. kişilerdir. Neden o kadar gazeteciden bir ses çıkmıyor çünkü bu kişilerin birçoğu ekonomik olarak yapıya bağımlı insanlar. Bu ekonomik durumu da sadece aldıkları maaş vs. olarak düşünmemek lazım. Geçen böyle gazetecilerden bir tanesi programlarından birinin 1 milyon izlendiğini söylemişti. Bunun gibi kitle desteği, abilik konumu vb. gibi hususiyetleri de ekonomik çerçeve içinde değerlendirmek gerek. (**)

---Devam Edecek---

-Abdulvahap Yıldırım


*Metin içinde Tanrı ve Allah sözlerini karışık olarak kullandım. Açıkçası bunun belli bir gerekçesi ve aralarında mana farkı da yok. İkisi de iki farklı dilde aynı kavramı karşılayan kelimeler. Bu yüzden bu iki kelimeyi tamamen bağlamın akışına, sözün gelişine göre kullandım.

**Bu konuda geçen ki yazımda bahsettiğim Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici hakkında bir parantez açmak istiyorum. Yaklaşık bir ay önce Bilici hakkında A.B.D.’de Uber yaptığıyla ilgili bir haber ulusal basına yansıdı. Sonrasında ise Arslan kendisinin de Uber yaptığını canlı yayında beyan etti. Açıkçası bu olay beni çok etkiledi. Birisi ülkenin en çok satan diğeri de orta tirajlı bir gazetenin genel yayın yönetmeni ve Ankara temsilcisi olan bu gazetecilerin Uber yaparak ekmeklerini kazanmaya çalışmaları kesinlikle takdire şayan bir durum. Böylelikle bu kişilerin yapı tarafından maaş aldıkları şeklindeki yanlış kanı kendiliğinden boşa çıkmış oldu. Bu konuda ben bu kişilerin haklarını teslim etmek gerektiğini düşündüğüm için bu dipnotu düştüm.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder