Kayıp Neslin Evlatlarına (1) / Abi Abla Ucuza Kanma ! - Münferit Fikir Platformu

SON

24 Ağustos 2019 Cumartesi

Kayıp Neslin Evlatlarına (1) / Abi Abla Ucuza Kanma !


Nesil, birbirilerine yakın tarihlerde doğan, benzer akım, temayül ve hareketlere tanıklık etmiş, birden fazla kuşağı içine alan insanların oluşturduğu sosyolojik yapılar şeklinde tanımlanmaktadır. Tevellüdü 1970, 1980, 1990 olan bilhassa mütedeyyin çevreden mürekkep yalamış kişilerin yakın tarihlerde tanıklık ettiği, eskiden Hizmet Hareketi olarak bildiğimiz bu yapı bu neslin bir zamanlar hayatının tam da merkezinde, anne babasından geçecek kadar önemli, kutsallarının üstünde bir kutsalıydı. Bu nesil yıllar yılı bu sistemin çarklarının birer dişlisi, bu devasa sosyal fabrikanın en önemli iş gücünü oluşturdu. Sistem büyüyüp iyice geliştikçe sisteme angaje olmuş parçalar olarak yalnızca sistem içinde bir fonksiyon ve işlevselliğe sahip oldu. Sistemin dışına çıkınca da tek başına bir anlamı olmayan işe yaramaz parçalar olarak bir kenara kondu. Daha doğrusu varlığı sistemle kaim mekanik insanlar yığınına dönüştü. Platon’un Tanrı varlığını ispat için kullandığı ideler idesi metaforunda olduğu gibi nasıl olsa sistemin hamisi bitmez tükenmez enerjinin sahibi, her şeyin ona bağlı olduğu, ona dayandığı temeldi ve sonsuza kadar da bazen şekil ve boyut değiştirse de fasılasız bir biçimde varlığını sürdürecekti! Tabi bu yıkılmayacak, varlığı kıyamete dek sürecek, kaleler gibi muhkem sanılan sistem ansızın kendisine diş bilenen bir kral tarafından yıkılıp yerle bir edildi. İşte tüm bu hengame içinde sistemin parçaları da yerle yeksan olmuş, tuz buz edilmiş, maddi manevi üzerine kurdukları dinamikler çökmüş, öylece bir başlarına kalakalmışlardı. İşte bu toprakların hiç de yabancısı olmadığı, önemli siyasi, dini ve toplumsal dönüşümlerde mutlaka arkasında bıraktığı, benzer bir manzara arz eden kayıp bir nesil! Genellikle benzer duygu ve düşünce dünyasından, toplumsal tabandan, alt gelirli dindar aile çocuklarından müteşekkil bir nesil! Bu kişilerin benzer vasıflarından yola çıkarak ortaya çıkan bir prototip bu: Dindar, alt gelirli, zor ve kıt şartlarda okumaya çalışan, umumiyetle de en büyük gaye ve hayalleri iyi bir doktor, mühendis, öğretmen vs. olmanın yanında iyi bir insan olmak olan bir nesil! Kısaca abiye, ablaya, imama, hacıya, hocaya ucuza kanan bir nesil! Bu yazıda bu yapının kutsalları, insani hasletleri ve kişilerin zor durumlarını kullanarak nasıl adam devşirmeye çalıştığını anlatmak istiyorum.

‘Abi abla ucuza kanma!’ sözünü hayatımda ilk ve son kez 2013 yılının üniversite kayıt haftasında kendi ideolojisine, cemaatine, tarikatına, örgütüne vs. adam kafalamak için uğraşan gruplardan birinin kampüs bahçesinde açtığı stantta rast gelmiştim. Ben de o dönemde Eyalet Üniversite Mesulü (EÜM) olarak görev yapıyordum. Bu sözün benim için çok bir anlam ifade etmediği o döneme bir flashback yaparak o günlere tekrar dönmeyi ve eleştirel olarak bu sözün ihtiva ettiği anlam ve içeriği tekrardan gözden geçirmeyi istiyorum.

EÜM, yaklaşık üç ila beş büyük bölgeden oluşan eyalet yapılanmasının yalnızca üniversite öğrencilerinden sorumlu olan birimidir. EÜM’ün altında ayrıca kendisine bağlı büyük bölge üniversite mesulleri (BÜM) bulunmaktadır. EÜM’ün üstünde ise klasik abi yapılanmasında sırasıyla il üniversite mesulü, bölge (coğrafi bölge) üniversite mesulü, Türkiye üniversite mesulü bulunmaktadır. EÜM ve diğer üniversitecilerin temel görevi yapıya yeni elemanlar kazandırıp mevcudu da eksilip azalmadan sistem içinde tutmaktır. Yani tam saha performans gerektiren bir iştir üniversitecilik. Ancak EÜM ve üstü için üniversite hizmeti artan bölge, üniversite, üniversiteli ve iş yüküne koşut olarak tamamen Excel üzerinde takip edilen bir hizmet birimi durumundadır. Yani herhangi bir cemaatin varlığı yalnızca Excel üzerindeki sayılarla temsil edilmektedir. Sisteme kimin girip çıktığından çok yeterince kişinin sisteme girmesidir mesele. Çünkü sistemin sürekliliği ve işlerliği tüm sosyal yapılarda olduğu gibi burada da insan faktörüne yani sistemin taşıyıcı unsuru ve temel taşı durumundaki üniversitelilere dayanmaktadır. Üniversiteliler bu döngüde çok önemli işlevlere sahip bulunmaktadır. Bu üniversite öğrencileri ileride hâkim, subay, savcı, öğretmen olmakta; sistemin taşıyıcı unsuru olarak ortaokul ve lise talebe hizmeti yapmak suretiyle döngünün sürekliliğini sağlamakta; yurtdışında görev almakta; olmadı ticaretle uğraşacaksa esnaf abi olmaktadır. İşte bu önemine binaen yerleştirme dönemleri hizmetimiz (!) açısından çok ehemmiyetli ve adeta cihat şuuruyla karşılanması gereken bir dönemdir. Yerleştirme dönemi üniversite yerleştirme sonuçlarının açıklanmasıyla başlayıp kayıt haftasında yoğunlaşan ve okul açılana kadar süren bir dönemi kapsamaktadır.  Bu dönemin baş aktörleri ise yukarıda adlarını sıraladığımız üniversite mesulleridir.  Üniversite mesulleri yerleştirme sonuçları açıklanır açıklanmaz üst abilerinden sorumlu olduğu üniversiteyi kazanan öğrencilerin annelerinin kızlık soyadlarına (!) kadar kişisel bilgilerinin bulunduğu listeyi alır ve tek tek bu kişileri arayıp ikamet ettikleri şehirlere giderek ziyaretlerini gerçekleştirir. Yerleştirilen öğrencilerin bölgelere taksimi iller baz alınarak yapıldığı için bu ziyaretler genelde birkaç şehirle sınırlı kalır. Örneğin A büyük bölgesi Tokat, Sivas, Amasya; B büyük bölgesi ise Malatya, Adıyaman ve Elazığ’dan X üniversitesini kazananların ziyaretini yapar ve onları yerleştirmeye çalışır. Dolayısıyla bir yandan olabildiğince insana ulaşmak imkânı doğarken diğer yandan da aynı listenin farklı cemaat abileri tarafından aranmasının önüne geçilir. Teorik olarak o üniversiteyi kazanan herkesle iletişime geçilip ziyaretleri yapılmış olur. Tabi bu ziyaretleri tek başına değil ev abisi başta olmak üzere diğer cemaat abileriyle birlikte yapar.  Ziyareti yapan abi gitmeden önce listesindeki kişileri telefonla arayarak onlarla irtibata geçer ve randevu talep eder. Aranan kişi telefonumu nerden buldun, sen de kimsin vs. diyerek terslemeye kalkarsa yapıya bağlı ….. üniversite öğrenci yurdundan arıyorum diyerek olaya resmiyet kazandırılmaya çalışılır. Randevu günü ve saati geldiğinde o kişiyle buluşma gerçekleşir ve mümkünse aile ziyareti yapılır. Genellikle 18-20 yaşlarındaki bu gençlerin ana eğitim sponsorları aileleri olduğu için bu konuda ailelerin ikna edilmesi önemlidir. Eğer KYK yurdu çıkmamış, ailenin de ekonomik durumu çok iyi değilse hele de muhatap dindar muhafazakâr bir aileyse zaten yüz yüze görüşmek için taa nerelerden çıkıp gelen ve aylık burs vermeyi de taahhüt eden bu abilerin çok cazip fiyatlara evde kalma teklifini olumlu karşılayacaktır. Zaten aile ömründe belki de hiç gitmediği koca şehirde evladını başka hangi güvenilir (!) insanlara emanet edecektir. Hele de bu kız çocuğuysa! Allah korusun, başka zararlı yapılar kızlarını kandırıp kendi ideolojileri doğrultusunda cinsel obje olarak kullanabilir, çok sevdikleri evlatları önemli kişilere mutaşa olabilir!  Tabi burada o abiyi de suçlamamak lazım. Belki de gerçekten Allah rızası için, iman davasına bir nefer daha kazandırmak adına yaz tatilinde gidip ailesiyle beraber olmak varken elin memleketlerinde insanları ikna etmek için çaba gösteriyordu. Sonuçta o da 19-20 yaşında gencecik bir üniversite öğrencisi. Nerden bilsin tüm bu arka planda dönen dolapları, yurdum insanına yapılan ihanetleri! 

Üniversite mesulü ya da o bölgeden başka bir abi potansiyel cemaat adayına (üniversiteyi yeni kazanan öğrenci) ilk çengeli böylece atmış olur. Burada çengel metaforu aslında tam da bir gerçeği yansıtmaktadır. İradesine, bedenine, duygu düşüncelerine, kararlarına, vs. yönelecek türlü baskılamalardan ilkidir bu. Kayıt haftasına kadar abinin yapması gereken artık bu kişiyle irtibatı canlı tutmak, başka kişi, grup, örgüt ya da cemaatlere kaptırmamaktır. Tabi cemaat içinde diğer bölgelerin de bu kişiyi yerleştirmesi ya da irtibata geçmesi vs. yasaktır. Hiçbir bölgenin diğer bölgenin elemanını çalma hakkı yoktur. Kayıt haftasında ise öğrenci genellikle ailesiyle birlikte şehir dışından geleceğinden cemaat abisi sabahın ilk ışıklarıyla beraber otobüs terminaline kendi arabası ya da kiralık bir arabayla aileyi karşılamak üzere gider. Terminalde ya da kampüs bahçesinde çoğunlukla resmi hüviyet taşıdığından cemaate ait öğrenci yurtları stant açıp öğrenci kapmaya çalışırlar. Bölgeden kişilerse daha çok önceden sözleştikleri kişileri karşılamak üzere terminale giderler. Abi aileyi alıp doğruca bölgedeki evlerden en lüks, dayalı döşeli ve üniversiteye yakın bir eve götürür. Aile istirahat edip kahvaltısını yaptıktan sonra üniversiteye kayıt için abiyle beraber giderler. Muhtemelen hiçbir yer, iz bilmeyen ve ömürlerinde ilk kez üniversite kapısından içeri girecek bu insanlara abi kılavuzluk eder. Tabi tüm bunları aile an be an not etmekte, çocuğu abilere vermekle ne kadar da isabetli bir karar aldıklarını düşünmektedir. Kayıt işlemlerinin bitmesiyle aile artık son olarak çocuklarının kalacağı evi görmek ister. Abi aileyi yine ya sabahki götürdüğü eve ya da benzer nitelikte başka bir eve götürür. Tabi bu evler aslında pilot olarak göz boyama amaçlı seçilen muhtemelen cemaat adayının kalmayacağı evlerdir. Tabi evler gibi abiyi de aile yalnız o güne mahsus abilik egosundan sıyrılmış olarak hayatındaki en insani biçimde görecektir. Aile evi gezip anne de çocuğunun hangi odanın hangi kanepesinde uyuyacağını öğrendikten sonra artık yerleştirme işlemi nihayete erer. Okulların açılacağı hafta görüşmek üzere vedalaşırlar. Artık abi de gönül rahatlığıyla abisinden aldığı listede eve yerleştirdiği kişinin karşısına 1 rakamını yazıp (1 evde kalan 2 yurtta kalan demek) bu kurgusal seremoniden kurtularak abilik egosuna geri döner. Evet, bir kişi daha farkında bile olmadan böylece sistemdeki çarkın dişlisi haline gelir. Fethullah’ın kurduğu sahte din imparatorluğunun hazır kıta askerlerinden birisi olur.  Şeyhi’nin Harname’de ‘Boynuz umdum kulaktan oldum.’ sözündeki gibi tek derdi barınmak olan üniversite öğrencisi işte o an verdiği bu kritik kararın bir gün işinden, mesleğinden, özgürlüğünden belki de hayatından olmasına sebep olacağını bilemeden bu halkanın bir parçası olur. İşte sayısını bilemediğimiz bir nesli adım adım ihanete sürükleyen bu yapı yetiştireceği kadroları hep aynı taktikle hep benzer yöntemlerle bu şekilde kandırmıştır. Yapının en operasyonel birimi dâhil tüm mollaları, imamları, savcısı, hâkimi belki de bu şekilde bir çengel takılarak bu sisteme dahil edilmiştir. 

Evet, eskilere dalıp gittiğimizde anlıyoruz ki hepimiz gerçekten çok ucuza kanmış, çok az bir değer karşılığında varımızı yoğumuzu bedenimizi paramızı aklımızı kalbimizi bu yapıya vermişiz. Ama tabi ki bu yönelişin temelinde ekonomik sebeplerin önemli bir etken olduğunu tekrardan hatırlatmakta fayda var. Hiç unutmuyorum daha üniversiteye başladığım ilk günlerde aynı evde kaldığımız ve o gün EÜM olduğunu çok sonradan öğrendiğim Soysal abiye ‘Abi neden devlet yurt yapmıyor, yurt için başvuruyoruz ama bize yurt çıkmıyor neden bu böyle?’ diye sorduğumda aldığım cevap bugün bile hiç aklımdan çıkmıyor. Bu soruya abinin cevabı ‘Öyle olsaydı bizim evlerde kim kalacaktı şakirt!’ şeklindeydi. Evet, devlet yurtlarının yetersizliği, İstanbul başta olmak üzere pek çok şehirde ev kiralarının yüksek oluşu ve yaşam pahalılığı gariban aile çocuklarının buraya rağbet göstermesinde önemli etkenler oldu. Tabi işin sosyolojik, dini ve siyasi başka parametreleri de var ama temel motivasyonun bu olduğu kanaatindeyim. Tabii bu da cemaatin arayıp da bulamadığı cemaat abilerinin simsar tüccarlar gibi elini ovuşturup bekledikleri durumlardı. Nasılsa devlet yurdu çıkmayan üniversite öğrencisi istemese bile barınmak için mutlaka cemaate başvuracaktı. Şöyle bir düşünelim üniversite öğrencisinin barınma ihtiyacını karşılamak için diğer alternatiflerini sıralayalım: Üniversiteden arkadaşlarıyla ev tutmak, özel öğrenci yurdunda kalmak, akraba yanında kalmak ve o günkü şartlarda cemaate ait yurt veya evde kalmak. İlk bakışta aynı üniversite ya da sınıftan kafa dengi birkaç arkadaşla eve çıkmak makul görünüyor ancak bunun da bazı sınırlılıkları yok değil. En önemli sınırlılık okul başlamadan mutlaka barınma sorununu halletmen gerektiği ve bu süre içinde de eğer daha önceden memleketten veya üst sınıflardan tanıdık arkadaşlarının olmaması durumunda birlikte ev tutacak kimsenin bulunmamasıdır. İkinci alternatif olan akraba yanında kalmanın ise daha farklı sınırlılıkları vardır. Öncelikle artık akraba yanında kalmak eskide kaldı. Evet, klişe bir söz ama onlar eskidenmiş. Bugün akraba yanında kalıp da üniversite okumak istisna bir durum olmaktan öteye gidememektedir. Ayrıca bir ömür seni ben okuttum biz olmasaydık nerde kalacaktın gibi sözleri de peşinen göğüslemeniz gerekecek. Özel bir öğrenci yurdunda kalmak da ekonomik nedenlerden dolayı alt ve orta gelir grubundan kişilere çok cazip gelmeyecektir. Son alternatif ise cemaate ait bir yurt ya da evde kalmak. Tekrar ediyorum o günkü şartlarda bu alternatif hiç de fena görünmüyordu. Ekonomik açıdan cazip, halkın teveccühünü kazanmış, dünyanın dört bir tarafında okullar açmış, tek derdi ızdırabı gönüllere girmek olan hatta bu nedenle devletin açıktan destek verdiği bir yapıda kalmak çok akıllıca bile denebilirdi.  Bilhassa bazı şehirlerde talep o kadar yoğundu ki insanlar bu ışık evlerinde kalabilmek, bu kutsal davanın bir neferi olabilmek (!) için hatırlı kişileri araya sokuyorlardı. Bu nedenle hiçbir zaman yasal ya da toplumsal meşruiyet bakımından herhangi bir sorun yaşamadan bugünlere gelebilmişti.  Tabi bu durum her ile bir üniversite açılması ve öğrencilerin genelde kendi memleketlerini tercih etmeleri dolayısıyla 2010’lu yıllara doğru değişmeye başladı. Bu dönemlerde İstanbul’da bile artık taşradan öğrenci gelmiyor, üniversite kontenjanların büyük bir kısmını İstanbul’da ikamet eden öğrenciler dolduruyordu. Ev meselesi bence bu işin, bu yapının bel kemiğidir. Dolayısıyla bilgisayar kavramlarıyla konuşursak sistemin görünür yüzü olan dershaneler, kolejler, iş adamları, dernekler, vakıflar, medya vb. ile hususi, birim, askeri hizmet, yargı hizmeti gibi arka plandaki derin yapı arasında bağlantı kuran, bu yapılara insan kaynağı temin etmek suretiyle sistemin sürekliliğini sağlayan bir ara yüz görünümündedir evler. 

Bu yapıya bağlı en önemli birimler durumundaki evler ve bu evlerde kalacak insan kaynağının temini yolu aşağı yukarı bu şekilde. Görüldüğü gibi meselenin temelinde en başta ekonomik sonra da güven vb. etmenler rol oynamakta. Yapının bu güveni inşa etmesinde ise temel saiklerin dine olan bağlılık ve cemaat-tarikat vb. oluşumlara duyulan göreceli saygıdan ileri geldiğini düşünüyorum. Çevremde bu süreçten ötürü mağdur olmuş, işyeri kapanmış tanıdıklarımın yapıya olan güvenlerini yitirmelerine rağmen hala Diyanet’e vs. devlet kurumlarına kurbanlarını bağışlamaları, camii derneklerine bağışlarını sürdürmeleri bu durumu tanıklamakta. Tabi cemaat-tarikat açısından bu kişilerin olumlu düşüncelerini sürdürdüklerini söyleyemem. Bu yapıya duyulan nefret ve öfke bu oluşumlara karşı tabi ki yok ama bazı kuşkular, soru işaretleri de oluşmuş durumda. Artık insanların kolay kolay çocuklarını ya da paralarını bu tür oluşumlara verebileceklerini düşünmüyorum. Bu sürecin bize kattığı en önemli kazanımsa sanırım daha eleştirel daha sorgulayıcı bir anlayışla dine tekrar yönelme ve Cumhuriyet değerlerinin ortak yaşam kültürümüzde ne kadar önemli olduğu gerçeğinin benimsenmesi ve içselleştirilmesidir.

-->
-Abdulvahap YILDIRIM

Not: 
Bir iki konuya itirazım var! Bunlardan birincisi soru çalma meselesi. Evet, bu yapı soruları çaldı, bunu gözlerimle de gördüm ve ayyuka çıkmış bir mesele zaten. O kadar tanık beyanı var, itiraflar vs. var. Ancak yapı içinde sayısının ne kadar olduğunu bilmediğim bu hırsızlık konusunda bugün tüm tabanı soru çalmış gibi göstermek, bunu ima etmek, hak ettiniz zaten soru çalarak girdiniz vs. demek inanın çok ayıp ve büyük bir haksızlık! Adam 50 yaşında sendika yüzünden ihraç olmuş, ilk göreve başladığı dönemde KPSS sınavı bile ortada yok! Bu da mı soru çaldı? Kimlerin soru çaldığını tespit etmek çok zor değil. Sınav sonuçlarına bakılsın, gerekirse soruların istatistikleri yüzdeleri frekansları didik didik edilsin, sınava girmeden önceki deneme sonuçlarıyla karşılaştırılsın! Ondan sonra kim çalmış kim çalmamış ortaya çıksın. Herkesi aynı torbaya koyup toptan damgalamak ne kadar da kolay!

İkinci mesele toplum tabanında bu yapıya karşı duyulan haklı öfkenin ben ve benim gibilere yönelmesi. Kardeşim ben ne yaptım? Soruları ben mi çaldım, alıp başkasına ben mi verdim? 15 Temmuz’da milleti ben mi bombaladım? Bu ülkede bu yapının en büyük mağduru emin olun ben ve benim gibiler. Ya benim kaç yılım ömrümün en güzel yıllarım (18-25 yaş) heba oldu. Birisi bana dedi benim kardeşim üniversite okurken hem çalıştı hem okudu sen de öyle yapsaydın. Sanki ben yan gelip yattım! Ya üniversite döneminde ders biter bitmez koştur koştur eve git neden çocuklar gelecek, yemek yapılacak, bulaşıklar yıkanacak. Sonra akşam istişareye git gece yarılarına kadar kafa patlat. Kamplara git, yazın 10 gün bile tatil yapama. Evet, bunları Allah rızası için yaptım ve ben yaptım sorumluluğunu da üstleniyorum ayrıca bedelini de ödüyorum. Ben kaç yıldır ihraç olmuşum sosyal çevrem kalmamış terörist damgası yemişim hayattan tecrit edilmişim vs. Yani bu yapının ben zaten mağduruyum neden bana öfke duyuyorsun? Bazıları diyor döneceksiniz hatta tazminat da alacaksınız. Peki ya ne zaman? Belli mi? Ya tüm bu mağduriyetler 20 sene sonra düzelip ben de o zaman toprağın altında olursam? Bu konuda toplumun bir kesimine gerçekten çok kırgınım.

Son husus adım soyadım müstear takma ad değil gerçek adımdır. Açıkçası bu kişisel bir tercih ve bu konuda takma ad kullananlara da saygı duyuyorum. Sonuçta herkesin kendince haklı gerekçeleri var. Müstear ad kullanmak bana eski günlerden kalma bir alışkanlık gibi geliyor ve beni rahatsız ediyor açıkçası. Dediğim gibi bu kişisel bir tercih ve kesinlikle herhangi bir ima, yönlendirme vs. yok. Görüşmek üzere…

15 yorum:

  1. 18-25 yaş arası iyi kurtarmışsın. Bizimki 16-36 arası. Çok gibi duruyor.

    YanıtlaSil
  2. Mutasa degildir "Natasa"dir o;)

    YanıtlaSil
  3. Taban tavan ayrımına pek inanmıyorum. Sadece görev alanlarla henüz kendisine görev sırası gelmemiş olanlar ayrımı görüyorum. Cemaatin uçup kaçtığı dönemlerde sıradan bir fetöcü memura sen asker abisi olacaksın dediklerinde yapmıyor muydu! Fetöden dolayı uzaklaştırıldığı halde hala fetöye toz kondurmayan o kadar çok sözde "taban" gördüm ki.

    Ayrıca bir de şu var. En büyük özelliği takiyye, tedbir ve gizlenme olan bir yapıya üyelik tespit edilip devletten uzaklaştırıldıktan sonra pişman da olsanız bir daha devlete dönüş mümkün değil. Bunu anlamak bu kadar zor olmamalı. Kendinize yeni bir hayat kuracaksınız.

    Sizin gibi sorgulayanlar az sayıda hala. Gerçeği görenlere saygı duyuyorum ve gerçekten seviniyorum. Hayat akışı içerisinde sizin gibilerle karşılaştığımda, ilişki kurmaktan çekinmiyorum. Ancak pişman da olsanız devlete dönülmesine karşı çıkarım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Üstteki tavan taban ayrımı yorumunuza katılıyorum. Ancak ''..pişman da olsanız bir daha devlete dönüş mümkün değil. Bunu anlamak bu kadar zor olmamalı. Kendinize yeni bir hayat kuracaksınız.'' bu düşüncenize itirazım var. Birincisi, eğer avukat hatta ceza avukatı değilseniz bu yorumunuz temenni ya da kişisel düşünce olmaktan öteye gitmeyecektir. Benim bu yapıdan ayrıldığım tarih 2014 Ağustos gibi yani 17/25 süreci sonrası. Paralel Devlet Yapılanması olduğunun hukuken tescili 2014 Ekim, MGK Kırmızı kitaba gidiği tarih 2015 Mayıs ve nihayet Fetö/Pdy olarak tescillendiği tarih ise 2017. Yani hem kendi avukatım hem de diğer ceza avukatlarına sorduğumda aldığım cevap aslında çok temel anayasa derslerinde öğrendiğimiz bilgilerin aynısı: Suç ve ceza geriye yürümez. O dönemde daha böyle hukuki bir örgüt tanımlaması yapılmamış ayrıca kişinin bilerek ve isteyerek yani bunun bir terör örgütü olduğunu bilerek yapıya girmesi ve eylemlerini süreklilik ölçüsünde bu amaç ve gaye ile yapması gerekmekte. Şİmdi bu yapıya girmiş olan kaç tane insan bu amaçla bunun bir terör örgütü olduğunu bilerek buraya dahil olmuştur ya da ilgilediği öğrenciyi bir gün milletini bombalayıp ülkesine ihanet etsin diye mi düşünmüştür. Ayrıca suç oluşması için üç unsur maddi unsur manevi unsur ve kasıt lazım. Ortada suç var mı? Abilik yapmak bir hiyerarşiye bağlı bazı gizli kapaklı hizmetler belki de askeri öğrencilerin abiliğini yapmak vs. o tarihlerde suç muydu? Ortada o dönem böyle bir suç yok. Hadi diyelim bunlar suç peki burda manevi unsur ve kasıt var mı acaba? Tüm bunları hukukun boşluklarından yararlanmak falan için söylemiyorum sadece şunu diyorum benim bu kadar emeğim alın terim ailemin emekleri beklentileri vs. bunlar nolucak? Bir de babamın annemin yerine koyun kendinizi. Adam diyo ben güvendim verdim sen ver dedin verdim yurt çıkmadı verdim herkes iyi biliyordu verdim. Bu kadar büyüt okut emek ver sonra bir yıl eşek gibi Kpss ye çalışsın atansın sonra da bir gün cemaatte kalmıştın diyip atsınlar. Valla kimse kusura bakmasın ama hakkımı kimseye yedirmem. O kadar kolay değil insan hayatı. Sen o kadar emek et çalş çabala ondan sonra terör örgütüymş ee hadi yallah. Bu kadar kolay mı? O zaman adam gibi diyceksin bu terör örgütü bunu bile bile gidiyosan sonucuna katlanırsın. O zaman buna kimse karşı da çıkmaz itirazı da olmaz!

      Sil
    2. FETÖyü FETÖ zihniyeti taşıyan bir üslupla eleştirmek... Trajikomik :)

      Sil
    3. Bir de FETÖyle FETÖ yöntemleriyle mücadele edelim demesi yok mu...O daha bi ilginç :) Farkında değil ne dediğinin

      Sil
    4. Devletin başındaki insanın FETÖyle hiç irtibatı yok ki zaten :)

      Sil
    5. Devlete dönmekle ilgili yorumuma verdiğiniz cevaba cevaben: belirttiğinz gibi bu benim şahsi görüşüm. Sizinle arkadaş olablirim ama devlette görev almanızı istemem. Bu makul şüphe her zaman taşınmalı. Siz samimi olablirsiniz ama sizin samimi pişmanlığınızı simüle eden fetöcülerin olmayacağını iddia edemez kimse. Sanırım devleti yönetenler de böyle düşünüyor.

      Sil
    6. Sizin devlette tekrar görev almamam gerektiği yönündeki isteğinizi anlarım, bu bir kişisel düşünce der geçerim. Ancak, devleti yönetenlerin böyle düşünmeye hakkı var mı? sorusu ortaya çıkar bu seferde. Devlet, kişisel düşüncelere kanaatlere göre değil, hukuk ilkelerine göre yönetilir. Devlet adamlığı bunu gerektirir. İsteyen herkes istediğine inanabilir. Bugün bir kısım insalar herşeye rağmen Fetullah Gülen'e sempati duyabilir, mehdi ilan edebilir vs. Bu onun kendi inanç özgürlüğü, kimsenin de karışmaya hakkı yok. Örgütsel bir eyleme taşımadığı sürece bu inancından dolayı ne ceza verebilirsiniz ne de devletten ihraç edebilirsiniz bu kişiyi. Bu yapıya parsel parsel arazileri bağışlayıp yurt açması için ruhsat verenlerin, darbe yapan generalleri Yaş'ta terfi ettirenlerin vb. hiçbir hesap vermeden milletimiz bizi affetsin diyerek bu işin sorumluluğundan kurtulduklarına göre gariban sendikalı öğretmene, sohbete gitmiş memura duyulan bu öfke ve tüm bu enkazı ona yıkmak niye? Bu adil bir şey mi? Ayrıca 'Siz samimi olablirsiniz ama sizin samimi pişmanlığınızı simüle eden fetöcülerin olmayacağını iddia edemez kimse.' bu ifadeden hiçbir şey anlamadım.

      Sil
    7. Ayrıca teşekkür ederim yeterince sosyal çevrem olduğunu düşünüyorum bir yeni kişi daha eklemeye çok da gerek görmüyorum.

      Sil
    8. Hala aşağıdakini yazabiliyorsanız ben birşey demiyorum. Hala devlete dönme rüyası görmenize şaşırmıyorum artık.

      "Bugün bir kısım insalar herşeye rağmen Fetullah Gülen'e sempati duyabilir, mehdi ilan edebilir vs. Bu onun kendi inanç özgürlüğü, kimsenin de karışmaya hakkı yok. Örgütsel bir eyleme taşımadığı sürece bu inancından dolayı ne ceza verebilirsiniz ne de devletten ihraç edebilirsiniz bu kişiyi."

      Sil
    9. Bu cümlede ne gibi bir aykırılık var ya da yanlış olan ne? Ayrıca rüya falan da görmüyorum merak etmeyin hanımefendi/beyefendi artık hangisi ise. Herhalde siz bir insanı ihraç etmenin çocuk oyuncağı falan olduğunu sanıyorsunuz. İnsan hayatı bu size çok mu basit geliyor? Abilik yaptım diyorum ama hakkımla emeğimle atandım girdim. 2024 sonrası hiçbir bağlantım yok. Ee bunun nesi rüya? Ceza avukatından bu konuda kendinizi daha mı yetkin görüyorsunuz? Ayrıca bu yazıyı yazan da benim. Olay da tamamen budur.

      Sil
    10. Ben kimseden ihsan af maf ta bekliyor değilim. Sadece hakkım olanın peşindeyim anlıyor musunuz? Bu benim hakkım anamın ak sütü gibi hakkım bu benim. O yüzden bunu kimse alamaz benden. Bu can bu bedende olduğu sürece 20 yıl da sürse bu hukuk süreci inan usanmadan bıkmadan hakkımı arayacağım. Eğer ömrüm vefa etmezse de artık ahirette alırım çünkü Tanrıya inanıyorum. Yeterli mi bu kadar?

      Sil
  4. Taban tavan ayrimi yorumunu yapan arkadas,devlete donmenin mumkun olmadigini yazmissiniz ya!!Aaa nasil soylenir,bu super devletci reflexiniz gozlerimi yasartti dogrusu...

    Surada iki tane insan samimiyetle kendisiyle bir hesaplasmaya giriyor,siz kalkmissiniz devlete donemez diyorsunuz.devletiniz basinizi yesin...iki tane gariban bulmussunuz,hata ettim ama bilmiyordum diyen,bik bik konusuyorsunuz...siyasetciler bile isteye hergun kavga cikartiyor,atesi korukluyorlar memlekette,kendi vatandasini ac susuz birakiyor,adam kaciriyor,turk kurt ayrimi yapiyor,dini tepe tepe kullaniyor,onlari gormezsiniz,isiniz gucunuz gariban milletin cocuklarina efelenmek..cemaatten cikanlara efelenmek.yerim sizin fikirlerinizi;))devlette sizin olsun,hayrini gorun!!!kafanin guzelligine bak!

    YanıtlaSil
  5. Açıkçası samimiyetle cemaatin içinde bulunduğu ihaneti görüp ayrılmış pişman olmuş ve burada bunu dile getiren insanlara saygı duyulmali diye düşünüyorum... Bu tür insanların varlığı bir nebze de olsa toplumun daha duyarlı olması konusunda umut veriyor...
    Ne yazık ki mevcut FETÖ varlığını sürdürme çabası devam ettikçe mağdurların sayısı da artıyor. Devlet kendini koruma refleksi ile konuya yaklaşıyor ve bu durum da mağdur olmuş suçsuz insanların tespiti ve haklarının iadesini zorlaştırıyor..
    Bence pişman olmuş veya mağdur olmuş insanlar FETÖ'nun tüm yönleri ile çözülmesi ve varlığına son verilmesine ne kadar çok destek olursa toplumun normalleşmesi ve mağdurların haklarının iadesi o kadar çabuk olacaktır...

    YanıtlaSil